2026’nın ilk günü noktası konan bu yazı, aslında bir ay önce veya sonra da yazılabilirdi.
Toplumsal açıdan takvim yapraklarının işlevi çoğu kez sembolik oluyor. Dönemleri açıp kapatan gelişmeler veya ara duraklar, dünyanın güneş etrafındaki dönüşünü pek de hesaba katmadan oluşuveriyor. Hatta genelde, dönüm noktası denebilecek gelişmeleri yaşadığımız sırada meselenin önemini tam kavrayamıyoruz. Olayın sıcaklığı, bizim yukarıdan bakmamızı önlüyor. Bazen de, evet, olasılıkla önemli bir durumla karşı karşıya olduğumuzu fark ediyoruz ancak sonrasında nelere yol açtığını veya açmadığını görmek için biraz beklemek gerekiyor.
1 Ocak 2026, takvim yapraklarından bir gün. Birçoğumuz için değeri, geçen ve gelen yıla ilişkin muhasebe yapıyor olmamızdan kaynaklanıyor. Bu muhasebe hiç önemsiz değil. Ama 1 Ocak 2026, nesnel açıdan bakılırsa, toplumsal-siyasal bir dönemin içinde bir gün. Öyleyse, muhasebeyi de dönem üzerine yapmak ve rotayı ona göre belirlemek en sağlıklısı olacak.
Sermayenin İki Varsayımı ve Saray Rejimi
İçinde olduğumuz geniş dönemi, “sermaye sınıfının karşı devrim teşebbüsü” olarak nitelendirmekte bir yanlış görmüyorum. Reel sosyalizmle giriştiği muharebeden galip çıkan sermaye sınıfı, sonraki yaklaşık çeyrek asır boyunca sosyalizmin gerçek bir güç olarak yerleştiği dünyanın dengeleriyle, kurumlarıyla, değer yargılarıyla ve ideolojik-kültürel atmosferiyle mücadele etti. Bu mücadelesinin ardından gelinen aşamada sermaye sınıfı artık işçi sınıfı siyasetinin yani sosyalizmin gerçek bir tehdit olmaktan dönemsel olarak uzaklaştığını varsayıyor. Ayrıca, emperyalist hiyerarşinin halen tepesindeki ABD ve ortakları için, Çin’in potansiyelden gerçekliğe dönüşen gelişiminin bir tehlike olarak göründüğünü söyleyebiliriz.
Kapitalizmin özündeki yağma ve otoriterliğin, sosyalizm ve toplumsal mücadeleler “belasından” kurtularak yeniden arz-ı endam etmesini böyle yorumlamak mümkün. Devlet aygıtının, yine toplumsal-sınıfsal mücadelelerin etkisiyle büründüğü dengeleyici, uzlaştırıcı görüntüye artık gerek kalmadığı düşünülüyor örneğin. Emekçi sınıfların, sosyalizmin de itkisiyle elde ettiği iş saati, sosyal güvenlik, emeklilik, sosyal haklar gibi kazanımların hepsi yeni dönem için gereksiz unsurlar.
Bizi çok ilgilendiren, Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesi misyonu ise her iki varsayımın bir bileşkesi olarak hayata geçiyor. Bir yandan halkların mücadelesinin basıncıyla göz yumulan aktörler tasfiye edilirken diğer yandan Çin’in potansiyel nüfuz alanları kapatılmış oluyor.
Nihayet, iki varsayımdan hareket eden ve bu hareketini dizginleyecek düzen içi “sosyal demokrat-liberal vb” aktörlere bile tahammül edemeyen karşı devrimci sermaye sınıfı, bir sonraki çatışma anına düzlemi temizlemiş, mevzileri tutmuş, potansiyel düşmanları silahsızlandırmış şekilde girmek istiyor.
Türkiye’de Saray Rejimi birinci varsayımın ortaya çıkardığı hareketin, siyasi eylemin öncü aktörlerinden bir tanesi. Türkiye koşullarında kendine has bir renk üreten bu eylem, özgürlükler, laiklik, Kürt meselesi, Osmanlı-Cumhuriyet hesaplaşması, medya, gençlik, kadın hareketi, devlet aygıtı gibi pek çok alanda kendini ortaya koyuyor. Dahası, Saray’ın eylem tarzı dünyadaki birçok karşı devrimci hareket için ilham kaynağı oluyor. İşin küresel siyaseti ilgilendiren boyutunda ise Türkiye’yi yönetenler kurulmak istenen yeni dengeyi görüyor, burada emperyalist ağabeyleriyle paralel şekilde konumlanmaya, özellikle bölgesel düzeyde kendilerinden bağımsız bir planın hayata geçmemesine ve özgül ağırlıklarını yayılmacı bir eğilim geliştirerek korumaya özen gösteriyorlar.
Yanıtlayacağımız Soruları Seçerken…
Bu yazı, söz konusu varsayımların yanlışlığını veya doğruluğunu sorgulamıyor. Varsayımlar harekete dönüştüğü için artık bir mücadele, bir savaş söz konusu. Bizim işimiz, yanıtlayabileceğimiz soruları belirlemek, hangi soruların veya daha kapsamlı şekilde sorunsalın muhatabı olacağımızı tespit etmek. Yani, Türkçeye pek verimli bir düşünsel sürecin sonucunda kazandırılmış kavramla açıklayacak olursak, neyin “sorumluluğunu”[1] aldığımızı, hangi konuda “sorumlu” olduğumuzu ortaya koymak.
Sorumluluk duygusunun gelişimi, “olgunlaşmanın” göstergesidir. Olgun olmayan bireyden herhangi bir soruya yanıt vermesi, herhangi bir sorunun muhatabı olması beklenmez, beklenmemelidir. Ona bir yük verilmez veya verilen yükü kaldıramadığında hesabı ondan sorulmaz. Siyasi hareketler için de “olgunluk” bir aşama olarak görülebilir. Düşünsel kapasite, toplumsal etki gibi etkenler bir siyasi hareketin olgunlaşmasını belirleyebilir.
Yalnız Türkiye’de değil genel olarak dünyada sosyalist harekete bakıldığında ise olgunlaşmaya direnme ve “sorumluluktan kaçma” eğiliminin baskın olduğunu söyleyebiliriz. Elbette, bunun en önemli nedeni yeterli kitlesel güce ulaşamamak olabilir ancak yalnız buraya eğildiğimizde gerçekleri göz ardı etmiş oluruz. Sosyalist hareket çoğu zaman, kendini politik-dönüştürücü özne konumunda görmediği için, genelde kendi başarısızlığında veya yetersizliğinde hep başka nedenler aramaya yöneldi. Karşı tarafın elindeki araçların çok güçlü olması, sürekli olarak düzenin şiddetine maruz kalmak, sosyalist hareket içerisinde “geri” görülen eğilimlerin arkadan çekmesi gibi her biri ayrı ayrı doğru ve etkili nedenler, toplamda kendi yetersizliğinin tek açıklaması haline geldi.
Öyleyse, bu halden sıyrılıyoruz. Siyasi özneyi kısa süre için rahatlatan ama sonra bünyesindeki ve temas ettiği her bir kişiyi büyük bir kasvete bürüyen bu hali tanıyor ve reddediyoruz. Hareketimizin sorumluluğunu alıyoruz. Karşı devrim teşebbüsünün sonuçlarıyla sermaye sınıfı uğraşsın. Biz karşı devrime direnmenin sorumluluğunu alıyoruz. Sorular şunlar olmalı:
Neden sorumluluk alıyoruz?
Neyin sorumluluğunu alıyoruz?
Önce, politik bir aktör olduğumuz için alıyoruz. Toplumsal dönüşümün kaynağını siyasette, siyasi mücadelede gördüğümüz ve değiştirilmesi gereken bir dünya olduğunu bildiğimiz için… Her sosyalistin siyasi mücadele iddiasına sahip olmama hakkına saygı duyarak ama bu mücadeleyi benimsemiş olmanın getirdiği yükü sırtlanarak…
Sonra, başkasının almayacağını bildiğimiz için sorumluluğu biz üstleniyoruz.
Burayı biraz açalım…
Sosyal Demokrasinin Boşaltmaya Zorlandığı Kulvar
Yukarıda, sermaye sınıfının varsayımlarının ve yeltendiği cüretin, düzen siyaseti içindeki farklı aktörlere bile tahammülü zorlaştırdığını ifade etmiştim. Öyle ki, dünya ölçeğinde tek bir parti gibi hareket eden karşı devrimci kanat, “sosyal demokrat, liberal” gibi görüntüler içindeki siyasi partilere alan açmadan, deyim yerindeyse hiç yalpalamadan bu dönemi geçmek istiyor. Bu tablo, düzen içi farklı aktör ve renklerin kişiliksizleşmesini, güçsüzleşmesini, hitap edebileceği kesimlerde büyük bir temsiliyet sorunu oluşmasını da beraberinde getiriyor. Bu kesimler azımsanacak nicelikte de değil. Sermayenin dizginsiz saldırısı karşısında kendini yoksun, yalnız, yoksullaşmış ve geleceksiz hisseden büyük bir kütleden bahsediyoruz. Başka bir evrende, düzen siyasetinin farklı renkleriyle pekâlâ tatmin edilebilecek bu kesimlerle uğraşmak için bulunan yöntem, yine “sol” görünümü tamamen devreden çıkarmakta bulundu. Karşı devrimci hareket bu kesimleri faşizme yedeklemeyi tercih etti. Ama bu operasyonun da öyle kolay sonuç vermesi, faşizmin hele böyle bir dönemde itilen herkesi ikna edebilmesi mümkün değil. Demek ki sosyalist hareketin, kabaca “sosyal demokrasi”[2] olarak nitelendirebileceğimiz siyasi kulvarın normal şartlarda etkisi altına alabileceği kesimleri kendi kulvarına çekmek gibi bir görevi var.
Sınıfın, iktidar perspektifine henüz ulaşmamış ama rahatsız kesimlerini, adaletsizliğin her türlü biçiminin etkilediği kesimleri, öyle veya böyle demokratik hakların elden gitmesini dert edinenleri, doğası için kaygılananları, güvencesiz ve yoksun olanları, özgürlüklerini kaybetmekte olduğunu fark edenleri kapsayan geniş bir kesimden söz ediyorum. Sosyalist hareket, “sosyal demokrasinin” devreye konmasıyla düzenle uyumlulaştırılabilecek bu kesimlerin karşı devrime mahkum ve teslim edilmemesini sağlayacak yol ve yöntemler bulmak, düzeni zorlayacak talepler ve eylem yöntemleriyle bu kesimleri buluşturacak bir yaratıcılık sergilemekle sorumlu. Bu açıdan, emek mücadelesinin yanı sıra, eğitim, sağlık, barınma, adalet gibi alanlarda ortaya konacak çalışmaların ne denli etkili olabileceği görüldü ve bundan sonra da görülecek.
Karşı devrime teslim edecek kimsemiz olmadığı ve bunu da başkası yapamayacağı, başkasının yapmaya niyeti ve mecali olmadığı, böyle bir mecal bırakılmadığı için sorumluluğu alıyoruz.
İster istemez yukarıda biraz değindik ama neyin sorumluluğunu aldığımızı biraz daha derinleştirmekte fayda var.
Eşitlikçi Bir Kültürel İnşa
Yine en başta, sosyalizmin dünya halklarına, emekçilere, gençlere ne vaat ettiğini yeniden anlatmanın sorumluluğunu alıyoruz. Karşı devrimci ideolojik atmosfer, iletişim araçlarını da muazzam şekilde kullanarak kültürel ve ideolojik bir hegemonya kurmuş durumda. Bu hegemonyayı dağıtmayı önüne koymayan, insanlığa başka bir hayal kurdurmayı öncelemeyen hiçbir politik hareketin başarısı olamaz.
Daha sonra başka üretimlerle açılması ve geliştirilmesi umuduyla bu kısa girişin tezi şu olsun:
Karşı devrim, kitleleri eşitsizliğe ve adaletsizliğe ikna etti. Oluşabilecek isyanı ise eşitsizlik ve adaletsizliğin kaynağını bulanıklaştırarak, hedef saptırarak yönetmek istiyor. Sosyalizmin küresel kültürel ve ideolojik yeniden inşası, özellikle genç kuşakları eşitlik ve toplumsal adalet fikriyle buluşturarak, eşitsizliğin kaynaklarıyla arasına konan perdeyi yırtıp atarak mümkün olabilir.
Yeni Cepheler, Yeni Kazanımlar
Karşı devrim teşebbüsü, Türkiye’de de düzen siyasetini tekleştiriyor. Oluşabilecek alternatifleri, yağmacı saldırının kesintiye uğramaması uğruna tasfiye ediyor. Yağmanın sürekliliği, Saray içinde de sürekli bir yeniden yıkım ve inşayı gerekli kılıyor. Saray Rejimi’nin kendine ait bir varsayıma sahip olduğunu tespit edebiliyoruz. Karşı devrimin uluslararası aktörleriyle yönelim bakımından uyum içinde olduğunu, bölgesel siyasette bir yol kazasına uğramadığı sürece işine kendi bildiği biçimde devam edebileceğini, hatta bölgesel açılımlarla ekonomik fırsatlara kavuşacağını düşünüyor. Bu varsayımda yapısal olarak iki sorun bulunuyor.
Birincisi, uluslararası karşı devrimci hareketin sınır tanımaz ve cüretkar hamleleri, deyim yerindeyse “dişine kan değmiş” hali, bölgesel hamleler açısından hep daha fazlasını isteme ve Saray’ı kimi ikilemlerle karşı karşıya bırakma, açmazlara sokma riskini de beraberinde getiriyor. İsrail’in ne kadar genişleyebileceği, Suriye’de yaratılan tablonun öngörülemez sonuçları, olası İran kampanyasının yaratabileceği etkiler, Türkiye için pratik yollarla halledilemeyecek sorunlara pekâlâ neden olabilir. Türkiye’nin emperyalist bağımlılık ilişkileri içerisindeki misyonunu belirleyen paradigma, bu dönemde yeniden ve yeniden üretilen paradigma, girilen kaosta artık tümden işlevsizleşebilir. Hatta Türkiye için düzenin kalıcı bir paradigma üretmesi dahi mümkün olmayabilir.
İkinci sorun ise hem bölge siyasetindeki, hem de Saray Rejimi içerisindeki bu sürekli yeniden yıkım ve inşa halinin, orada oluşan belirsizliğin, adaletsizlik ve eşitsizlik girdabındaki toplumsal bunalımla tepkimeye girmesi. Zor aygıtları ve şiddet dışında başvurulacak bir toplumsal ikna yönteminin kalmaması… Otoriterlik dışında yolu olmayan Rejim’in toplumsal yapının gerçekliğine toslaması…
İtiraf edelim ki, sosyalist hareketin güncel gücü, birinci yapısal soruna müdahale imkanlarını şimdilik kısıtlıyor. Öte yandan, plan yaparken bu sorunun her zaman akılda tutulması, şimdilik ideolojik veya söylemsel düzeyde de olsa, o soruna ilişkin değerlendirme ve önermeler geliştirilmesi elbette bir sorumluluk.
Ancak ikinci sorunu derinleştirmek, eylem bakımından mümkün ve gerekli. Halkı özne kılacak yeni cepheler yaratmak ve bu cephelerdeki muharebelerden, küçük büyük fark etmez, kazanımlar çıkarmak karşı devrim teşebbüsüne karşı direnişin güncel karşılığı olacak.
İşte bu sorumluluğu da alıyoruz.
Doğa için mücadele edenleri, eğitim hakkı için mücadele edenleri, çürümüş yargının yarattığı adaletsizliğin mağdurlarını, evsiz kalanları, kira ödeyemeyenleri, asgari ücret civarındaki maaşlarıyla geçinmeye çalışanları, düzen tarafından gözden çıkarılan emeklileri, baskının katmerlisini yaşayan kadınları… Ezcümle eşitsizlik üreten düzenin bizim tarafa ittiği tüm kesimleri anlaşılır, basit ve saldırgan düzenin tahammül edemediği talepler etrafında birleştirmek. Mücadele hattında, onlarla birlikte yeni cepheler açmak, o cephelerin neferlerini bulmak, sözcülerini, temsilcilerini yaratmak ve kazanmaları için bütün gücümüzü seferber etmek.
Sosyalist hareketin kendini eylemekten memnun, yetersizliklerinde suçu hep başkalarına atan ruh halini yenmek için de bu sorumluluğu alıyoruz.
Çünkü nihayet, sosyalist hareket ancak yeni insanlara ulaşarak, onların dertleriyle ilgilenerek, onları özne haline getirerek olgunlaşacak. Kendini bununla test ettikçe, gerçeğe yaklaşacak.
***
Yazıya, içinde olduğumuz dönemi “sermaye sınıfınının karşı devrim teşebbüsü” şeklinde tanımlayarak başladık. Sosyalist hareketin kendi görevleri açısından ise “karşı devrime direnme ve iktidar alternatifi yaratmak için topyekûn hazırlık” dönemi içinde olduğumuzu belirterek yazıyı bitirelim. Dönemin adını koymak, sorunumuzu belirlemek ve sorumluluğumuzu bilmek anlamına geliyor. Evet, 2025’ten 2026’ya geçerken; karşı devrim teşebbüsüne direnmenin, direnişin cephelerini yaratmanın, emekçileri iktidara taşıyacak tüm hazırlığın sorumluluğunu alıyoruz.
[1] “Sorumluluk” sözcüğü türetilirken, belli ki, kavramın karşılığı olan farklı dillerdeki örnekler incelenmiş. Arapçadaki “mesuliyet”; mesul, mesele kökleri üzerinden ele alınmış. İngilizcedeki “responsilibity”, Fransızcadaki “responsabilité” için, İngiliz-Fransız köklerindeki “respond”, “respundre” kökleri araştırılmış. Böylece Türkçedeki “sor” kökünden bir türetme işlemi yapılabileceği görülmüş. Soruya yanıt verebilir durumda olmak, soruya yanıt vermesi gereken kişi olmak anlamlarıyla da açıklanabilecek “sorumluluk” sözcüğü böyle ortaya çıkmış. TDK Sözlüğü’ndeki karşılığıyla: “Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi.” [2] Burada, sosyal demokrasi derken, bu kavramın belki son 30-40 yılda büründüğü hali veya Türkiye’ye özgü çağrışımları kastetmediğimi özellikle belirtmek istiyorum. Neticede bu kavram son dönemde daha kültürel bir biçim kazandı ama burada okurun o biçimden azade düşünmesini talep ederim.




