Trump’ın Latin Amerika’ya Yönelik Savaşı Durdurulmalı

Branko Marcetic5 Ocak 2026

Venezuela’ya yönelik hamle, ABD’nin Amerika kıtası dış politikasında belirleyici bir yön değişikliğine işaret ediyor. Kuvvet ve zor kullanımı, bir kez daha Washington’un tercih ettiği başlıca araçlar haline geliyor. 

Venezuela’ya yönelen saldırı, ABD’nin Latin Amerika üzerindeki hegemonyasında zorlama, yıldırma ve ucu açık müdahalelerle şekillenecek yeni bir safhaya girildiğine işaret ediyor.

Donald Trump’ın “savaş karşıtı” bir başkan olabileceğine dair her türlü umut, 2024 seçimlerini kazanmasının hemen ardından idari kadrosunu savaş yanlıları zümresiyle doldurması neticesinde, anında buharlaştı. Trump’ın, İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşa destek verdiği, uluslararası sularda tekneleri art arda imha ettiği bir yılın ardından ve şimdi Venezuela’ya saldırarak ülkenin liderini kaçırmasıyla birlikte bu umut, artık sönmekle de kalmadı, uçurumdan yuvarlanarak paramparça oldu.

 Trump’ın Venezuela’daki rejimi değiştirme operasyonunun zorbaca, tehlikeli ve ayan beyan yasa dışı bir eylem olduğunu söylemeye gerek dahi yok; hatta bu ifadeler, söz konusu girişimi tanımlamakta yetersiz kalıyor. Bu operasyon birçok açıdan hukuka aykırı: Her şeyden önce uluslararası hukukun apaçık bir ihlali; bununla birlikte, Trump’ın ABD Anayasası’nı pervasızca hiçe saydığı son vaka. J. D. Vance’in iddialarının aksine, Adalet Bakanlığı’nın yabancı bir lider hakkında iddianame düzenlemesi hâlinde anayasanın Savaş Yetkileri Maddesi’ni sihirli biçimde geçersiz kılan herhangi bir boşluk söz konusu değil.

Söz konusu uyuşturucu kaçakçılığı iddianamelerinin, hiç kuşkusuz önümüzdeki haftalarda durmaksızın bu iddiayı işitecek olsak da Trump’ın şu anda yaptıklarıyla hiçbir ilgisi yok. Analistlerin uzun uzadıya ortaya koyduğu üzere, Venezuela’nın ABD’ye kokain akışıyla neredeyse hiçbir ilgisi bulunmuyor. Trump, kendi söylemini boşa düşürmek için adeta bilinçli bir çaba gösterdi: Birkaç hafta önce uyuşturucu kaçakçılığından hüküm giymiş, Latin Amerikalı eski bir devlet başkanını affetmekle kalmadı, kamuoyu önünde Caracas’ın petrol rezervlerini ele geçirme isteğini de dile getirdi. Gelinen noktada “ABD’li çok büyük petrol şirketlerimizin” Venezuela’nın petrol sektöründe “güçlü biçimde yer alacakları” bu tablo karşısında adeta heyecanla ellerini ovuşturuyor. 

Ama mesele petrolden ibaret değil. Trump’ın bugün açıkça ortaya koyduğu üzere Venezuela’ya yönelik saldırı, kendi yönetiminin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni (NSS) hayata geçirme hamlesi niteliği taşıyor. Bu strateji, en öncelikli olarak Monroe Doktrini’nin –Trump’ın bugün kendi ifadesiyle adlandırdığı şekliyle “Don-Roe Doktrini”ni– yeniden canlandırılmasını, bu yolla da “Batı Yarımküre’de Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmeyi,” Çin’i Latin Amerika’nın dışına itmeyi ve bölgedeki sol eğilimli hükümetlerin Trump’la uyumlu yönetimlerle değiştirilmesini amaçlıyor. Donald Trump, Venezuela Devlet Başkanı’nı devirmesinden yalnızca saatler sonra benzer bir saldırı girişimiyle Kolombiya, Küba ve Meksika’yı da tehdit etmeye başladı.

Bundan sonra yaşanacakları kestirmek güç. Vaktiyle Cumhuriyetçi Parti’den başkan aday-adayı olan Trump, Amerikalıların başına iş açan gereksiz rejim değiştirme savaşları nedeniyle George W. Bush’u hedef alarak adaylığı kazanmıştı. Bugünse o savaşları burnumuzun dibine kadar getirmekle kalmayıp “görev tamamlandı” gibi erken ve mesnetsiz ifadeleriyle adeta Bush’a taş çıkarıyor; bizzat kendisi için kurgulanmış bir televizyon programına benzettiği bu operasyonun “hızı ve şiddetini” de takdirle karşılıyor.

Ne var ki, gerek Venezuela’da –[orada şimdi ortaya çıkan gibi] güç boşluklarının nasıl sonuçlandığını görmek için Obama dönemine ve Libya örneğine bakmak yeter– gerekse küresel düzeyde bundan sonra ne olacağı tamamen meçhul. Vladimir Putin, Ukrayna’daki utanç verici savaşını ve başka ülkelerdeki müdahalelerini, defalarca ABD öncülüğündeki müdahaleleri referans göstererek meşrulaştırma yoluna gitti. Trump’ın yarattığı bu emsalin, yani “yeterince güçlü bir ülkenin, komşularını rahatlıkla bombalayabileceği ve liderlerini kaçırabileceği” fikrinin önümüzdeki yıllarda ahlaki kaygılardan yoksun diğer siyasetçiler tarafından nasıl benimseneceği ise ayrı bir soru olarak karşımızda duruyor.

 Öte yandan Trump, operasyonun hedef ve kapsamının genişlemesi konusunda şimdiden tarihsel denebilecek bir hızla ilerliyor. Başkan ve yakın çevresi başlangıçta Venezuela’ya yönelik olarak “müdahale et ve çekil” stratejisini savunmuştu; ancak Trump, ABD’nin bundan böyle “ülkeyi yöneteceğini”, gerekirse askeri varlık bulunduracağını ve “başkasının yönetime gelmesi halinde aynı tablonun yeniden ortaya çıkmasını” istemediğini açıkça dillendirmeye başladı.

Ne var ki Venezuela gibi siyasi açıdan patlamaya hazır bir ortamda bu hesap tutmayabilir; ABD’nin kendi savaş simülasyonları, şiddetin kontrolden çıkacağı ve “sürdürülebilir bir kaos” döneminin başlayacağına işaret ediyordu. Böyle bir durumda, Trump’ın durdurma sözü verdiği kitlesel göç tersine hız kazanacaktır. Nitekim Trump, gerekli görülmesi halinde ülkenin yıllarca yönetilmesini de ihtimal dışı bırakmadı; bunun “bize bir maliyeti olmayacağını,” zira petrol gelirlerinin bu yükü üstleneceğini ileri sürdü.

 Anlaşılan MAGA (Make America Great Again) dış politikası böyle işliyor: Denizaşırı coğrafyalardaki askeri çıkmazlar ve ulus inşası girişimleri sürüyor; tek fark önceliğin bu kez Amerika kıtasına kayması.

Yaşananlar karşısında odak noktasının ve tepkinin Trump’a yönelmesi doğal; ne var ki bu noktaya gelinmesinde belirleyici rol oynayan liberal yerleşik düzen de eleştirel bir incelemeyi hak ediyor. Bu operasyonun mimarı olan ve gözünü şimdiden Küba’ya diken Marco Rubio, görevine tüm Demokratların desteğiyle atanmıştı. Nobel Barış Ödülü komitesinin tutumu, bu saldırıya zımni bir meşruiyet kazandırmış oldu. Yıllardır uluslararası hukuktan ve egemenliğe saygıdan söz eden Avrupa Birliği, Trump’ın planlarına karşı en ufak bir direniş emaresi dahi göstermedi; aksine, sessiz bir kabulleniş sergiledi.

Hatta Venezuela dışında bu gelişmelerin en büyük kaybedeni Avrupa merkez siyaseti olacak gibi görünüyor; çünkü Nicolás Maduro’nun devrilmesi, Avrupa’nın siyasal ağırlıktan yoksunluğunu ve ikiyüzlü söylemini daha da görünür kıldı. Sabah saatleri boyunca Avrupalı yetkililerden peş peşe gelen açıklamalar, Trump’ın eylemlerini kınamaktan bilinçli biçimde uzak duran ve tek elden çıkmış izlenimi veren bir çizgi izledi; BM Şartı ve uluslararası hukuka yapılan atıflarsa bütünüyle boş ve biçimseldi. Bu tablo içinde en utanç verici olanıysa, dört paragrafa yayılmış bir muğlaklık gösterisi ortaya koyan Annalena Baerbock’un açıklamasıydı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni gibi kimi isimlerse, Venezuela liderinin devrilmesine açıkça destek verdi.

Her hâlükârda bu tutum, AB yetkililerinin Rusya’nın Ukrayna’ya karşı açtığı savaşa karşı sergilediği sert ve haklı tutumla yan yana konduğunda rahatsız edici bir çelişki yaratıyor ve Batı’nın çifte standartlarına yönelik küresel tepkiyi daha da derinleştiriyor. Daha da utanç verici olan, görünürde Trump’la benzer bir siyasal çizgiyi paylaşan Marine Le Pen gibi Avrupalı aşırı sağcıların bile, ABD başkanının eylemlerine bu liderlerden daha net bir karşı duruş sergilemiş olması.

Trump, Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde (NSS) de ima edildiği üzere, bu denli saldırgan bir hamlenin ABD’nin Latin Amerika üzerindeki hâkimiyetini pekiştireceğini, sol eğilimli hükümetleri boyun eğmeye zorlayacağını ve bölgenin Çin’e doğru yönelişini durduracağını umuyor. Oysa ABD, Venezuela’da yaptığını Brezilya ve Meksika gibi ülkelerde kolayca tekrarlayabilecek bir kapasiteye sahip değil; hatta bunun tam tersi bir etki yaratması, giderek daha da saldırganlaşan Washington’dan kaynaklanan tehdidi dengelemek amacıyla Çin’le ilişkilerin derinleşmesini hızlandırması da bir o kadar muhtemel. Nitekim Trump’ın –Brezilya örneğinde açıkça ülkenin iç siyasetini etkilemek amacıyla bir zorbalık aracı olarak tasarlanmış– gümrük tarifeleri, bölgenin Pekin’e ekonomik bağımlılığını azaltma hedefini şimdiden baltalamış durumda.

Bu açıdan bakıldığında yaşananlar, kendi “arka bahçesinde” rahat rahat gövde gösterisi yapan bir süper güçten ziyade, diğer tüm hamleleri fiyaskoyla sonuçlandıktan sonra hâkimiyetini göstermek için elinde kalan tek araca, yani şişirilmiş ABD ordusuna sarılan bitkin bir aktörü çağrıştırıyor. Trump ve çevresindekiler büyük stratejilerini hayata geçiremeyecek olabilir; fakat bu, Venezuela’da ve bölgenin genelinde kontrolsüz biçimde savrulurken hatırı sayılır bir tahribat yaratamayacakları anlamına gelmiyor.

Geldiğimiz nokta, geçmişte uluslararası hukuka göstermelik bağlılıkları dahi özletecek kadar çirkin ve tehlikeli bir dünya düzenine işaret ediyor. Bu dış maceralar sürdüğü müddetçe refah sağlayacak olanlar yalnızca çıkar çevreleri ve gözü kara siyasetçiler olacak; ne çatışmanın hedefindeki Venezuelalılar ne de hayat pahalılığıyla mücadele ederken bir kez daha anlamsız bir dış savaşa sürüklenen emekçi Amerikalılar bundan bir yarar sağlayacak.

Çeviren: Özlem Özarpacı