Genel kanının aksine Rusya’nın dört yıl önce Ukrayna’ya yaptığı tam ölçekli işgal, yakın dünya tarihindeki tek kutuplu dönemin sonunu işaret etmektedir. Soğuk Savaş sona erdiğinde ve Sovyetler Birliği dağıldığında ABD uluslararası ilişkilerde üstün bir konuma sahipti. Dünyanın tek süper gücü olarak Washington, küresel kurumları şekillendirme, neoliberalizmi uluslararası bir yönetişim biçimi olarak yayma ve sahip olduğu muazzam askeri üstünlüğü kullanarak dünya kapitalizminin hegemonik gücü olma konumunu pekiştirme konusunda özgür görünüyordu.
Ancak bu görünüşe rağmen ABD liderliğindeki Batı dünyası gerilemekteydi. ABD İmparatorluğunun dünyaya yayılan varlığı, ekonomik gerilemesini gizliyordu. Aslında neoliberal küreselleşme rakiplerin, en belirgin olarak da Çin’in yükselişini tetikledi.
Rusya’nın işgalinin kökenleri
2008 ekonomik krizinden sonra, küresel ticaretin yavaşlaması ve parçalanmasıyla birlikte, ihracatın GSYİH’ye oranı küresel olarak durdu. Aynı zamanda jeopolitik rekabet arttı, korumacılık yayıldı ve iç siyasi rejimler kutuplaştı. Batı dünyası gözle görülür bir düşüş yaşıyordu. G7 (ABD, Kanada, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve Japonya) küresel GSYİH içindeki payını 1994’te yaklaşık üçte ikiden 2022’de yaklaşık yüzde 44’e düşürdü.
Bunun sonucunda rakip aktörler ABD ve müttefiklerine çeşitli alanlarda meydan okuma konusunda kendilerini daha özgüvenli hissetmeye başladılar. Rusya bu yönde en dramatik adımları atan ülke oldu. Soğuk Savaş’ın yenilmiş tarafı olarak Batı karşısında onlarca yıl süren aşağılanma deneyiminin (en görünür biçimde NATO’nun Rusya sınırlarına kadar doğuya doğru genişlemesiyle yaşanmıştı bu) ardından Moskova yönetimi bir sınır çizme kararı aldı.
Bu sınırın Ukrayna’da çizilmesi şaşırtıcı değildi; zira Ukrayna, eski Sovyetler Birliği cumhuriyetleri arasında hem zengin yeraltı kaynakları hem de jeopolitik konumu bakımından en kritik ülkelerden biriydi. ABD’nin eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, “Ukrayna olmadan Rusya bir Avrasya imparatorluğu olmaktan çıkar” ifadesiyle bunun altını çiziyordu.
Moskova’daki yönetici elitler, 2000’ler ve 2010’lar boyunca Ukrayna’nın Doğu ile Batı arasında gidip gelen yönelimini Batı ile yürütülen bir “yumuşak güç” rekabeti olarak değerlendirdi ve Ukrayna’yı Rusya’nın büyük güç statüsünü yeniden tesis etmesinin merkezî unsuru olarak gördü.
2014’te sokak hareketinin Rusya yanlısı cumhurbaşkanını devirmesinin ardından Moskova, Kırım’ı ilhak etti ve doğudaki Donbas bölgesinde ayrılıkçılığı destekledi. Daha sonra Batı’nın Covid salgınıyla başa çıkmadaki güçlükleri, ABD’nin Afganistan’dan kaotik çekilişi ve Putin yönetimindeki Rusya’nın Gürcistan, Ukrayna ve Orta Doğu’daki askerî müdahalelerde on yıl boyunca görece başarılı olması gibi gelişmelerin ardından, Putin Ukrayna’yı yeniden kontrol altına almak amacıyla riskli bir hamle ile hızlı netice alacağını düşündüğü bir savaşa girişti.
Emperyalistler arası vekalet savaşı
Putin’in kumarının birçok yönden yanlış bir hesap olduğu ortaya çıktı. Ukraynalılar pes etmek yerine, Rus istihbaratının Putin ve çevresine inandırdığından daha güçlü ve yaygın bir direniş gösterdi. Kiev destek için Batı’ya başvurdu ve Washington, Ukrayna halkının canı pahasına Moskova’yı ezebileceği inancıyla hızla hamlede bulundu.
Bu anlamda Ukrayna, hem Rus hem de Batı emperyalizminin kurbanı oldu. Nisan 2022’deki barış müzakerelerinde, Rusya beklenmedik bir şekilde geri adım attı ve savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varılmak üzereydi. Bu anlaşma, Rusya’nın talep ettiği gibi Ukrayna’nın tarafsızlığını sürdürmesini öngörüyor, bununla beraber Ukrayna’nın AB üyeliği olasılığını da kabul ediyordu. Ancak, dönemin İngiltere Başbakanı Boris Johnson gibi Batı’daki şahinler, Volodymyr Zelenskyy’yi anlaşmayı imzalamaktan vazgeçirdi.
Batı, Ukrayna’ya toplamda 370 milyar doların üzerinde askeri ve ekonomik yardımda bulundu. 2022 sonbaharında başarılı bir karşı saldırı, Kiev’de ülkenin Rus saldırganlığına karşı galip gelebileceği umudunu yeşertti. Batı’nın Ukrayna’ya giderek daha güçlü silahlar sağlamasıyla gerginliğin tırmanmasına rağmen, Ukrayna’nın 2023 yazındaki saldırısının başarısızlığı, Ukrayna’nın kaybettiği toprakları geri alabileceği beklentilerini suya düşürdü.
Batı’nın Ukrayna’nın sınırlı başarılarını yücelten propagandasına rağmen, savaşın o zamandan beri acı gerçeği, Rusya’nın büyük bir insan gücü avantajına sahip olması ve savaşı büyük ölçüde yabancı topraklarda sürdürmesiydi. Uzun menzilli füzeler ve giderek daha sofistike hale gelen insansız hava araçları filoları gibi Rus ateş gücünün Ukrayna’da yol açtığı büyük çaplı yıkım, Ukrayna’nın her zaman önemli bir dezavantajda kalacağı anlamına geliyordu. Rusya şu anda Ukrayna topraklarının yaklaşık beşte birini kontrol ediyor ve ilerlemeye devam ediyor.
Ölen ve yaralananların sayısı savaşın sis perdesi arkasında gizli kalmaya devam ederken, en son tahminlere göre şu ana kadar iki milyona yakın askeri kayıp yaşandı. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne göre, yurtdışındaki mülteci sayısı şu anda 5,9 milyon. 2025 ortasında yapılan bir kamuoyu yoklaması, Ukraynalıların sadece yüzde 43’lük bir azınlığının ülkenin geleceği konusunda iyimser olduğunu ortaya koydu.
Savaş yorgunluğu Ukrayna’yı derinden etkiledi; ülkenin savunma bakanının Ocak 2026’daki açıklamasına göre yaklaşık iki milyon kişi askerlikten kaçarken, 200 bin kişi de firar etti. Ancak savaş yorgunluğu yalnızca Ukrayna ile sınırlı kalmadı; Batı kamuoylarına da yayıldı ve Kasım 2024’teki ABD başkanlık seçimlerinde Kamala Harris’in Donald Trump karşısında yenilmesine katkıda bulundu. Trump kendisini yanıltıcı biçimde barış yanlısı olarak sunmuş olsa da, seçilmesi Ukrayna’nın Batı’ya yaptığı stratejik yatırımın ciddi bir yanlış hesap olduğunu düşündürdü.
Trump’ın görevdeki ilk yılı, Kiev yönetiminin savunma savaşını sürdürebilmek adına Batı ittifakına ne ölçüde egemenlik devrettiğini gözler önüne serdi. ABD’ye yeterince minnettarlık göstermediği gerekçesiyle Beyaz Saray’da küçük düşürülen Volodimir Zelenski, “barış karşılığında madenler” olarak yorumlanabilecek bir anlaşmayı Trump ile imzalamak zorunda kaldı. Buna göre Ukrayna, Rusya ile yaklaşan barış müzakereleri öncesinde ABD’den finansman ve güvenlik garantileri elde edebilmek için nadir toprak elementlerinin önemli bir bölümünün denetimini devretmeyi kabul edecekti.
Çok Kutupluluk Barışı Engelliyor
Bu düzenlemenin açık yeni sömürgeci niteliğinin ötesinde, ABD’nin Rusya ile bir anlaşmaya varmak istediği; başka bir deyişle emperyalist bir vekâlet savaşından emperyalist bir barışa ya da paylaşım düzenine geçmeyi hedeflediği giderek netleşti. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un “tersine bir Nixon hamlesi” yapmak istediğini ifade etti. 1970’lerde Richard Nixon yönetimindeki ABD, Çin’i Sovyetler Birliği’nden uzaklaştırarak Soğuk Savaş’ta önemli bir diplomatik başarı elde etmişti; şimdi ise benzer bir stratejiyle Rusya’yı giderek daha tâbi bir konuma sürüklendiği Çin ittifakından koparmayı amaçlamaktadır.
Ancak Trump’ın yakın dönemde yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin de ortaya koyduğu üzere, Washington bu hedef önünde önemli bir engel tespit etmektedir: Avrupa Birliği. Söz konusu strateji belgesine göre Avrupa, dünya siyasetindeki ağırlığını ABD’den daha hızlı yitirmiş; Avrupa’nın küresel GSYH içindeki payı 1990’da yüzde 25 iken bugün yüzde 14’e gerilemiştir.
Bu nedenle Avrupa’nın Amerika Birleşik Devletleri açısından taşıdığı önem, kıtanın Sovyetler Birliği ile rekabette başlıca cephe olduğu Soğuk Savaş’ın erken dönemlerine kıyasla azalmıştır. Washington, odağını Doğu Asya ve Pasifik’e kaydırırken, transatlantik Avrupalı müttefikleri için daha sınırlı bir rol öngörmektedir.
Trump yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi de bu çerçevede Avrupa’nın “özgüven eksikliği”ni sert biçimde eleştirmekte ve bunun “en açık biçimde Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerinde görüldüğünü” savunmaktadır. Belge, Ukrayna’da bir anlaşmanın sağlanması ve Avrasya kara kütlesinde istikrarın tesis edilmesi için ABD diplomasisinin gerekli olacağını ileri sürmektedir.
Bu çıkış, Avrupa Birliği’nin Trump’ın seçilmesinden bu yana Rusya’ya avantaj sağlayacağını düşündüğü bir Ukrayna anlaşmasını engellemek için gösterdiği yoğun çabaya karşı ABD’de biriken hayal kırıklığını yansıtmaktadır. ABD’nin Avrupa’dan aşırı hızlı bir şekilde çekilmesinin Rusya’yı Avrupa siyasetinde daha güçlü bir aktöre dönüştürmesinden kaygı duyan Avrupa başkentleri, kendilerine zaman kazandırmaya çalışmaktadır.
Peki ama ne için zaman? Savaşın uzatılması Ukraynalıların hayatını kurtarmıyor. Batılı yetkililer, Rusya’nın mevcut yıpratma düzeyini en az on iki ay daha sürdürebileceğine inanırken, Ukrayna cephe hattının büyük bölümünde personel ve teçhizat bakımından dezavantajlı durumdadır. Rusya ekonomik zorluklar yaşasa da Batı, Moskova’nın Çin, Hindistan ve Küresel Güney’in önemli bir bölümüyle olan bağlarını koparmayı başaramamıştır. Bu durum, Moskova’nın büyük tavizler vermeye zorlanmasının yakın vadede olası görünmediğini düşündürmektedir.
Dolayısıyla Avrupa elitlerinin asıl meselesi Ukrayna’nın kendisi değildir. Rus tehdidini mümkün olduğunca büyüterek Avrupa içindeki bölünmeleri örtmeye çalışmaktadırlar. Nitekim savunma ve ticaret konularında son dönemde ortaya çıkan Fransız-Alman gerilimlerinin de gösterdiği üzere, Avrupa bir yandan (Fransa öncülüğünde) ABD’den stratejik özerklik sağlamak amacıyla daha derin Avrupa entegrasyonunu savunanlar ile diğer yandan (Almanya öncülüğünde) Atlantik yönelimini koruyarak Rusya’yı dengelemenin daha gerçekçi olduğunu düşünenler arasında bölünmüş durumdadır.
Savaş mı, refah mı?
Dolayısıyla görünen odur ki, tek kutuplu dönemin sona ermesi nasıl Washington’un rakiplerine ABD çıkarlarına meydan okuma konusunda daha fazla özgüven kazandırarak Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline zemin hazırladıysa, aynı süreç ABD’nin müttefikleriyle arasındaki ayrışmaları da derinleştirmiştir. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ukrayna konusunda Rusya ile bir anlaşmaya varmasını da güçleştirmektedir.
Avrupalı elitler herhangi bir konuda birleşiyorlarsa, bu da refah devletlerini savaş devletleriyle değiştirerek kıtanın dünya siyasetindeki yerini sağlamlaştırma kararlılıklarıdır. Bunu yaparken, ironik bir şekilde, Trump’ın silah harcamalarını artırma yönündeki taleplerini takip ediyorlar.
Militarizm yükseldikçe Avrupa’nın elitlerine karşı halkın hoşnutsuzluğu da derinleşecektir. Bunun siyasi olarak nasıl sonuçlanacağı ise açık bir sorudur. Avrupa’nın yerleşik düzenine karşı muhalefet şu anda aşırı sağ tarafından dile getiriliyor. Aşırı sağ Almanya ve Fransa’da anketlerde önde gidiyor ve Trump tarafından destekleniyor. Çok kutuplu bir dünyada barışın geleceği, tek kutuplu dönemde olduğu kadar karanlık görünüyor.
Ne yazık ki ana akım sosyal demokrat partiler ve birçok sendika militarizme bağlı kalmaya devam ediyor ve buna karşılık halkın desteğini kaybediyor. 2024 yazındaki seçimlerden bu yana, en savunmasız kesimlere yönelik kemer sıkma politikalarını desteklerken, aynı zamanda askeri harcamaları artırma taahhüdünde bulunan İşçi Partisi’nin anketlerdeki düşüşünü gözlemlemek, Reform UK gibi partilerin terk edilmiş birçok işçi sınıfı bölgesinde neden destek topladığını anlamak için yeterli.
Siyasal Alternatif
Acilen bir alternatife ihtiyaç var. Alternatif bir sol yönelimin en muhtemel katalizörlerinden biri, Ekim 2023’ten bu yana Gazze’deki yıkıma karşı ve ABD-AB desteğine yönelik kitlesel savaş karşıtı hareketler olabilir. Birleşik Krallık sokaklarında milyonların yürüyüşe katılmasından İtalya’da hayatı durma noktasına getiren genel greve kadar, toplumun önemli kesimleri kendi ülkelerindeki siyasal merkezlerin emperyal ajandalarına karşı olduklarını gösterdiler. Bu hoşnutsuzluğun sandıkta da —henüz sınırlı ama dikkat çekici biçimlerde— ifadesini bulduğu görülüyor; örneğin Birleşik Krallık’ta bağımsız Gazze yanlısı milletvekillerinin seçilmesi ya da Zohran Mamdani’nin New York’ta belediye başkanı seçilmesi gibi gelişmeler bu eğilime işaret ediyor.
Ancak bunun ötesine geçmek gerekiyor. Emek hareketi içinde, kaynakların savaşa değil sosyal harcamalara yönlendirilmesini savunan bir yönelim için mücadele etmek şart. Üstelik karşılaşılan güçlükler hafife alınmamalı. Birleşik Krallık’taki özel sektördeki en büyük sendika olan Unite’ın genel sekreteri Sharon Graham gibi kimi sol eğilimli sendika liderlerinin dahi Şubat ayında düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı sonrasında askerî harcamaların artırılmasını desteklemesi, sendikalarda siyasal örgütlenmeyi merkeze koymanın önemini gösteriyor.
Ekim 2025’te düzenlenen Avrupa savaş karşıtı konferansı, nelerin mümkün olabileceğini ortaya koydu. Sendikal hareketin farklı kesimlerinden binlerce delege Paris’te bir araya gelerek Gazze’deki yıkıma, savaşa ve yeniden silahlanmaya karşı tutum aldı. Benzer biçimde, Haziran 2026’da Londra’da yapılması planlanan ikinci konferans, bu ülkedeki emek hareketinin Eylül 2025’te İşçi Sendikaları Kongresi’nde kabul edilen “Kaynaklar silaha değil ücrete” kararını sözden eyleme dönüştürmesine vesile olabilir. Bu ruh sınırları aştıkça, yalnızca Ukrayna’daki savaşı değil, küresel ölçekte süren çatışmaları sona erdirmek üzere müzakere baskısı oluşturma ihtimali de güçlenecektir.
Çevirmen: Barış Alp Özden




