Kadınların bedeni, emeği ve toplum içindeki konumu üzerinde kurulan denetim, tarihsel olarak faşist projelerin merkezindeydi. İtalya ve Almanya’daki faşist rejimler, doğrudan kadınların toplumsal konumuna müdahale ederek emek gücünün yeniden üretimini, nüfus politikalarını ve aile içindeki güç ilişkilerini doğrudan siyasetin konusu haline getirdi. Bugünün yükselen aşırı sağ hareket ve iktidarlarda bu tarihsel olgunun sürekliliğini takip etmek mümkün: kadının bedeninin denetlenmesi, doğurganlığının düzenlenmesi ve ekonomik bağımsızlığının “makbul” sebeplerle sınırlandırılması gibi müdahaleler, hükümet programlarının ana başlıklarını yeniden süsler halde. Bugünkü neofaşizm kadına yaklaşımı konusunda, istisnai olmaktan ziyade, kapitalist sistem içinde kurumsallaşagelen kadın tahakkümünün en kristalize haliyle politikalaştırılması sürecini temsil eder. Dolayısıyla, yükselen aşırı sağın kadın özgürleşme hareketinin kazanımlarına saldırısını beklenmedik veya yeni bir durum olarak değerlendirmemek gerekir. Onun yerine, kapitalist düzenin krizleriyle eşgüdümlü alçalıp çoğalan bir denetim ve kontrol sistemi olarak değerlendirmek yerinde olur. Böylece faşizmin tarihselliği, kapitalist düzenle iç içeliği ve faşizme karşı kadın mücadelesinin güncel görevleri daha berrak biçimde ortaya konur.
Faşist İtalya’nın “Demografik Savaşı”
Faşist İtalya’da kadın ve nüfus politikası doğrudan devlet müdahalesinin konusu haline getirildi. 1927’de Mussolini, “demografik savaş” (Battaglia demografica) adını verdiği doğurganlık siyasetini ilan etti. Mussolini’nin “Savaş erkekler için neyse, annelik kadınlar için odur” sözü, faşist kadınlığın siyasal formülünü açık biçimde ifade eder. Kadın burada yurttaş olmaktan çok, ulusun biyolojik ve ahlaki yeniden üretiminin taşıyıcısı olarak konumlandırılır.
Demografik savaşın cephelerinde kadının bedeni vardı. Kürtaj 1926’da devlete karşı işlenen bir suça dönüştürüldü. Doğum kontrolü propagandası yasaklandı. Bekârlara ek vergiler getirildi, altıdan fazla çocuğu olan erkeklere vergi muafiyeti tanındı. Kadınların anne ve eş rolüne sabitlenmesini teşvik etmek için kesenin ağzı açıldı: evlilik kredileri, çok çocuklu aile teşvikleri ve anneliği ödüllendiren uygulamalar devreye sokuldu.
Kadının bedeni İtalyan nüfusunun üretim sahası olarak programlanırken bu program kadınların kamusal ve ekonomik alanlardan çekilmesiyle tamamlandı. Kadın istihdamını sınırlayan düzenlemeler, onları ev içine sabitleyen politikalar ve aileyi merkeze alan sosyal yardım mekanizmaları bu çerçevenin parçalarıydı. 1930’larda Kilise ile kurulan ittifak, polis ve yerel idarenin zor aygıtlarıyla birleşince kadın bedeni, cinsellik ve aile çok daha yoğun bir disiplin alanına dönüştü. Ulusal Anne ve Çocuk Sağlığı Enstitüsü (Opera Nazionale per la Protezione della Maternità e dell’Infanzia) gibi kurumlar ise faşist sosyal politikanın işletildiği, koruma adına denetim ve yardım adına bağımlılık üreten mekanizmalar haline geldi.
Nazi Almanyası’nda Çocuk, Mutfak, Kilise
Nazi rejiminin kadınlara dair ideolojik mottosu “Kinder, Küche, Kirche” idi: çocuk, mutfak, kilise. Kadının yeri kamusal alan değil, aile içinde tanımlanan yeniden üretim alanıydı. Kadın ev dışında çalışmamalı, anneliğe ve ev içi emeğe adanmalıydı. Hermann Göring’in 1934’te kadınlara hitaben söylediği sözler bu anlayışı kaba ama açık bir şekilde ifade eder: “Bir tencere, bir faraş ve bir süpürge alın ve bir erkekle evlenin.” Bu slogan yalnızca kültürel bir ideal değil, devletin toplumsal düzeni kurma biçiminin açık bir programıydı.
Bu program kürtajın kriminalize edilmesi başta olmak üzere doğrudan zor içeren yöntemlerle hayata geçirildi. Kürtaj ağır biçimde yasaklandı ve cezalandırıldı; doğum kontrolü kısıtlandı. Kadınların bağımsız örgütlenmeleri dağıtıldı. Feminist ve sosyalist kadın örgütleri kapatıldı, militanları hapsedildi, sürgüne gönderildi ya da öldürüldü. Kadınların siyasal temsil alanı tamamen ortadan kaldırıldı: Reichstag’da (Devlet Meclisi), yerel parlamentolarda ve belediye meclislerinde yer almaları yasaklandı.
Nazi rejimi aynı zamanda kadınları kamusal üretim alanlarından sistematik biçimde dışlayan sosyal ve kurumsal düzenlemeler geliştirdi. 1936’da çıkarılan bir yasa ile kadınların hâkimlik ve savcılık gibi yüksek yargı pozisyonlarına atanması yasaklandı. Tıp alanında kadın doktorların çalışması büyük ölçüde engellendi ve Kadın Doktorlar Birliği erkek meslek örgütüne katıldı. 1937 tarihli bir kararname üniversite kadrolarına yalnızca erkeklerin atanabileceğini belirtiyordu; bilim alanında kadınların yükselmesi neredeyse tamamen durduruldu.
Faşizmin Sürekliliği: Kriz, Yeniden Üretim ve Kadın Mücadelesi
Faşizmin kadın ve aile politikalarına bakarken onu tarihin kapanmış bir parantezi, tekil bir sapma ya da “anormal” bir siyasal patoloji olarak görmek yanıltıcıdır.
Bugün neofaşizm olarak adlandırılan farklı siyasal biçimlerde benzer hatların yeniden ortaya çıkması bize başka bir şeyi göstermelidir: Faşizm, kapitalist düzenin tarihsel repertuarı içinde yer alan sınıfsal ve cinsiyetli bir siyasal araçtır. Kapitalizmin krizlerini kendi araçlarıyla çözemediği anlarda devreye girer ve toplumsal düzeni yeniden kurarken özellikle emek gücünün toplumsal yeniden üretimini disipline etmeye yönelir. Bu nedenle kadın bedeni ve kadın emeği bu siyasal müdahalenin en merkezi alanlarından biri haline gelir.
Bu süreklilik yalnızca tarihsel faşist rejimlerde değil, güncel siyasal pratiklerde de farklı biçimler altında ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de son yıllarda izlenen aile ve nüfus politikaları bu hattın ülkemizde de güçlü bir şekilde temsil edildiğini gösteriyor. 2011’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kurulması kadın meselesinin doğrudan “aile” başlığı altında yeniden çerçevelenmesi anlamına geliyordu. Bu kurumsal dönüşüm kadını bağımsız bir siyasal özne olarak değil, aile kurumunun bir unsuru olarak tanımlayan bir yaklaşımın ifadesiydi. Bu yaklaşım sonraki yıllarda daha açık bir demografik politika yönelimiyle birleşti. 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi, çocuk teşvikleri ve anneliği maddi desteklerle özendiren programlar bu hattın güncel araçları olarak devreye sokuldu.
Benzer bir hat ABD’de Donald Trump yönetimi sırasında da görüldü. Uluslararası sağlık politikalarında “Küresel Susturma Kuralı” yeniden yürürlüğe sokularak kürtaj hizmeti veren ya da bu konuda danışmanlık sağlayan kuruluşların ABD fonlarına erişimi kesildi. Ülke içinde ise Planlı Ebeveynlik gibi kadınların üreme sağlığı hizmetlerine erişimini kolaylaştıran kurumların federal kaynakları kısıtlanmaya çalışıldı. Aynı dönemde Yüksek Mahkeme’ye atanan muhafazakâr yargıçlar kürtaj hakkını federal düzeyde koruyan Roe v. Wade kararının ortadan kaldırılmasının önünü açtı.
Fakat süreklilik yeniden yükselen faşizmin güncel suretlerinden ibaret değil. Kadın bedeni ve emeği söz konusu olduğunda düzen içi sayılabilecek hükümetler de faşist dönemin birçok mirasını benimsemiş, sömürü ve tahakküm ilişkisini sürdürmüştür. Örneğin, İtalya’da faşist dönemin nüfus politikalarının ve kadın bedeni üzerindeki denetim mekanizmalarının izleri savaş sonrası dönemde dahi bütünüyle ortadan kalkmadı. Faşizmin birçok kurumu tasfiye edilse de Ulusal Anne ve Çocuk Sağlığı Enstitüsü 1975’e kadar varlığını sürdürdü. Kürtaj uzun yıllar sert biçimde yasaklandı; bugün yasal olmasına rağmen doktorların yaklaşık yüzde 70’i vicdani ret gerekçesiyle kürtaj yapmayı reddediyor, bazı bölgelerde bu oran yüzde 90’lara kadar çıkıyor. Dolayısıyla, bugün ülkeyi yöneten aşırı sağcı Fratelli d’Italia partisinin lideri Giorgia Meloni’nin kendisini “kadın, anne ve Hristiyan” olarak tanımlaması, yeni bir çıkış olmaktan çok, bir kısmı hiç tedavülden kaldırılmamış faşist yaklaşımın genişlemesi ve normalleşmesine işaret etmektedir.
Benzer şekilde Almanya’da da kadın bedeni ve doğurganlık politikaları etrafındaki süreklilik farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. Nazi rejiminin çöküşünden sonra birçok faşist kurum tasfiye edilse de kadınları öncelikle annelik ve aile üzerinden tanımlayan demografik kaygılar siyasal söylemden bütünüyle silinmedi. Federal Almanya’da 1970’lere kadar yürürlükte kalan kürtaj yasağı kadın bedeninin devlet tarafından düzenlenen bir alan olarak kalmaya devam etti. Bugün dahi Almanya’da kürtaj teknik olarak “hukuka aykırı fakat belirli koşullar altında cezasız” sayılıyor. Aşırı sağcı AfD’nin bugün yaptığı, aslına bakılırsa, kadınları yeniden aile içine yerleştiren söylemlerle bu hattı yalnızca daha açık biçimde siyasal bir mücadele alanına dönüştürmektir.
Sonuç yerine
Kadının bedenini ve emeğini doğrudan denetim altına alma çabası faşist siyasetin tesadüfi bir unsuru değil, alamet-i farikalarından biridir. Kadının hangi ekonomik ve siyasal özgürlük alanlarına erişebileceğini daraltmak, onu yeniden aile içine ve erkek ekmek kazanıcıya bağımlı kılmak aynı zamanda toplumsal mücadelelerin önemli bir dinamiğini etkisizleştirmenin de yollarından biridir. Nitekim tarihsel olarak yükselen kadın özgürleşme hareketlerinin faşist siyaset tarafından hedef alınan ilk alanlardan biri olması tesadüf değildir.
Bu nedenle faşizme karşı kadın mücadelesini yalnızca sosyal haklar, temsil veya hukuki eşitlik düzeyinde ele alan yaklaşımlar, sorunu bir süreklilik meselesi olarak kavramadıkları ölçüde kadınların gerçek özgürleşmesini sağlayamaz. Aynı yaklaşım dünya savaşları arasındaki faşist yükselişi de “kontrol edilebilir” ve “ehlileştirilebilir” bir siyasal olgu olarak görme yanılgısıyla hareket etmişti.
Sonuç olarak, mesele yalnızca geçmişteki bir rejimi teşhir etmek değildir. Faşizmi tarihselleştirmek, onun sınıfsal ve cinsiyetli işlevlerini görmek ve kadın mücadelesini bu tarihsel bağlam içinde kurmak zorunludur. Ancak böyle bir perspektif kadınların özgürleşmesini erkek devletin paternalist düzeniyle ya da liberal merkezin sınırlarıyla uzlaştırmaya çalışan yaklaşımların ötesine geçebilecek bir mücadele hattının kurulmasına imkân verir.




