Savaşın ve “Barışın” Pazarı: Kadın Bedeni Bir Savaş Ganimeti mi?

İran’ın dini lideri Hamaney’in ABD-İsrail saldırılarında öldürülmesi ile ilgili haberlerin yayılmasının ardından sosyal medya akışlarına düşen bir video (1), emperyalist “kurtarıcılık” iddiasının en dolaysız ifadesi niteliğinde: “İranlı kadınların özgürleştiği” iddiasıyla servis edilen, kadın bedeninin pornografik bir teşhirle sunulduğu o görüntülerden söz ediyoruz. Burada vazedilen “özgürlük”ten anlamamız gereken, kadının kendi kaderini tayin hakkı değil; bedenin küresel pazarın tüketimine açılması. Bu “liberal kurtuluş” videolarının pazarlandığı saatlerde, aynı “kurtarıcı”ların bombaları aynı coğrafyada kız çocuklarının okullarına düşüyordu. Militarizm, kadını ya bir “kutsal örtü” içine hapsederek toplumsal hayattan silen ya da “kurtarılmış özgürlük” illüzyonuyla pornografik bir seyir nesnesine dönüştürerek özneleşme imkanını elinden alan ikili bir kıskaç işlevi görüyor. Bu iki uç yaklaşım arasındaki salınım, aslında aynı mülkiyet mantığının tezahürü; kadın bedeni, çatışma dönemlerinde “stratejik bir savaş alanı”, barış pazarlıklarında ise üzerinde uzlaşılan “sembolik bir ganimet” olarak araçsallaştırılmaya devam ediyor.

Kurtarılan kadın imgesi, emperyal merkezin kendi aynasına bakışıdır aslında. Aynada görünen hiçbir zaman İranlı kadınların kolektif iradesi olmaz, müdahale hakkını kendinde gören gücün kendinden memnun yüzü olur. Kadın örtüldüğünde geri kalmışlığın kanıtı sayılır; açıldığında ilerlemenin kanıtı. İki durumda da kadın, erkekler arası bir mesajlaşmanın yüzeyine indirgenir ve beden, güçlerin birbirine yazdığı bir metne dönüşür. Müdahale eden güç kendini yasayı koyan, düzeni sağlayan ve kadınları koruma hakkını kendinde gören bir otorite olarak konumlandırır. Kadınlar ise bu anlatıda ya “korunması gereken çocuklara” ya da “disipline edilmesi gereken figürlere” indirgenir. Böylece özgürleşme dışarıdan bahşedilen bir izin gibi sunulur. Kurtarıcı imgesi güçlendikçe, kadınların özneleşme kapasitesi gölgede bırakılır.

“Özgürlük” görüntüleri akarken arka planda yükselen dumanı görmemek için özel bir çaba gerekir. Aynı saatlerde düşen bombalar binaları yıktığı kadar geleceğe dair ihtimalleri de yıkar. Bir yanda küresel pazar için dolaşıma sokulan çıplaklık, diğer yanda savaşın açtığı mezarlar. Askeri müdahale toprağı yarar, evleri dağıtır, sokakların yönünü değiştirir. Eşzamanlı olarak dolaşıma sokulan kurtuluş anlatıları ise hâfızaya yerleşir, anlamı yeniden biçimlendirir, kimin mağdur kimin kurtarıcı olduğuna karar verir. Kadın bedeni bu akışın tam ortasında konumlandırılır. İşgalin izleri onun üzerinden okunur, zaferin kanıtı onun üzerinden sergilenir. Savaşın dili de barışın pazarlığı da aynı yüzeye yazılır. Özgürlük kavramı kadınların kendi mücadelelerinden doğan bir siyasal kazanım olarak yükselir; küresel güç ilişkileri ise bu kavramı yeniden tanımlar, sınırlarını belirler ve müdahaleyi meşrulaştıran bir söylemin içine yerleştirir. Özgürlük, kadınların kolektif iradesinden doğan bir hak olmaktan uzaklaşır; büyük güçlerin tanımladığı, uygun gördüğünde dağıttığı ve geri çektiği bir yönetim aracına dönüşür, kadınların özneleşme alanı da bu söylemin çizdiği sınırlar içinde daralır.

Tarihsel Süreklilik: Karaköy’den Askeri Yerleşkelere “Zevk” Lojistiği

Bu güncel teşhir siyasetinin kökleri, militarizmin “lojistik ihtiyaç”larında gizli. 1946 yılının Nisan ayına kısa bir ziyaret yapalım. USS Missouri gemisi İstanbul’a demirlemiş, gemideki mürettebat için Karaköy genelevleri devlet eliyle boyanıp badana edilmiş… Bu böyle tarihin magazinel bir detayı falan olmamalı; müstehzi gülüşlerin sebebi ise hiç olmamalı! Bu bizzat militarist bir “hizmet” protokolü aslında. Erkeklerin “cinsel arzularını tatmin etmeye” zorlanan kadınların -ne hikmetse hep de yoksul, güvencesizlik sarmalındaki kadınlar- Amerikan askerleri için zorunlu sağlık taramasından geçirilmesi, kadın bedeninin devletlerarası müttefikliğin “ikramı” haline getirildiğini belgeliyor.

Bu durum, Cynthia Enloe’nun Muzlar, Plajlar ve Askeri Üsler eserinde kavramsallaştırdığı “askeri yerleşke” (military camptown) dinamiğinin Türkiye 1946 şubesi. Benzer bir sistematik sömürü, Kore Savaşı sonrası Güney Kore hükümetinin Amerikan askerlerini ülkede tutmak ve döviz girdisi sağlamak için seks piyasasını “vatansever bir hizmet” olarak örgütlemesinde de görülüyor. Devlet, kendi bekası için kadın bedenini feda edilebilir bir stratejik kaynak olarak konumlandırırken askeri üslerin çevresinde gelişen seks turizmi veya ev hizmetçiliği, kadın bedenini askeri bir yapının ihtiyaçlarına göre disipline ediyor. Bu yapılarda kadın, ya askerin “moral kaynağı” ya da diplomat eşi veya oda hizmetçisi gibi sistemin devamlılığını sağlayan görünmez bir emekçi konumuna itiliyor (2).

Burada kurulan mekanizma, askeri gücün erkekliği tahkim eden bir cinsel düzen kurmasıdır.
Limana yanaşan gemiyle birlikte şehir de hizaya girer. Duvarlar badana edilir, sağlık kontrolleri sıraya dizilir, kayıtlar tutulur ve askeri disiplin, sivil hayatın damarlarına kadar ilerler. Kadın bedeni diplomatik nezaketin arka planında dolaşıma sokulan bir teminat gibi konumlandırılır. İttifakın görünmeyen maddesi yoksul kadınların hayatı üzerinden imzalanır.

Bugün Doğu Avrupa’da kurulan NATO üslerinin çevresinde hızla yükselen kiralar, Almanya’daki Ramstein üssü etrafında çoğalan servis şirketleri ve Orta Doğu’da kentleri bombaların aydınlattığı gecelerde Amerikan askeri varlığının bulunduğu şehirlerde ışıkları sönmeyen “güvenlikli” eğlence mekânları aynı düzenin farklı coğrafyalardaki izdüşümleridir. Limandaki oda, üs çevresindeki pansiyon, diplomatın evi aynı sürekliliğin halkalarına dönüşür. Militarizm burada kendi cinsel-politik düzenini açıkça örgütler. Kadınların emeği ve bedeni bu düzenin sürdürülebilmesi için sistemli biçimde seferber edilir. Cephede silahla kurulan tahakküm, şehirde kadınlar üzerinden pekiştirilir. Kadın bedeni, askerileşmiş bir toplumun üzerinde yükseldiği altyapıya dönüştürülür; tahakküm hem ekonomik hem cinsel hem de sembolik düzeyde aynı anda kurulur.

Beden Sömürüsünden Ganimet Hukukuna: Savaşta Cinsel Şiddet ve Normlar

Savaşın olduğu her yerde kadının bedeni, düşman erkeği aşağılamanın veya kendi askerini ödüllendirmenin bir “hakkı” olarak görülmüştür. Bosna’dan Gazze’ye, Afganistan’dan Sudan’a kadar tecavüzün sistematik bir savaş stratejisi olarak kullanılmasının temelinde bu ganimet anlayışı yatıyor. Savaş, kentlere bombalar yağarken yaratılan yoksulluk ve güvencesizlik sarmalında da kadın bedenini vurur. Göç yollarına düşen kadınlar ve kız çocukları, insan kaçakçılarının elinde yeni bir “ganimet” pazarına dahil edilirler. Savaş sonrası ulaşılan şehirlerde de bu silsile kopmaz; yasal statüden yoksun, yoksul ve kimsesiz bırakılan göçmen kadınlar, hayata dahil olamadıkları oranda şiddet sarmalına ve güvencesiz işlere zorlanarak militarizmin “artçı şoklarını” yaşamaya devam ederler.

Savaşlarda cinsel şiddet, arkaik kökenlerinden bugüne uzanan süreçte nitelik değiştirerek, planlı bir askeri stratejiye dönüşmüş durumda. Antik ve Orta Çağ dönemlerinde fethedilen kentlerde sergilenen bu şiddet, daha çok galip askerin zaferini mühürleyen bir ödül veya ganimet olarak görülürken; günümüzün modern, vekalet veya hibrit savaşlarında doğrudan bir savaş aracı işlevi görüyor. Mevcut çatışma dinamiklerinde devletlerin, “neslin uzun vadeli değişimi” gibi politikalarla toplumun biyolojik ve kültürel dokusunu kökten sarsmayı hedeflediği gözlemleniyor. Susan Brownmiller’ın da vurguladığı gibi, bu eylemler mağlup tarafın erkeklik ve iktidar iddialarını tamamen parçalamayı amaçlıyor. Bu denklemde kadın bedeni, kazananın “zaferini ilan ettiği bir meydan” haline gelirken, yenilen tarafın tüm egemenlik iddialarını geçersiz kılıyor (3). Sivil halkı yerinden etmek, toplumsal bağları kopararak direnci kırmak ve etnik temizliği kalıcı hale getirmek için devreye sokulan bu “dehşet yaratma” (4) politikası, yarattığı kolektif travma aracılığıyla zorunlu göç ve sürgün süreçlerini birer askeri sonuç olarak realize ediyor. Bu sistematik şiddetin hukuk metinlerine girmesi ise oldukça sancılı bir süreç olmuştur. Ancak günümüzde bu normların uygulanmasında hala ülkeden ülkeye farklılaşan yaklaşım ve uygulamaların bulunduğu ve uluslararası hukukun bu koruma maddelerini, politik çıkarların ötesinde daha açık ve tavizsiz hâle getirmesi gerektiği bir gerçektir.

Guns vs. Roses: Bütçenin Cinsiyeti ve Toplumsal Yeniden Üretim

Militarizm, kaynakları yaşamdan (ekmekten/gülden) alıp ölüme (silaha) aktarırken toplumsal cinsiyet uçurumunu yapısal olarak derinleştirir. “Guns vs. Care” (Silahlar vs. Bakım) ikilemini (5), devletlerin bir tercihi olarak görmek gerek. Bugün NATO’nun 2026 Ankara zirvesi öncesi yükselen savunma bütçesi talepleri, aslında her devlet okulunda verilmesi gereken bir öğün ücretsiz yemeğin, kreşlerin ve şiddet önleme merkezlerinin bütçesinden çalınmaktadır. Toplumsal yeniden üretim yaklaşımlarının vurguladığı üzere; devlet sosyal hizmetlerden elini çekip bütçeyi militarizme kaydırdığında, bu boşluk kadınların “ücretsiz ev içi emeği” ile ikame edilir (6). Yani yüksek askeri bütçe, kadınların omzuna binen fiziksel ve duygusal yükün doğrudan artması demektir. Savaş zihniyeti, kadın bedenini “ulusun namusu” olarak kodlayıp erkeğin hâkimiyet alanına hapsederken, aynı zamanda tüketim kültüründe reklam nesnesi olarak konumlandırır (7). Sistematik şiddet tehdidi, kadını kamusal alandan kısıtlayıp sosyal kontrol sağlamak için kullanılır.

Militarizm kaynakların yönünü değiştirirken toplumun zamanını da yeniden düzenler. Savunma bütçeleri büyüdükçe bakımın zamanı uzar, telafinin zamanı uzar, kayıpların ardından hayatı yeniden kurmanın zamanı uzar. Kamusal hizmetlerin daraldığı her noktada gündelik hayatın sürekliliğini sağlama sorumluluğu evlerin içine doğru çekilir. Kreş açılmadığında çocuğa kim bakacak, ücretsiz yemek verilmediğinde sofrayı kim kuracak, şiddet önleme merkezi kapandığında sığınağı kim bulacak? Hayatın kesintiye uğramaması için gereken bütün görünmez işler ev içinde yeniden örgütlenir ve bu örgütlenmenin yükü büyük ölçüde kadınların omuzlarına yerleşir. Devlet bütçesinde yapılan her tercih böylece evlerin içinde yeni bir emek düzeni kurar; bakımın, sabrın ve sürekliliğin zamanı uzadıkça kadınların yaşam alanı daralır.

Bu dönüşüm şehirlerin ve gündelik hayatın atmosferini de değiştirir. Güvenlik söylemi kamusal alanın kullanımını yeniden tanımlar; sokakların, gece saatlerinin ve hareket alanlarının anlamı değişir. Kent yaşamı temkinli bir ritim etrafında şekillenir, risk hesapları ve dikkatli davranma pratikleri gündelik hayatın parçasına dönüşür. Askerileşme bu şekilde insanların birbirine yaklaşma biçimlerinde, kamusal alanı kullanma alışkanlıklarında ve toplumsal ilişkilerin ritminde yer eder. Şehir yavaş yavaş güvenlik mantığına göre düzenlenir; zamanın akışı, hareketin sınırları ve hayatın örgütlenmesi bu mantığın içinde yeniden şekillenir.

Enternasyonal Barışın Haysiyeti

1968 yılında Amerikan denizcilerini Karaköy rıhtımından denize döken o anti-emperyalist ruh, sadece bir gemiyi değil, o geminin temsil ettiği “kadın bedenini satın alınabilir bir hizmet” gören zihniyeti de hedef almıştı. Bugün İran’da “özgürleşme” adı altında bedenleri pornografik bir pazarlamaya konu edilen kadınlar ile aynı gün okulları bombalanan kız çocukları, militarizmin birbirini besleyen yüzleri olarak tanımalıyız.

Enternasyonal kadın mücadelesi, kadın bedeni üzerine kurulan bu ganimet hukukunun, dehşet yaratma stratejilerinin ve zevk lojistiğinin tamamen tasfiyesini talep eder. Gerçek barış, kadın bedeninin bir savaş alanı, bir zafer meydanı veya bir ekonomik pazar olmaktan çıktığı gün başlayacak. O gün, kadınların bedeni üzerinden kurulan tüm ittifaklar hükümsüz kalacak. Ne ulusun namusu ne medeniyetin vitrini ne de piyasanın metası olarak tanımlanacaklar. Bedenler üzerinde kurulan egemenlik çöktüğünde, savaşın dili de çökecek. Çünkü militarizmin en derin mevziisi sınırlar olduğu kadar, kadınların hayatıdır da. O mevzi dağıtılmadan barış bir anlaşma metninden ibaret kalır. O mevzi dağıtıldığında ise tarih yön değiştirir.

 

Not: Yazıda kullanılan görsel, militarizmin kadınların bakım emeği üzerindeki sömürüsünü sergiler. 19. yüzyıl Britanya ordusunda evlilik katı kurallara bağlıydı; her 100 askerden sadece 6’sının eşini yanına almasına izin verilir, bu “resmi” eşlere rasyon ve konaklama sağlanırdı. Geriye kalan binlerce kadın ise “gayriresmi” yollarla, kendi başlarının çaresine bakarak orduyu takip etmiştir. Aşçılık ve çamaşırcılık gibi işlerle ordunun tüm yükünü sırtlayan bu kadınlar, geri çekilme anlarında ilk feda edilenler olarak esarete ve şiddete açık hâle gelmiş; birçoğu hayatta kalabilmek için fuhuşa itilmiştir. Görsel, disiplinli nizamın ardındaki bu savunmasız “gölge orduyu” ve kadın bedeni üzerindeki baskıyı temsil eder.

Görsel Kaynağı:

Telif/Sahiplik: National Army Museum, Out of Copyright

Konum: National Army Museum, Study Collection

https://collection.nam.ac.uk/detail.php?acc=1974-03-6-1   

Kaynakça:
(1) https://x.com/autismcapital/status/2027827338805973306?s=46&t=F18GsTEObvT5HH2bBF71Vw
(2) Enloe, C. (1989). Bananas, Beaches and Bases: Making Feminist Sense of International Politics. University of California Press.
(3) Brownmiller, S. (1975). Against Our Will: Men, Women and Rape. Simon & Schuster.
(4) Herfried Münkler, Yeni Savaşlar, Çev: Zehra Aksu Yılmazer, 2010, İstanbul, İletişim, s.138-139.
(5) Sivard, R. L. (1996). World Military and Social Expenditures. World Priorities.
(6) Bhattacharya, T. (Der.). (2017). Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression. Pluto Press.
(7) Altınay, A. G. (2004). The Myth of the Military-Nation: Militarism, Gender, and Education in Turkey. Palgrave Macmillan.
Savaşın ve “Barışın” Pazarı: Kadın Bedeni Bir Savaş Ganimeti mi?
0:00 / 0:00