Felaket Kapitalizmi Döneminde Umut ve Umutsuzluk

Jan Rehmann8 Ocak 2026

 

Çevirmen notu: Bu metin, Jan Rehmann’ın LuXemburg – Gesellschaftsanalyse und linke Praxis dergisinde yayımlanan “Hoffnung und Hoffnungslosigkeit in Zeiten des Katastrophenkapitalismus” başlıklı yazısından seçilmiş bölümlerin çevirisidir. Yazı, Almanya ve Avrupa solundaki güncel tartışmalardan hareketle kaleme alınmış olmakla birlikte, umut, hegemonya ve sol siyasette örgütlenme sorununa ilişkin daha genel bir teorik değerlendirme sunmaktadır.

Umut politikacılar tarafından yaratılmaz. Umut zaten vardır; çoğu zaman cılız, dağınık ve henüz adını bile koyamadığımız hâllerde. Asıl mesele, bu dağınık umutları birbirine eklemek, yoğunlaştırmak; onları somut ütopyalar içinde bir araya getirmek ve dostça, dayanışmacı pratikler aracılığıyla bugünün dünyasında ete kemiğe büründürmektir.

Peki felaket kapitalizminin hüküm sürdüğü bir dönemde “umut”tan sorumlu ve anlamlı bir biçimde söz etmek, hatta Mayıs 2025’te Chemnitz’te yapılan federal parti kongresinde dile getirildiği gibi, bir sol parti olarak “umudu örgütlemek” gerçekten mümkün mü? Bu soruyu sorarken, umut kaynaklarımız üzerine düşünmeyi, onları harekete geçirmeyi ya da ayakta tutmayı küçümsemiyorum. Ama dijitalleşmiş dünyamızın gösteri ve dikkat ekonomisi içinde, umuttan söz etmenin kolayca içi boş bir telkine, bir slogan cümlesine dönüşmesi riski her zaman var. Böyle bir umut söylemi kalıcı olamaz; ya kaçınılmaz yenilgilerle sönümlenir ya da kapitalizmin her gün üzerimize boca ettiği mutluluk vaatleri arasında eriyip gider. Bu yüzden, umut üzerine düşünmeye onun tam karşısından başlamayı öneriyorum. Gramsci bu karşı kutbu “aklın kötümserliği” olarak adlandırır ve onu “iradenin iyimserliği”nden asla ayrı düşünmez. Ona göre bu iki tutum birbirine zıt değil, aksine birbirini tamamlayan, ayrılmaz bir bütündür. (Hapishane Defterleri, 28. Defter, s. 2232)

“Aklın Kötümserliği”: Mevcut Durumun Fotoğrafı

Bu yolu izlediğimizde kendimizi umutsuzluğun eşiğinde bulmamız şaşırtıcı değil. Sadece Trump’ın Amerika’sında değil, Avrupa’da da burjuva toplumunun giderek oligarşikleştiği, hatta faşizan biçimler aldığı bir dönemin içindeyiz; bu gidişat neredeyse durdurulamaz görünüyor. Ulrich Brand ve Markus Wissen’in (2024) işaret ettiği gibi, kapitalizm artık öyle bir aşamaya gelmiş durumda ki toplumsal çelişkiler ancak demokrasinin otoriter biçimde yeniden düzenlenmesiyle “yönetilebilir” hâle getiriliyor. Bu bağlamda radikal sağ, çoğu zaman bizzat merkezdeki burjuva güçlerin de katkıda bulunduğu bir dönüşümün en uç, en çıplak ifadesi olarak ortaya çıkıyor. (Brand&Wissen, 2024, s. 194 vd.)

Walter Benjamin (1941), Paul Klee’nin Angelus Novus tablosunu tarihin meleği olarak tasavvur eder: sözde ilerlemenin fırtınasıyla, yüzü geçmişe dönük biçimde geleceğe doğru savrulan bu melek, gözleri geçmişe kilitlenmiş hâlde durur; çünkü onun gördüğü şey, “tek bir felaketin […] durmaksızın yıkıntıları yıkıntıların üzerine yığması ve onları ayaklarının dibine savurmasıdır” (aynı eser, s. 697). Bugün bizler de çaresizlik ve dehşet içinde, İsrail’in Gazze’de (kitlesel gösterilere ve Sumud Filosu gibi yaratıcı protesto eylemlerine rağmen) bir soykırım sürdürdüğüne tanıklık ediyoruz; ilan edilen ateşkese rağmen bu yıkımın ne zaman sona ereceği hâlâ belirsiz. En geç Ağustos 2025’te Washington Post tarafından yayımlanan “Gaza Reconstitution, Economic Acceleration and Transformation Trust” (Gazze’nin Yeniden Yapılandırılması, Ekonomik Hızlandırma ve Dönüşüm Fonu) planıyla birlikte açıkça görüldü ki bu neokolonyal proje yalnızca aşırı sağcı Netanyahu hükümeti tarafından yürütülmüyor; aynı zamanda yüksek teknoloji kapitalizminin dev tekelleri tarafından da destekleniyor. Gazze’nin kuzeyinde bir “Elon Musk Akıllı Üretim Bölgesi”, güneyinde bir “Amerikan Veri Güvenli Limanı” kurulması; kıyı boyunca ise Trump yönetiminin ABD için de öngördüğü modele uygun biçimde, altı ila sekiz “özgür şehir”den oluşan bir “Gazze Trump Rivierası” inşa edilmesi planlanıyor.

Ekolojik felaketin ortasında, bugün yürütülen savaşların ve hızlandırılan silahlanmanın başlı başına bir suç olduğu geniş kesimler tarafından hissediliyor; ancak bu duygu, militarist çılgınlığın çarklarına çomak sokabilecek güçlü bir barış hareketine henüz dönüşebilmiş değil. Kapitalist birikim itkisi, insan uygarlığını ve onu kuşatan, varlığını mümkün kılan biyosferi yutmakla tehdit eden bir ölüm dürtüsüne evrilmiş durumda. Bu tablo karşısında, Therborn’un (1996, 67) “Marksizmin karanlık düşünürleri” diye andığı Eleştirel Teori’nin ilk kuşağının kötümser zaman çözümlemelerine yeniden dönmek yerinde görünüyor. Aydınlanmanın Diyalektiği’nde belirtildiği gibi, “kültür endüstrisi”nin yeni ideolojisi, “eksiksiz biçimde kapatılmış bir yaşamı” adeta ikiye katlayarak onu sorgulanamaz bir “olgu dünyası”na dönüştürme işlevi görür (Adorno/Horkheimer 1981 [1944], s. 170 vd.). Dahası, egemenlik altında olanlar, egemen ahlakı çoğu zaman bizzat egemenlerin kendilerinden bile daha ciddiye aldıkları için, kendilerine reva görülen şeye karşı yıkıcı bir bağlılık geliştirirler; bu bağlılık, ideolojik aygıtların kurnazlığını bile geride bırakır: “Onları köleleştiren ideolojiye sarsılmaz bir biçimde sarılırlar” (aynı eser, s. 155). Kültür endüstrisinin ürettiği bu özneleşme biçiminde ise “kişilik”, artık neredeyse yalnızca “parlak beyaz dişler ile koltuk altı terinden ve duygulardan arınmışlık” anlamına gelir (aynı eser, s. 191).

Eleştirel Teori’nin, aktif kültürel üretimi ve altüst edici, direnişçi yorumlama biçimlerini dışlayan, her şeyi kuşatan kusursuz bir yanılsama düzeni varsaydığı yönünde pek çok yerden eleştirilmesi haklıdır. Marcuse, bu yaklaşımın en zayıf noktasını, “mevcut toplum içindeki özgürleştirici eğilimleri ortaya koymaktaki yetersizliği” olarak özetler (1994 [1965], s. 265). Ne var ki Eleştirel Teori, tek yanlılığına rağmen, imkân alanlarının daralabileceği, hatta bütünüyle kapanabileceği gerçeğini oldukça gerçekçi biçimde kavrar. Soğukkanlı bir çözümleme, bu tür kapanmaları da hesaba katmak zorundadır; elbette onları mutlaklaştırmadan.¹

Tarih, umudun en karanlık umutsuzluk anlarında bile beklenmedik biçimlerde filizlenebildiğini gösteren sayısız örnekle doludur; örneğin Roma İmparatorluğu’nda ölüm cezasının en aşağılayıcı simgesi olan çarmıhın, Hristiyan bir yeniden başlangıcın simgesel gücüne dönüşmesi gibi. Yanılsamalı umut kadar, anlamdan ve çıkıştan yoksun bir bekleyişin metafizik düzeyde yüceltilmesi de egemenliğin sürdürülmesinin hizmetine sokulabilir. Nitekim “ideoloji ve kültür endüstrisi, umutsuzluğu estetikleştirmek ve onu dünyayla kurulan bir ilişki biçimi olarak tüketilebilir kılmak için dönemsel olarak birlikte çalışır.” (Haug 2004, 481)

Dolayısıyla iki yönlü bir güçlükle karşı karşıyayız. Bir yandan, yaşanabilir bir dünya umudundan vazgeçmiş, yaygın ve derinlere işlemiş bir nihilizmle yüz yüzeyiz. Bu nihilizm ya insanları yalnızca kendi özel hayatları için bir şeyler koparmaya yöneltiyor ya da onları felce uğratan bir eylemsizlik hâline sürüklüyor: depresyon, madde kullanımı, kumar bağımlılığı ve benzeri biçimlerde. Öte yandan, umuda yaptığımız çağrıların, mevcut güç dengeleri karşısında kolayca gerçekçi bulunmama riski var.

Bloch’a göre umut “insani duyguların en insanî olanı”ysa (1979, s. 83), aynı zamanda onu hayata geçirecek olanakların yokluğunda hızla “boş bir umuda” dönüşebilir. Üstelik kurtuluş ve kendini gerçekleştirme süreçlerinin çoğu zaman başkalarının dışlanması pahasına işlediği sınıflı toplumlarda, umudun kendisi de toplumsal karşıtlıklarla bölünmüş durumdadır. Bir kesim için umut zafer, toplumsal yükseliş ve tanınma beklentisi anlamına gelirken, başka bir kesim için aynı umut çöküşün, yoksulluğun ve aşağılanmanın işareti hâline gelir.

Umudun Temellendirilmesi ve Somutlaştırılması Üzerine

Marx ve Engels’te dikkat çekici bir gerilim vardır. Bir yandan, “umut” kavramını çoğu zaman yanılsamaya yakın, olumsuz çağrışımlarla kullanır; onu, daha yetkin bir kavrayışın karşısına yerleştirilen bir “boş dilek” olarak ele alırlar (Marx-Engels Eserleri [MEW], Cilt 1, s. 18). Öte yandan ise, hem geliştirdikleri teoriler hem de bu teorilerden ilham alan hareketler ve partiler, dinamizmi ve yoğunluğu bakımından erken Hristiyanlıkla kıyaslanabilecek ölçüde güçlü bir umut potansiyelini açığa çıkarmıştır.

Bu açığa çıkışın etik çekirdeğinde, insanı aşağılanmış, köleleştirilmiş, terk edilmiş ve horlanmış bir varlık hâline getiren tüm ilişkilerin altüst edilmesini talep eden bir çağrı yer alır; Marx’ın ifadesiyle bu, bir “kategorik imperatif”tir (s. 385). Bu çağrıyla bağlantılı olarak, dünyayı dogmatik biçimde önceden tasarlamak yerine, burjuva toplumunun bağrında filizlenmiş olan “yeni toplumun unsurlarını” ortaya çıkarmayı ve onları özgürleştirmeyi hedefleyen bir “belirli olumsuzlama” anlayışı söz konusudur (MEW 17, s. 343; ayrıca bkz. s. 344).

Bu yaklaşım, aynı zamanda eleştirel bir miras fikrini de içerir: Dünya, aslında çoktan “bir şeyin rüyasını görmüştür”; bu şeye gerçekten sahip olabilmesi için tek eksik olan, onun bilincine varılmasıdır (MEW 1, s. 346). Dolayısıyla burada amaçlanan, düşsel umutların bilinçli ve temellendirilmiş umutlara dönüştürülmesidir. Marx’ın ütopyacılık eleştirisindeki polemik fazlalığı ayıklandığında, geriye özünde, yanılsamalı umutlarla gerçekçi umutları birbirinden ayırt etmeyi mümkün kılan analitik bir araçlar seti geliştirme çabası kalır.

Ne var ki Engels’in ilan ettiği “ütopyadan bilime sıçrayış”, geriye dönüp bakıldığında, kendisi de ütopyacı yanlar taşıyan, rasyonalist ve tek yanlı bir yanılsama olarak ortaya çıkar. Ernst Bloch’a göre bu geçiş fazlasıyla aceleye getirilmiştir; öyle ki, “belirsizlikle birlikte ütopyanın yol gösterici ateşi de tasfiye edilmiştir”. Bunun sonucu ise, devrimci hayal gücünün ciddi biçimde zayıflaması, hatta bir tür “beslenme yetersizliği”dir (1979, s. 726).

Bu çerçevede Bloch’un Umut İlkesi, determinist Marksizm içinde koparılıp atılmış olan ütopyacı içerikleri farklı biçimleriyle yeniden arayıp bulmayı ve onları Marksist eleştirinin analitik kazanımlarıyla bir araya getirmeyi amaçlayan bir proje olarak okunmalıdır. Burada önerilen, her iki yönü de içeren bir genişlemedir: Marxçı eleştirinin “belirli olumsuzlama”sı, burada “soğuk akım” olarak yeniden düşünülür; ideoloji eleştirisi ve “metafizik görünüşün büyüsünü bozma”yla birlikte, somut bir koşullar analizi olarak temellendirilir. Marksizmin bir “koşullar ve muhalefet bilimi” olma niteliği de tam olarak bu analitik hattan beslenir. Buna karşılık “sıcak akım”, özgürleştirici bir yönelimi temsil eder; insanla dünyanın artık birbirine yabancı olmadığı bir uzak hedefe doğru yönelmiştir (s. 240 vd.). Bu perspektifte toplum ile insan-dışı doğa, bir “doğal ittifak” içinde düşünülür. Teknik, artık doğanın karşısında, “düşman topraklarındaki bir işgal ordusu” gibi konumlanmaz; tersine, doğanın “birlikte üretkenliğiyle” ilişki kurabilen bir araca dönüşür (s. 807, 813 vd.). Bloch’a göre, ancak somut öngörünün soğukluğu ile sıcaklığı bir araya geldiğinde, ne yol ne de hedef kendi başına mutlaklaştırılır; böylece her ikisinin de birbirinden koparılıp nesneleştirilmesine izin verilmez. (s. 240). Böylece ütopya ile bilim arasındaki aşırı soyut karşıtlığın yerini, “soyut” ve “somut ütopya” ayrımı alır. Bu ayrımda dünyayı dönüştürme düşüncesi, “gerçek eğilimlerin içinde ve onlarla birlikte yürütülen, disiplinli bir çalışma” olarak kavranır (s. 723). Bloch’un asıl meselesi, “temellendirilmiş” ve “gerçekte mümkün olanla ilişkilendirilmiş” bir umut anlayışı geliştirmektir (s. 389). Bu nedenle umudu yalnızca duygusal düzeyde bir “beklenti duygusu” olarak değil, aynı zamanda bilişsel nitelikte bir yönelme olarak tanımlar; bu yönelme, “mantıksal ve somut biçimde düzeltilebilir ve keskinleştirilebilir” (s. 10 vd.; s. 126). Dolayısıyla umut, Bloch’a göre, öğrenilebilen bir şeydir (s. 5).

Umudun Özelleştirilmesini Aşmak

Umut kaynakları ve umut dinamikleri üzerine düşünmeyi Gramsci’nin hegemonya kuramıyla ilişkilendirmek ve bu çerçevede umut ya da umutsuzluğun hangi koşullarda ortaya çıktığını sorgulamak yerinde olur. Kabaca ifade etmek gerekirse, umutsuzluk; emekçi sınıfların yaşam koşulları aşağı çekildiğinde, eylem alanları ve kendi kaderlerini belirlemeye dönük çabaları egemen iktidar bloğu tarafından engellendiğinde ya da başarıyla soğurulup etkisizleştirildiğinde ve yabancılaştırıldığında yaygınlaşır. Gramsci’nin “pasif devrim” olarak adlandırdığı koşullar altında, sivil toplumdan canlı enerjiler çekilip alınır. Nitekim İdeoloji Teorisi’nin dikkat çektiği gibi, “Kültürel çiçekler ideolojik iktidarlar tarafından sürekli koparılır; ‘solmaz’ yapay çiçekler olarak yukarıdan aşağıya doğru geri sunulur ve ideolojik olanın dikey temel yapısına eklemlenir.” (1979, s. 184).

Kapitalist merkezlerde burjuva hegemonyasının ayırt edici özelliklerinden biri, “umudun özelleştirilmesini” büyük ölçüde başarmış olmasıdır; öyle ki daha iyi bir dünyaya dair düşler, bireysel yükseliş ve kendi ailesinin refahıyla sınırlanır. Neoliberalizm, başlıca “pasif bir rıza”yı da, potansiyel olarak muhalif toplumsal hareketleri parçalayarak; onları dar kimliklere sıkışmış kimlik politikalarına ve toplumsal tanınma mücadelelerine savurup yıpratarak güvence altına alabilmiştir.

Occupy Wall Street hareketinin “We are the 99%” (Biz %99’uz) sloganında da görülebileceği gibi, kimliklerin ötesine geçen sosyoekonomik bir ortaklığın dile getirilmesi, hareketin ülke çapında bir yangın gibi yayılmasını mümkün kılan güçlü bir dinamizm yaratmıştır. Bu tür bağlar, başka yoğunlaşma noktalarında da kurulabilir; örneğin iklim hareketlerinin (geçici de olsa) yükselişe geçtiği dönemlerde. Benzer biçimde, sistem eleştirisi açısından patlayıcı bir güç, ekoloji hareketinin başka toplumsal hareketlerle, örneğin sendikaların kimi kesimleriyle (“Birlikte yürüyoruz”) buluştuğu noktalarda ortaya çıkabilir; ya da Greta Thunberg figürüyle simgeleştiği üzere, Gazze’deki soykırıma karşı anti-emperyalist hareketlerle kurulan ittifaklarda farklı bir biçim kazanabilir.

Umudu Örgütlemek

“Umudu örgütlemek” bu anlamda karmaşık bir görevdir. Rosa Luxemburg’un savunduğu ve onunla ayrılmaz biçimde bağlantılı olan “devrimci reel politika” gibi, bu görev de çelişkili bir bileşim taşır; zira çelişkili konjonktürlerde eylem kapasitesini korumak ancak bu biçimde mümkündür. Kapitalist yaşamın yıkımına yönelen radikal eleştiri, gündelik hayattaki “küçük” umutları da ciddiye alma becerisiyle birlikte düşünülmelidir. Bu umutları somut ütopyalarda bir araya getirmek ve onları dostça, dayanışmacı pratik biçimleri içinde bugünde görünür kılmak gerekir.

Bunun için, insanları edilgenlikten çıkarıp harekete geçiren; ortak hedefler geliştirmeyi, başarıları ve yenilgileri birlikte değerlendirmeyi mümkün kılan örgütlenme biçimlerine ihtiyaç vardır. Sol politika, herkes için özgürleşmiş, yabancılaşmadan arınmış ve aynı zamanda sürdürülebilir bir yaşama dair tahayyülleri canlı tutmakla yükümlüdür. Ancak bunu yaparken, Bloch’un deyimiyle, gerçekliği hem baştan sona kat eden hem de onun ön cephesinde “aydınlatıcı” bir etki yaratan, gerçeklik içinde mevcut olan olanaklarla bu tahayyülleri ilişkilendirmelidir (1979, s. 275).

Klaus Holzkamp’a göre ise (1985, s. 393) ihtiyaç duyulan şey, “kavrayıcı bir olanaklar düşüncesi”dir. Bu düşünce, kısıtlayıcı ve egemenliğe uyumlu eylem biçimlerinden genel bir eylem kapasitesine geçişin hangi yollarla mümkün olabileceğini yoklar. Böylesi geçişler ancak, “daha iyi bir yaşamın gerçekleştirilebilir olduğuna dair deneyimlenmiş bir olanak” belirginleştiğinde mümkün hâle gelir (aynı eser, s. 400).

Çeviri: Yaren Selin Acar 

Dipnot

1 – Almanya’daki siyasal konjonktürün kapanması ya da açıklığı sorusu üzerine bkz. Mario Candeias (2023) ile Ines Schwerdtner (2023) arasındaki tartışma.

[1] Adorno, Theodor / Horkheimer, Max, 1981 [1944]: Dialektik der Aufklärung, içinde: aynı yazarlar, Gesammelte Schriften, Cilt 3, Frankfurt a. M.
[2] Althusser, Louis, 1968: Für Marx, Frankfurt a. M.
[3] Benjamin, Walter, 1941: Über den Begriff der Geschichte, içinde: aynı yazar, Gesammelte Schriften, Cilt I.2, Frankfurt a. M., s. 691–704.
[4] Bloch, Ernst, 1979: Das Prinzip Hoffnung, içinde: aynı yazar, Gesamtausgabe, Cilt 5, Frankfurt a. M.
[5] Brand, Ulrich / Wissen, Markus, 2024: Kapitalismus am Limit. Öko-imperiale Spannungen, umkämpfte Krisenpolitik und solidarische Perspektiven, Münih.
[6] Candeias, Mario, 2023: Wir leben in keiner offenen Situation mehr, LuXemburg, Ağustos 2023,
https://zeitschrift-luxemburg.de/artikel/wir-leben-in-keiner-offenen-situation-mehr/
[7] Haug, Wolfgang Fritz, 2004: Hoffnungslosigkeit, Bölüm II, içinde: Historisch-kritisches Wörterbuch des Marxismus (HKWM), Cilt 6.1, Hamburg, s. 480–484.
[8] Holzkamp, Klaus, 1985: Grundlegung der Psychologie, Frankfurt a. M. / New York.
[9] Marcuse, Herbert, 1994 [1965]: Der eindimensionale Mensch. Studien zur Ideologie der fortgeschrittenen Industriegesellschaft, Münih.Projekt Ideologietheorie, 1979: Theorien über Ideologie, Hamburg.
[10] Rehmann, Jan, 2004: Hoffnung, içinde: Historisch-kritisches Wörterbuch des Marxismus (HKWM), Cilt 6.1, Hamburg, s. 450–469.