2026: Makro İstikrar mı, Kalıcı Yoksullaşma mı?

2026’ya girerken ekonomi yönetimi ve uluslararası finans çevreleri iyimser bir tablo çiziyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Aralık ayında yaptığı bir konuşmada, uyguladıkları ekonomi programının üçüncü evresine girdiklerini açıkladı ve bu evredeki hedeflerini şu şekilde sıraladı: Enflasyonun önümüzdeki iki senede tek haneye inmesi, bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 3’ün altına gerilemesi ve cari açığın milli gelire oranının ise kalıcı olarak yüzde 1’in altına düşmesi. Aynı tarihlerde bir rapor yayınlayan uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye ekonomisinin bu sene yüzde 3,2, önümüzdeki sene ise yüzde 3,4 büyümesini beklediklerini açıkladı. Kuruluş, enflasyonun ise 2026’da yüzde 22’ye, 2027’de ise yüzde 18,5’e gerileyeceğini tahmin ediyor. Bu noktada Şimşek’in “program” diye bahsettiği şeyin ne olduğuna dair, geçtiğimiz sene yine Ayrım’da yayınlanan “Şimşek “Programı” ve Bizi Bekleyenler” başlıklı yazıdan kısa bir alıntıyla, bir hatırlatma yapmakta fayda var.

“Şimşek idaresindeki ekonomi yönetiminin aslında iki ana hedefi olduğunu görüyoruz. Bunlardan birincisi, yüksek faizler ve uluslararası finansal sermayeye tanınan güvenceler ile ülkeye mümkün olduğunca fazla dış sermaye çekmek olarak öne çıkıyor. Bunun Türkiye ekonomisinin son dönemde ağırlaşan kronik döviz açığı sorununu, en azından bir süreliğine, çözeceği düşünülüyor.

İkinci hedefin ise son birkaç yılda geniş emekçi kitleler aleyhine gerçekleşen bölüşüm şokunun sonuçlarını kalıcılaştırmak olduğu açıkça ortaya çıkmış durumda. Bu, ücretler, emekli aylıkları ve kıdem tazminatı gibi alanlarda yaşanan reel gerilemenin telafi edilmemesi için elden geleni yapmayı içerecek.”

İlk hedef açısından Şimşek politikalarının ne kadar başarılı olduğu ve ödemeler dengesi krizinin eşiğindeki bir ekonomiyi tekrar makroekonomik istikrara taşıdığı argümanları son dönemde çeşitli ekonomistler tarafından dile getirilmekte. Burada makroekonomik istikrar olarak bahsedilen ise esasen cari açıkta bir miktar düşüş, Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinde sağlanan artış, bütçe açığının daralması ve TÜİK enflasyonunda kaydedilen sınırlı düşüş.

Bu istikrar, faizleri yüksek, TL’deki değer kaybını enflasyonun altında tutmak üzerine kurulu. Bu da TL’nin reel olarak değerlenmesine yol açıyor. Enflasyonun yüksek seyrettiği bir ekonomide döviz kurundaki artışın enflasyon oranının altında tutulmasının bir sonucu da yurtiçindeki gelirlerin döviz cinsinden yüksek görünmesi oluyor. Böylelikle de kişi başına düşen gelirin dolar cinsinden artışıyla övünülebiliyor.

Bu politika sayesinde son birkaç senede uluslararası finansal spekülatörler “carry trade” üzerinden ciddi kazançlar elde ettiler. “Carry trade” düşük faizli bir para biriminden borçlanarak bu miktarı daha yüksek faiz oranı sunan bir para birimi cinsinden finansal varlıklara yatırmak olarak özetlenebilir. Faizlerin yüksek, kur artışının düşük olmasıyla Türkiye son senelerde bu tarz bir spekülasyon için oldukça cazip bir ekonomi olarak öne çıkmaktaydı. Bu sayede finansal spekülatörler yüksek kazançlar sağlarken döviz girişi de Şimşek politikalarının başarısı olarak gösterildi. Ancak bu tarz spekülatif girişler aynı hızda tersine dönebileceği için ekonomi yönetimi sık sık daha uzun vadeli dış sermaye girişleri sağlamak için çalıştıklarını da vurgulamaktan geri durmuyor.

Merkez Bankası tarafından yayınlanan Ödemeler Dengesi İstatistikleri’ni incelediğimiz zaman Şimşek’in göreve geldiği Haziran 2023’ten son açıklanan veri tarihi olan Ekim 2025’e kadarki dönemde Türkiye ekonomisinden dış sermayeye yapılan faiz ve kâr payı ödemelerinin toplam 88,6 milyar dolara ulaştığını görüyoruz. Dahası yine aynı dönemde yurtiçinde yerleşik servet sahiplerinin yatırım kalemlerinden yurtdışına çıkardıkları toplam servet 53,3 milyar doları bulmuş durumda. Yani yüksek faizle ülkeye çekilen dövizin önemli bir kısmı dış yatırımcılara faiz ve kâr payı ödemelerine giderken önemli bir kısmı da yurtdışına servet transferi için kullanılıyor.

Peki bu maliyetli makroekonomik istikrar hikayesi 2026’da da sürdürülebilir mi? 2026’ya dair yapılan ekonomik analizlerin en başında sorulan soru 2026’da seçim olup olmayacağı. Çünkü “seçim ekonomisi” uygulamasının ne zaman başlayacağı tüm dinamikleri kökten etkileyecek. Eğer 2028 başına kadar bir seçim gündeme gelmeyecekse bu, 2026’da Şimşek politikalarının sürdürüleceği anlamına gelecektir. Ancak gidişatı esas belirleyecek olan küresel sermaye hareketleri olacak. Fed’in faiz indirim sürecinde olması ve Avrupa Merkez Bankası’nın halihazırda faizleri düşürmüş olması Türkiye ve benzeri ülkelerin dış finansmanı açısından olumlu görünmekte. Fakat küresel likiditenin artması daha önce olduğu gibi çok büyük sermaye akışlarına yol açmayacaktır, çünkü aynı zamanda küresel risklerin arttığı bir ortamla karşı karşıyayız.

Öte yandan, petrol fiyatlarının düşük seyretmesi ve 2026’da önemli bir yükseliş öngörülmemesi de Türkiye gibi petrol ithalatçısı ülkeler açısından olumlu. Buna karşılık kritik endüstriyel metallerin fiyatlarındaki artış eğiliminin devam etmesi, küresel enflasyonda bir gerileme beklemek açısından olumsuz bir gelişme. Diğer önemli küresel etken ise Türkiye’nin ihracat yaptığı uluslararası pazarlardaki gelişmeler olacak. Özellikle Çin’in ABD’yle yaşanan gerilim sonrasında dünyanın geri kalanında pazar payını artırmaya çalıştığı koşullarda Türkiye’nin ihracat artışı da sorunsuz olmayacaktır.

Şimşek politikalarının ikinci hedef konusunda oldukça başarılı olduğu ise çok açık. 2026 için açıklanan asgari ücret artışı, bu ikinci hedefin ne kadar kararlılıkla sürdürüldüğünün bir göstergesi niteliğinde. Böylelikle Türkiye’de ucuz emek üzerine kurulu sermaye birikim modeli kalıcılaştırılmakta. Ücretleri baskılama politikasının bir parçası olarak asgari ücrette iki senedir enflasyonun altındaki artış yapılması, MESEM gibi uygulamalarla çocuk işçiliğinin kitleselleştirilmesi, giderek büyüyen bir umutsuz yedek işgücü ordusu, süregelen kayıt dışılık ve benzeri uygulamalar bu modelin ana unsurları olarak karşımıza çıkıyor. Sermayenin belirli kesimleri bu kadarını da yeterli bulmadığından olacak maliyetlerin yüksekliğinden şikâyet ederek üretimlerini Mısır ve benzer ülkelere taşımayı gündeme alıyorlar.

Toparlamak gerekirse, makroekonomik istikrar esasen dışarıdaki gelişmelere bağlı olacak. İçeride ise geniş kesimlerde olumlu beklenti yaratabilecek herhangi bir şey ufukta görünmüyor. Ne yazık ki tüm bunlar yapılırken ana muhalefetten kendisini daha solda tanımlayan bazı iktisatçılara, Şimşek programına açık ya da örtülü destek sunulmaya devam ediliyor, asgari ücret artışlarının işverenleri de zora soktuğundan dem vuruluyor, makroekonomik istikrar övülüyor.

Geçtiğimiz seneden bu yana değişen pek bir şey olmadığına göre yine yukarıda andığımız yazının son paragrafını tekrarlayarak bitirebiliriz:

“Ücretlerin baskılanmaya devam ettiği, işsizliğin arttığı, tüm yer altı ve yer üstü zenginliklerinin yerli ve uluslararası sermayenin sınırsız kullanımına sunulduğu, buna karşın çalışanların güçlü bir örgütlenme ve mücadele sergileyemediği şartlarda geniş kesimlerin durumu kötüleşmeye devam edecek, boş bırakılan siyasi alan göçmen karşıtı retorikle aşırı sağ unsurlar tarafından doldurulacak, iktidar ve sermayenin sınır tanımaz saldırısı ağırlaşacaktır. Şapkayı önümüze koymanın ve “ne yapmalı”yı düşünmenin vakti geldi de geçiyor bile.”