Aptal Sekülerler, Alim Muhafazakârlar

Televizyonda izlediğimiz diziler elbette basit birer kurgu değil. Popüler kültür ürünleri, yalnızca hikâye anlatmaz, aynı zamanda toplumsal çatışmanın sınırlarını çizer, meşru olanın çerçevesini tayin eder ve hangi gerilimin görünür, hangisinin gizli kalması gerektiğini belirler. Bu nedenle mesele tek tek sahneler değil, o sahnelerin yerleştirildiği ideolojik mimaridir. Örneğin son günlerde, ATV’de yayınlanan “Aynı Yağmur Altında” dizisinde, kalabalık bir yemek masasında sekülerlerin, muhafazakâr bir aileye domuz eti yedirmeye çalıştıkları sahne çok konuşuldu. Bu sahne, kültürel karşıtlığın dramatik bir zirvesi olarak kurgulanıyor fakat asıl işlevi, çatışmanın eksenini kültürel düzleme sabitlemek.  

Özellikle Kızılcık Şerbeti ve Kızıl Goncalar’dan sonra seküler-muhafazakâr ikiliği ekranların ana malzemesi haline geldi. ATV’deki yapım da aynı hattın devamı. Bu dizilerin en temel ortak özelliği, sınıfsal çatışmayı görünmez kılıp hayatı kültürel bir gerilime indirgemeleri. “Biz Türkiye’nin gerçeklerini anlatıyoruz” diyen tüm bu yapımlarda ne hikmetse sadece kültürel ikilikler üzerinden bir izlek yaratılıyor. Oysa memleketin gerçeği bambaşka: Servetin el değiştirmesi, yeni bir muhafazakâr burjuvazinin inşası, kamu kaynaklarının belirli sermaye gruplarına aktarılması, emeğin güvencesizleştirilmesi, derinleşen yoksulluk…  

Toplumsal hayatı bunlar kapsarken söz konusu yapımlarda buralara değen tek bir an yaşanmıyor. Yani mevcut çatışmanın tarafları farklı sunulduğu gibi çatışmanın maddi zemini de ortadan kaldırılıyor. Dolayısıyla siyasal sorumluluk da yok oluveriyor. Tam da bu nedenle seküler-muhafazakâr ikiliğinin sürekli yeniden üretilmesi, yalnızca temsil sorunu değil,sınıfsal gerçeğin üzerini örten ideolojik perde işlevi görüyor.  

Bu noktada mesele yalnızca sınıf çatışmasının “gösterilmemesi” değil. Bu tarz yayınlardaki en büyük ortaklıklardan biride sekülerlerin “aptal”, muhafazakârların ise “alim” şeklinde tasvir edilmesi. Yani egemen ideoloji, bu yapımlarla kültürel meşruiyetini de inşa ediyor. Memleketin muhafazakâr burjuvazisi yalnızca sermaye biriktirmiyor; aynı zamanda ahlaki üstünlük pozisyonunu da işgal ediyor.  

Dikkatle bakıldığında bu dizilerin hiçbirinde sekülerliğin gayrimeşru ilan edilmediğini; dönüştürülüp içinin boşaltıldığını görüyoruz. Ramazan ayında “Ramazan kim?” diyen ya da oruç tutmak söz konusu olduğunda “aralıklı diyet”i kastederekaklımızla dalga geçen seküler karakterler ile karşılaşabiliyorsunuz bu tarz yapımlarda. Zengin ve kudretli muhafazakâr baba figürleri, karizmatik tarikat liderleri, fedakâr muhafazakâr anneler; buna karşılık savrulan, kolay kandırılan, değerlerle alay eden ya da dini kavramlardan habersiz seküler karakterler…  

Yani aslında “makbul olan”ın tanımlanması üzerinden egemen ideoloji kendini yeniden üretiyor. Muhafazakâr karakterler seküler kesimin hayatını iyi bilen ama bilinçli biçimde bu hayatı tercih etmeyen, toplumsal olgunluğun ve ahlaki derinliğin adresi olarak sunulurken; sekülerlik tarihsel ve siyasal bir tercih olmaktan çıkarılıp, bilgisizlikten, cehalettendoğan bir sapma olarak kodlanıyor. 

Bu durum, basit bir kültürel temsil meselesi değil, aynı zamanda sınıfsal dönüşümün ideolojik tamamlayıcısıdır. Biraz açalım. Bugün laikliğin ekmek gibi su gibi temel bir ihtiyaç olduğu bir zeminde seküler hayat tarzı bilinçli bir siyasal mücadele alanı olmaktan çıkarılıp hafif, yüzeysel ve köksüz bir tercih gibi gösteriliyor. Devletin dini referanslarla konuşmaya başlaması, kamusal alanın dini normlara göre düzenlenmesi, eğitimden sosyal politikalara kadar her alanda inanç temelli kodların belirleyici hale gelmesi; seküler yurttaşı yalnızca kültürel olarak değil siyasal olarak da tali konuma itiyor. Tam da bu yüzden laiklik tartışması basit bir yaşam tarzı polemiği olarak değil, eşit yurttaşlık rejiminin tasfiyesi tartışması şeklinde yürütülmeli. 

Yurttaşlık rejimi, devletin bireyi hangi referansla tanıdığı, eşitliği hangi ilke üzerinden kurduğu ve kamusal alanı hangi normlarla düzenlediği sorusuna verilen cevaptır. Dini referansların kamusal norm haline gelmesi yurttaşlık rejimini sessizce dönüştürür. Çünkü norm haline gelen her dini referans, o referansa mesafeli duran yurttaşı otomatik olarak kenara iter. Bu itme açık bir yasakla değil, makuliyet sınırlarının yeniden çizilmesiyle gerçekleşir. Seküler yurttaş yasaklanmaz ama makbul olanın dışında konumlandırılır. Böylece eşitlik ilkesi korunuyormuş gibi gözükürken aslında hiyerarşik bir yurttaşlık düzeni inşa edilir. Bugün laikliği savunmak, kimsenin “daha doğru”, “daha ahlaklı” ya da “daha makbul” yurttaş ilan edilmediği bir siyasal düzeni savunmaktır. 

İşte tam da burada kültürel alandaki temsiller ile siyasal pratikler birbirini tamamlar. Dizilerde sekülerliğin yüzeysel, köksüz ve bilgisizlikten doğan bir sapma gibi sunulması; muhafazakârlığın ise olgunluk, derinlik ve ahlaki üstünlükle özdeşleştirilmesi bu yüzden basit bir estetik tercih değil. Bu temsil biçimi, kamusal alanda hangi yurttaşın doğal, hangisinin istisnai olduğunu öğretiyor. Bu durum kültürel alanda normalleştikçe, siyasal alanda da kurumsallaşıyor. Bir süre sonra mesele, “Kim daha makbul yurttaş?” sorusuna dönüşüyor. Bu nedenle laiklik savunusu kültürel bir refleks değil, doğrudan doğruya eşit yurttaşlık rejimini savunma mücadelesidir.   

Bu noktada muhalefetin konumu da tartışmaya dahil edilmeli. Bugün laikliği savunurken bile kelimelerini tartarak konuşan, tarikatlar karşısında net bir siyasal tutum almaktan imtina eden, eğitimdeki gericileşmeye karşı sistematik bir mücadele hattı kuramayan herkes mevcut karanlıkta pay sahibi. Mücadelenin zemininin iktidarın çizdiği kültürel sınırlar içinde verilmesi, sekülerlik savunusunun çoğu zaman kültürel bir hassasiyet düzeyinde kalması sınıfsal zeminden hareketle yola çıkmadığı için genişleyemiyor. Laiklik, kamusal kaynakların nasıl bölüşüldüğüyle, emeğin nasıl sömürüldüğüyle, kadınların neden güvencesizleştirildiğiyle birlikte ele alınmadığında, yalnızca yaşam tarzı tartışmasına indirgeniyor. Oysa laiklik yalnızca içki içebilme özgürlüğü değil; kamusal düzenin dini referanslardan arındırılması ve yurttaşlığın eşitlik temelinde kurulması meselesidir. Bu da doğrudan sınıfsal ve siyasal bir meseledir.  

Bu yüzden mesele yalnızca bir sahneye ya da bir diziye tepki vermek değil; sınıfsal dönüşümün kültürel alandaki temsillerini teşhir ederken, bizi bilinçli biçimde kenara iten, dar makuliyet sınırlarına hapseden ve o sınırlar içinde eşit yurttaşlığı dahi budayan düzene karşı açık bir siyasal dil ve mücadele hattı kurabilmektir. Laikliği amasız fakatsız savunmadıkça, onun tarihsel ve sınıfsal arka planını korkmadan sahiplenmedikçe, makbul vatandaşı her an maktul vatandaşa dönüştürmeye hazır bir rejimin karşısında savunmasız kalmaya devam edeceğiz. 

Aptal Sekülerler, Alim Muhafazakârlar
0:00 / 0:00