2026’ya Girerken: Bu Abluka Nasıl Kırılır?

Onur Özgen5 Ocak 2026

Bazen hayat dışarıdan bakınca akmaya devam eder: İşe gidilir, faturalar ödenir, çocuk okuldan alınır, akşam sofraya oturulur. Ama bu “normal”in içinde görünmeyen bir çatlak büyür. Bir yandan kendi küçük düzenimizi sürdürmeye çalışırken bir yandan da şunu hissederiz: Güvenceler artık birer kural değil, her an geri alınabilecek birer ayrıcalıktır.

İşte bu andan itibaren artık adaletin içeriğiyle değil, iktidarın tasarrufuyla ilgilenmeye başlamışızdır. Suçun somutluğu, delilin niteliği, yargılamanın şeffaflığı, savunma hakkının güvencesi; bunların hepsi arka plana itilmiştir. Geriye tek bir çıplak gerçek kalır: Devletin cezalandırma kapasitesi genişlemiş, sıradan yurttaşın güvencesi daralmıştır.

Bu genişleme, yalnızca birkaç “kötü uygulama” meselesi değildir. Sözünü ettiğimiz şey, daha yapısal bir dönüşüm: Hukuk, hakkı tesis eden bir zeminden çıkıp disiplinin aracına dönüştükçe, toplumun üzerinde dolaşan bir belirsizlik bulutu oluşur. Belirsizlik, otoriterliğin en kullanışlı enstrümanlarından biridir. Çünkü belirsizlik, insanı iki uç arasında sıkıştırır: Ya susacak ya da bedel ödeyecektir. Bedelin ne olduğu ise hiçbir zaman tam belli değildir; zaten amaç da budur. Kural, netliğini kaybettikçe keyfîlik güç kazanır.

Bu koşullarda insanların, gözaltına alınan ya da tutuklanan herhangi biri için, “Dosyada ne var?” diye sormaması şaşırtıcı değildir, ama korkutucudur. Korkutucu olan ise sormamanın bir alışkanlığa dönüşmesidir. Normalde adalet duygusu, kendini sorgulama ve itirazla beslenir. Fakat uzun süreli baskı dönemleri, toplumsal psikolojiyi yorar. İnsanlar, her olayın ayrıntısına yetişemeyeceklerini hisseder; itirazın sonuç üretmeyeceği kanaati yayılır; korku, gündeliğin bir parçası olur. Böylece baskı yalnızca polisle, mahkemeyle, hapishaneyle değil; içe kapanma ve kayıtsızlıkla da yeniden üretilir.

Burada kritik bir eşikten söz edilebilir: İtirazın bir hak olmaktan çıkıp “risk” olarak algılandığı eşik. Bu eşiğin aşılması, tek bir günde gerçekleşmez. Küçük adımlarla, istisnaların çoğalmasıyla, “şimdilik” denilen uygulamaların kalıcılaşmasıyla olur. Önce “olağanüstü” olan olağanlaşır; sonra olağan olan meşru kabul edilir. Böylelikle siyasetin dili değişir: Hak ve özgürlükler, evrensel ilkelere yaslanan talepler olmaktan çıkar; “hak eden” ve “hak etmeyen” ayrımı içinde dağıtılan lütuflara dönüşür. Tam da bu yüzden, tek tek kişilerin masumiyeti ya da suçluluğu üzerinden tartışmaya hapsolmak tehlikelidir. Mesele, bir kişinin başına ne geldiğinden önce, her şeyi herkesin başına gelebilir hâle getiren düzenektir.

Bu düzenekle ilgili iki temel gerçeği birlikte düşünmek gerek: Birincisi, devletin tarafsız bir hakem olmadığı; sınıflı toplumda egemen sınıfların düzenini koruyan bir güç merkezi olduğudur. İkincisi ise, demokratik hakların “soyut” bir hukuk meselesi gibi değil, sınıf mücadelesinin alanlarından biri olarak ele alınması gerektiğidir. Bu ikisi birleşince şunu görürüz: Keyfî cezalandırma, yalnızca muhalifleri susturmanın değil, esas olarak halka diz çöktürmenin aracıdır.

Bu yüzden kendimizi potansiyel bir suçlu gibi hissetmek, salt bir psikolojik durum değil; yönetim tekniği olarak güvencesizleştirmenin siyasal biçimidir. İş yerindeki güvencesizlik nasıl işçinin geleceğini patronun keyfine tabi kılıyorsa, siyasal alandaki güvencesizlik de yurttaşın özgürlüğünü iktidarın keyfine bağlar. Kendimizi sürekli bir “yanlış bir şey yapmış olma ihtimâli” içinde bulurken, bu yüzden kamusal alana çıkmak yerine evimize çekiliriz; konuşmak yerine fısıldarız; dayanışmak yerine bireysel kurtuluş yolları ararız. Oysa tek adam rejimi, tam da bu çözülmeden beslenir.

Mülkiyet meselesi de bu tablonun merkezinde yer alır. “Evimiz, arabamız bile bir günde elimizden alınabilir” diye düşünmek, modern kapitalizmin iki yüzünü aynı anda göstermiyor mu? Bir yüzünde mülkiyet, kutsal ve dokunulmaz bir hak gibi anlatılır. Diğer yüzünde ise mülkiyet, güçlü olanın elinde şartlı bir ayrıcalığa dönüşür. Sermayenin büyük mülkiyeti çoğu zaman korunur; sıradan insanın mülkiyeti ise borç, icra, vergi, yaptırım, el koyma, işten atılma gibi mekanizmalarla sürekli tehdit altındadır. Yani “mülkiyet güvencesi” denilen şey, sınıflara göre farklı işler.

Oysa gerçek güvence, yalnızca kâğıt üzerindeki haklarla değil, kolektif güçle, örgütlülükle ve eşitlikle mümkündür. Tek tek bireylerin hakları, örgütsüz bırakıldığında kolayca budanır; çünkü karşısında kurumsallaşmış bir iktidar ve sermaye ittifakı vardır.

Peki “itiraz edecek güçlü toplumsal bilinç” neden zayıflar? Bunun yanıtı, yalnızca insanların “korkmasına” indirgenemez. Neoliberal dönemde toplumsal bağlar çözüldü: Sendikalar zayıflatıldı, kamusal hizmetler piyasalaştırıldı, hayat pahalılığı insanları sürekli bir geçim telaşına itti. Geçim telaşı, politik enerjiyi emen dev bir kara deliktir. İnsanlar hak ihlâllerini onayladıkları için değil, hayatta kalmak adına her gün bir yeni krizi yönetmek zorunda kaldıkları için sessizleşir. Dolayısıyla bu sessizlik, bireysel ahlâkın değil, toplumsal düzenin ürettiği bir sonuç olarak görülmeli.

Bu tablo karşısında iki hatayı reddetmek gerek: Birinci hata, meseleyi yalnızca “hukuka dönüş” çağrısıyla sınırlamak. Hukuk elbette önemli; savunma hakkı, âdil yargılanma, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü vazgeçilmez. Fakat bu hakların korunması, yalnızca kurumlara havale edilemez. Çünkü kurumlar, güç dengeleri içinde çalışır. İkinci hata ise, yalnızca “büyük siyasal değişim” ânını beklemek. Beklemek, çoğu zaman örgütsüzlüğü kalıcılaştırır. Gündelik dayanışma pratikleri olmadan büyük dönüşümler de kırılgan kalır.

Sonuç olarak, içinde yaşadığımız iklimde asıl sorun, tek tek vakaların ayrıntılarından bağımsız biçimde, cezalandırmanın sıradanlaştırılması. İnsanların hukuki güvence yerine sezgiyle yaşaması, “başına iş gelmemesi” için görünmez olmaya çalışması, siyasal alanı daraltıyor. Bu daralma da sermayenin ve onun en büyük eseri olan bu istibdat rejiminin işine yarıyor. Çünkü yönetilmesi en kolay toplum; dağınık, yorgun, birbirinden kopuk bir toplumdur.

Bu yalnızlaşmaya karşı kolektif bir zemin kurmak hayati bir zorunluluk: Hakları savunurken sınıfsal eşitsizliği merkeze alan; özgürlüğü yalnızca bireysel bir talep değil, ortak bir yaşam düzeni olarak kavrayan; korkunun yerine dayanışmayı, belirsizliğin yerine örgütlülüğü koyan mücadeleci bir hat, tek kurtuluş reçetemiz.

Unutmayalım ki, toplumsal bilinç kendiliğinden “uyanmaz”; inşa edilir. Bir şeyi inşa etmek ise çoğu zaman gürültülü anlardan çok, süreklilik isteyen emekle olur. Bu emek, bugün zayıf görünen itirazı yarının güçlü isyan sesine dönüştürebilecek tek gerçek imkândır.