Adaletin Kamusallığı ve Toplumsal Adalet

Dünyanın neresinde olursak olalım hukuk üzerine konuşmanın giderek zorlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Hukuk fakültelerinde öğrencilere öğretilenle, hukuk doktrininde tartışılanla gerçek hayatta uygulanan hukukun arasındaki makasın giderek açıldığı bir dönem bu. Ulusal düzlemde, prosedürel hukuk devletinin ihtiyaç fazlası haline geldiği, demokratik olma iddiasındaki ülkelerde dahi ifade özgürlüğü ve gösteri hakkının yer yer şiddetle bastırıldığı; uluslararası düzlemdeyse uluslararası hukukun ve eskinin “saygın” kurumlarının neredeyse tamamen işlevsiz hale geldiği bu dönemde, ulusal hukuk sistemleri kendi iç bütünlüklerini ve tutarlılıklarını koruma iddiasını dahi çoğunlukla bırakmış durumdalar.

Elbette bu gerek ulusal gerek uluslararası anlamda hukuk mekanizmalarının eskiden de pek tarafsız ve bağımsız oldukları anlamına gelmiyor. Ancak eski zamanlar düşünüldüğünde, çift kutuplu dünyanın varlığının ve toplumsal mücadele birikiminin etkilediği iktidar ve güç paylaşımı sonucunda, hukuk mekanizmalarına, belirli bir denge-fren işlevinin belirli sınırlarda tanındığı da bir gerçekti. Sosyalist bir alternatifin ortadan kalkmış olması, toplumsal mücadele yürüten grupların giderek zayıflaması ve özellikle 2008 krizi sonrasında gerçekleşen iktisadi sıkışma koşullarında sermayenin hukuki sınırların esnemesine giderek daha fazla ihtiyaç duyduğu bir ‘acil durum’un oluşmasıyla artık hiçbir şeyin eskisi gibi dahi olmadığını kabul etmek zorundayız. Bu ortamda hukuku ve onunla bağlantılı olan kavramları salt hukuki kurumsallık içerisinde tartışmak bir tarafta her geçen gün daha da şiddetlenen toplumsal çatışmaların olduğu yerde “meleklerin cinsiyetini tartışmaya” benziyor. Bu nedenle adalet kavramını, hukukun kurumsallığının gölgesinden ayırarak toplumsal bir zeminde tekrar ele almanın zorunluluğundan bahsetmek kaçınılmaz görünüyor.

Adalet Nedir?

Adalet nedir? Bu sorunun birbiriyle çelişen birçok yanıtı olabilir. Yine de verilen yanıtları kavramsal açıdan ortaklaştırabilmek adına, adaleti nasıl ayırt edebileceğimize ilişkin birkaç saptamada bulunabiliriz. Öncelikle adalet, hakkında herkesin farklı şeyler düşünebileceği soyut bir kavramdır. Bu anlamda adalet, bilinebilecek bir “bilgi” içermez. Soyut kavrama verilen içerik, her somut olayda zihinlerde ve vicdanlarda tekrar şekillenir, bazı durumlara bazı sonuçlar bağlanarak adalet terazisi somut olayın koşullarına göre tekrar tekrar kurulur. Bu anlamda ilk aşamada öznel bir değerlendirmedir. Ancak burada kalmaz ve bu öznel değerlendirmeler kamusallaşır, tekil zihinden bağımsızlaşır ve fikre dönüşür.1 Yani adalet hakkındaki tahayyüller kamusal alanda tartışılır ve kimi görüşler sivrilme imkânı bulur, ki bu da adaleti salt hukukun değil siyasetin bir konusu haline getirir.

Siyasetin konusu haline geldiği andan itibaren adalet, bütün siyasi taleplere eklemlenir. Adil olanın ne olduğuna ilişkin mücadele, başlı başına bir toplumsal mücadele alanıdır ve aslında bu mücadele, kamusal mekânlarda olduğu kadar yurttaşların zihinlerinde gerçekleşir. Örneğin 18. yüzyıldan itibaren yürürlüğe giren yasalarla İngiltere’de ve devamında tüm dünyada çocuk işçiliğin sınırlanması ve sonrasında yasaklanması, yurttaşların örgütlü mücadeleleri sonucunda mümkün olmuş ve bu da toplumun zihninde, adalet anlayışında yer edinmiştir. İlerleyen yıllarda sosyal adalet anlayışının egemen olması, bunu kolaylaştıran ekonomik ve siyasal değişimlerin yanı sıra toplumsal hafızanın üstüne inşa edildiği bu zihniyet değişiminin bir sonucudur. İnsanlığın sağladığı bu ilerleme, bir adım geri atılmaması gereken asgari müştereklerden biri olarak görülmelidir.

Bununla birlikte, söz konusu 200 yıllık kazanımların bugün küresel bir saldırıyla karşı karşıya olduğunu teslim etmek gerekir. Toplumsal mücadelelerin başarıya ulaşmasını sağlayan kamusallığın tasfiyesi, bireyciliğin kutsanması ve bireysel faydanın her şeyin üstünde tutulması, toplumların birbirinden bir sebeple nefret eden küçük parçalara bölünmesi ve böylece ortaklaşa inşa edilebilecek bir anlatıya olan inancın zayıflatılması bu saldırının farklı görüntüleri olarak değerlendirilebilir. Toplumda egemen olan adalet anlayışı da bu saldırılardan nasibini alıyor. Geçmişin kazanımlarının üstünün hayatın gerçekleri(!) ile örtüldüğü bu “canavarlar zamanı”nda geçmişin hortlakları canlandırılıyor. Bu hem sosyal medya gibi propaganda aracı olarak kullanılabilen mecralar vasıtasıyla hem de bizzat devlet kurumlarının müdahalesiyle gerçekleşiyor.

Bir Kamu Hizmeti Olarak Adalet

İnsanlar, adaleti tartışır, onu vicdani bir kanaat olarak her somut olayda uygular ama aynı zamanda adalete inanmak da isterler. Bu inancın gerçekleştirilmesi iddiasını taşıyan modern devlet, yargı makamlarını, adaletin bir kamu hizmeti olarak gerçekleştirilmesi amacıyla kullanır. Bu adaletin tartışılabilmesi “katılmayabilme, ancak son kertede uymak zorunda olma” şeklinde sınırlanır. Böylece neyin adil olduğuna ilişkin meşruiyetin inşa edildiği toplumsal mücadele alanında cebir kuvvetine sahip olan yargı, en büyük simgesel sermayeye sahip unsur olarak konumlanır. Bununla birlikte adalet fikrinin farklı versiyonları, toplumun gündelik hayatında farklı kanallar aracılığıyla yeniden üretilir. Sonuç olarak, yasayı ihlal ederek ekmek çalan Jean Valjean, yasa kapsamında adil sayılabilecek bir yargılama sonucunda kürek cezasıyla cezalandırılsa da halkın vicdanında yasayı çıkaranlar ve uygulayanlar mahkum edilir.

Adalet siyasetten çıkarak tekrar hukukun konusu hâline geldiği anda, çatışan adalet fikirlerinin varlığı nedeniyle, neyin adil olup neyin olmadığına karar verecek olan bir makam arayışı hasıl olur. Zira hukukun pratik ihtiyaçları, bir yargılamada hakimlerin neye göre karar vereceğini bilmesini gerektirir ve bu salt simgesel iktidarın tespitiyle değil, yasaların işaret ettiği bir makamın var olmasıyla mümkün olabilir (ki bu da aslında simgesel iktidarın bir parçasıdır). Bu karar verici makam, doğal olarak, egemenliğin esas sahibi olan halk ya da onun bir nevi temsilcisi olan devlet olabilir. Trajik olan şudur ki, halk egemenliği modeli olarak sunulan cumhuriyetler, bu özelliklerine karşıt şekilde çoğu zaman halkın doğrudan egemen olabilmesinin önüne geçerler. Adaletin soyut bir kavram olması ve ortaklaştırılamayacağı düşüncesi, halka olan güvensizlikle; resmi bir makamın karar vermemesinin bir hukuki belirsizlik oluşturacağı endişesiyse Hans Kelsen’e atıfla “total anarşi” tehlikesiyle birleşir ve halk bu yetkiden mahrum kılınır. Bu da adaletin, bürokratik bir buyruk ile eşitlenmesine yol açar. Ki bu durumda ihdas edilen adalet, esas olarak toplumdaki yerleşik adalet düşüncesinin gerçekleştirilmesinden ziyade bir düzenin tesis edilmesine yönelir.

Böylece örneğin çocuk işçilik, halk nezdinde defteri dürülmüş ve kapatılmış, adil ve eşitlikçi olmadığı yönünde konsensüs oluşmuş bir başlık olmasına karşın yıllar sonra devlet eliyle ihdas edilen mevzuatla, gerçekleştirilen projelerle canlandırılabilir. Emek ve sermaye arasındaki çelişkiyi sermaye lehine düzenlemek ve korumakla mükellef olan düzen, böylece ucuz emek ihtiyacının karşılanması adına toplumun adalet kavrayışını karşısına alarak yeni bir anlatı inşa edebilir. Bu anlatıda herkes okula gitmek zorunda değildir, ekmek aslanın ağzındadır ve çocuk 10 yaşında sanayiye başlasa, 30 yaşına geldiğinde yaşıtları asgari ücrete yakın ücretlerle çalışırken kendisi çoktan usta olmuş olacak; evini, arabasını alabilecek, evlenip düzenini kurabilecektir. Dolayısıyla bu adalet anlayışı, çocuğun çocuk olma hakkını göz ardı ederek onu bir iktisadi özne olarak konumlandırıp “geleceğini kurtarma” iddiasındadır. Oysa bu iddia da tıpkı birkaç sene öncesine kadar geçerli olduğu düşünülen, okumanın ve nitelikli (!) bir işe sahip olmanın kişinin hayatını kurtarmasına yeteceği düşüncesi gibi ideolojik bir anlatıdan ibarettir.

Adalet ve Hukuk Devleti

Yürürlükteki hukukun tesis ettiği adalet ile düzeni sağlama amacı güdülürken öte yandan düzenin iç tutarlılığının sağlanmasıyla yurttaş statüsü çeşitli hukuki güvencelerle korunur. Hukuk düzeni içerisinde yurttaşlar, kanun önünde eşit haklara sahip olan kişiler olarak adalet terazisine çıkarlar. Bu düzen içi güvenceler ve tutarlılık fikri, esas olarak hukuk devletiyle birlikte ortaya çıkar. Tarihsel olarak hukuk devletinin ortaya çıkışıysa, burjuvaziyle aristokrasi arasında yüzyıllardır süren mücadelede çubuğun burjuvazi lehine büküldüğü ve burjuvazinin sınıfsal ağırlığını parlamentoda yasama faaliyeti aracılığıyla ortaya koyabildiği bir tarihsel momente denk düşer. Yasama erkinde iktidarı elinde bulunduran burjuvaziye karşı yürütme erkinde iktidar aristokrasinin ve onun temsilcisi olan monarkın elindedir. Kralın keyfi kararlar almasının önüne geçmek ve öngörülebilirlik sağlamak için kanunilik başta olmak üzere çeşitli hukuki güvenceler, burjuvazinin çıkarlarına uygun bir devlet yapılanması inşa edebilmek ve iktidarı sınırlandırmak adına ortaya konmuştur.2 Feodal statülerin kaldırılması, eşit yurttaşlığın egemen kılınması gibi amaçlar doğrultusunda burjuvaziyle çıkar birliği kurabilen işçi ve köylü sınıflarının talepleri ve mücadeleleri de hukuk devletinin ortaya çıkışında etkili olmuş, hukuk devletinin meşruiyet ayaklarından biri adalet söylemi aracılığıyla inşa edilmiştir. Bu anlamda hukuk devletinin ürettiği adalet, bir sınıf çatışmasının ürünüdür ve aslında sınıflar arası güç dengesinin belirli bir dönemine aittir.

Üretim ilişkilerinin gelişmesi ve burjuva devrimlerinin tamamlanmasıyla birlikte sınıf çatışmasının ekseni burjuvaziyle aristokrasi arasındaki çatışmadan burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki çatışmaya dönüşmüştür. İşçi sınıfının örgütlü mücadelesi ve neredeyse bir yüzyıl boyunca güçlü işçi devletlerinin varlığını sürdürebilmesi, hukuk devletinin, hukuk devleti olma iddiasındaki devletlerde küresel olarak işçi sınıfı lehine sonuçlar oluşturmaya devam etmesini sağlamıştır. Ancak bugünkü sınıfsal çatışma ekseninde, işçi sınıfının örgütlülüğünün azaldığı, SSCB gibi bir dengeleyici gücün var olmadığı bir düzlemde burjuvazinin hukuk devleti gibi bir meşruiyet kaynağına ihtiyacının giderek azaldığı görülüyor.

Neoliberalizmin özellikle SSCB’nin yıkılmasının ardından başlattığı saldırıların birçoğu, zamanında işçi ve köylü sınıflarının da faydalandığı güvencelerin, hakların ve özgürlüklerin kaldırılmasına yöneliyor. Adalet bağlamında bugün gerçekleşen saldırılar; uzlaşımcı bir yönelim olan sosyal adaletin dahi uygulanmadığı, eşit yurttaşlığın altının boşaltıldığı, hukuki ilkelerin ve güvencelerin belirsizleştirildiği yeni bir düzenin inşasını gerçekleştirmeyi amaçlıyor. Bu doğrultuda; bir kamu hizmeti olması sebebiyle, bazı sınırlandırmalara, ilkelere ve güvencelere tâbi olması gereken adalet sistemi, hukuk devletinde cisimleşen kendi kurallarına dahi uymak zorunda hissetmiyor.

Kamusallığın Tasfiyesine Karşı Yeniden Kamusallık

Gerçekleşen saldırının bir diğer ayağını kamusallığın tasfiyesi teşkil ediyor. Kamusallık içerisinde gelişen toplumsal adalet fikri; bir araya gelmenin değil bireyselleşmenin, ortaklıkların değil farklılıkların, eşitliğin değil ötekileştirmenin teşvik edilmesiyle ırkçılığın, ayrımcılığın, cinsiyetçiliğin, emek düşmanlığının köpürtüldüğü günümüz gerçekliğinde adeta can çekişiyor. Bunun yanında; ifade özgürlüğünün, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kısıtlanmasıyla imkânları daralan kamusallık, adalet taleplerinin dile getirilebilmesi ve tartışılabilmesini zorlaştırıyor. Kamusallığın parçalanmasıyla, kamusal faydadan ziyade toplumdan yalıtılmış bireyin şahsi çıkarı önceleniyor, dahası, bu bireyin içinde bulunduğu durumun adil olmama sebebini ötekilerin varlığında aramasına neden olacak ideolojik söylemler devreye sokuluyor. Nefret, kamusallaşmayı engellemek üzere özellikle sosyal medya gibi araçlar vasıtasıyla teşvik ediliyor. Buna mukabil, ortaya çıkan düzensizliğe ve huzursuzluğa bir çözüm olarak olmayan bir kurumsallığa ve “düzenin temsili olarak adalet” imgesine itaat edilmesi bekleniyor. Açık ki, buna karşı verilecek tepki adalet fikrinin yeniden kamusallaştırılmasından geçiyor. Bu ancak, neyin adil olduğuna ilişkin ortaklaşmayı toplumsal düzlemde yeniden yaratacak, adaleti lütuf olmaktan çıkararak kazanım haline getirebilecek bir siyasi özne aracılığıyla, halkın tekrardan yurttaş kılınmasıyla gerçekleştirilebilir.

Bugün Türkiye’de adalet talebi; gelir adaletsizliği, barınma sorunu, temiz (ve ücretsiz) suya erişim, okullarda ücretsiz öğün gibi pek çok konuda ortaya çıkıyor, kamusallaştırılıyor, geniş kitlelere ulaştırılıyor. İmza kampanyaları ve eylemler vasıtasıyla halk bu konularda tartışıyor, sesini çıkartıyor; eşit, özgür ve adil bir gelecek için mücadele ediyor. Çocuk işçiliğinin staj adı altında meşrulaştırıldığı MESEM projesine karşı, uygulamanın muhataplarını hesap vermeye çağırıyor. Haftanın altı günü akşam 22.00’ye kadar çalışabilecekleri bizzat Milli Eğitim Bakanı tarafından söylenen, emekliliğe etkisi olmayan bir sigortaya sahip olan, asgari ücretli bir işçinin üçte birinden daha az maaşla sermayenin çıkarları uğruna çalıştırılan 14-15 yaşında çocuklar artık Türkiye’nin gerçeği. Bunu protesto eden 16 gencin üç hafta boyunca tutuklu kalmış olması da öyle. Belki de böyle bir sonuçla karşılaşmalarının; kamusallıktan arındırılmaya çalışılan adalet talebini tekrar bütün ülkenin gündemine sokabilmelerinden, adalet özlemini dile getirmelerinden; bunu da toplumsal adalet algısının tam karşısında konumlanan, sermayenin çıkarlarının ucuz iş gücünü gerektirmesi dışında makul hiçbir gerekçesi olmayan bu uygulamanın temellerini sarsarak yapmalarından kaynaklandığı söylenebilir. Bize düşense, onlarla birlikte bir yol açmaya, toplumun adalet talebini gerçekleştirmeye çalışmak, adaletin saraylarda verilen kararlardan ibaret olmadığını, 14-15 yaşında çocukların çalışırken hayatlarını kaybetmelerinin adalet olmadığını, yoksulluğun kader değil sermayeci sistemin tercihi ve mecburiyeti olduğunu, herkesin temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir dünyanın mümkün olduğunu savunmaya daha yüksek sesle devam etmek olacaktır.

1 - Oktay Uygun, Hukuk Teorileri, İstanbul, On İki Levha Yayınevi, 3.bs., 2021, s. 40.
2 - Berke Özenç, Hukuk Devleti Kökenleri ve Küreselleşme Çağındaki İşlevi, İstanbul, İletişim Yayınları, 2014, s. 232.