Türkiye’de asgari ücret açıklandığında, ücretli emek açısından bir eşik aşılmış olur. Çünkü asgari ücret yalnızca en düşük ücreti belirleyen teknik bir rakam değil; piyasadaki ücretlerin referans noktası, şirketlerin bütçe planlamasının zemini ve “ne kadar zam makul sayılır?” sorusunun sınırıdır. Bu yüzden asgari ücretin ilanı, ücret pazarlıklarının başlayacağı dönemi işaretleyen toplumsal bir eşik işlevi görür. Ancak bu eşik, beyaz yakalılar için bir rahatlama değil; sermayenin ücretleri aşağıya doğru yeniden hizaladığı yeni bir disiplin sürecinin başlangıcıdır. Asgari ücretin ilanıyla birlikte özel sektörde ocak ayı, beyaz yakalılar açısından bir “zam ayı” değil, belirsizliğin kurumsallaştığı bir bekleme dönemine dönüşür. Maaşın artıp artmayacağı, artacaksa ne kadar olacağı ve ne zaman açıklanacağı bilinmeden çalışılmaya devam edilir. Buna karşılık kira artışı, borçlara gelen faizler ve temel yaşam giderleri zam oranları çoktan kesinleşmiştir.
Bu belirsizlik durumu bireysel bir yönetim sorunu değildir. Asgari ücret, hukuken en düşük ücret olmasına rağmen Türkiye’de özel sektörde fiilen genel ücret belirleme mekanizmasının merkezine yerleşmiştir. Yalnızca asgari ücretle çalışanlar değil; beyaz yakalılar, teknik personel ve hizmet sektörü çalışanları da ücret artışlarında bu rakam referans alınarak aşağıya doğru hizalanır. Bu hizalanma, çoğu zaman “herkese enflasyon oranında zam” gibi bir iyileştirme üzerinden değil; asgari ücret artışının üstüne sınırlı bir pay eklenmesiyle, ücret bantlarının daraltılmasıyla ve maaşların birbirine yaklaştırılmasıyla işler. Enflasyonun hızla yükseldiği dönemlerde ise bu mekanizma daha görünür hale gelir: Ücretler nominal olarak artsa bile, asgari ücret dışındaki maaşlar enflasyonun gerisinde bırakılır; hatta bazı durumlarda beyaz yakalı zamları asgari ücret artışının dahi altında kalır. Ücret skalasının üst katmanları aşağı doğru çekilirken, “piyasa gerçekleri” gerekçesiyle ücret artışı beklentisi de disipline edilir. Böylece beyaz yakalı emeğin giderek asgari ücret rejiminin içine çekildiği bir ücret yapısı kalıcılaştırılır. Bu süreç, ücretleri bastırmaya dayalı bir sermaye stratejisidir.
Belirsiz maaşla çalışmak, belirsiz bir hayatı zorunlu kılar. Gelecek ayın bütçesi yapılamaz, ertelenen ihtiyaçlar birikir, borçluluk kalıcılaşır. Ancak bu yoksullaşma hali sınıfsal bir sorun olarak görülmez; bireysel sabır, dayanıklılık ve uyum meselesi olarak sunulur. Beyaz yakalılar geçim sıkıntısı yaşarken bile kendilerini emekçi sınıfların parçası olarak görmez; çünkü onları “sınıftan ayıran” ayrıcalıklara sahip olduklarına inanmaya zorlayan koca bir sistem vardır. Bu ideolojik kopuş, sermaye açısından işlevseldir: Yoksullaşan ama kendini hâlâ “ayrıcalıklı” sanan emekçi, kolektif bir itirazın parçası hâline gelmez. Ofis ortamları, esnek çalışma saatleri, kariyer vaatleri ve kişisel gelişim söylemleri; ücretin geçim koşullarından kopuşunu perdeleyen ideolojik süslemelerdir. Beyaz yakalı işçi, geçinemediği hâlde “iyi bir işi” olduğu, masa başında çalıştığı ve asgari ücretlinin üzerinde kazandığı hatırlatılarak sessizliğe çağrılır. Bu çağrı, açık bir disiplin mekanizmasıdır: Yoksulluğunu dile getirdiği anda “nankör”, itiraz ettiğinde ise “uyumsuz” ilan edilir. Böylece beyaz yakalı, yaşadığı geçim sıkışmasını ne sınıfsal bir sömürü ilişkisi olarak kurabilir ne de kolektif bir karşılık üretebilir.
Ücret artışının yerini bu rejimde primler, yan haklar ve performans koşulları alır. Maaş düşük tutulur; geçim, “hedef tutturma”, “performans bandı” ve dönemsel prim vaatleriyle parçalanır. Böylece ücret artık düzenli ve öngörülebilir bir hak olmaktan çıkar; sürekli kanıtlanması gereken bir lütfa dönüşür. Asgari ücret referanslı zam sistemi, bu parçalamayı daha da işlevsel kılar: Ücret artmaz ama beklenti artar; geçinememe hâli ise “henüz hak edilmemiş performans” söylemiyle açıklanır. Bu yoksullaştırma yalnızca parasal araçlarla değil, sembolik yükseltmelerle de yönetilir. Gerçek bir ücret artışı yerine unvanlar şişirilir, sorumluluklar artar ama maaş yerinde sayar. Beyaz yakalı emeğe “kıdem”, “uzmanlık” ve “senior” gibi etiketler dağıtılır; ancak bu etiketler ne kira öder ne de borç kapatır. “Title enflasyonu”, beyaz yakalı yoksullaşmanın en sessiz ama en ironik telafi mekanizmalarından biridir; ve bu başlı başına ayrı bir yazının konusudur.
Bu ideolojik kuşatmayı tamamlayan bir başka söylem de “çözüm işyeri içinde değil, işyeri dışında” fikridir. Aynı iş yerinde uzun süre kalmak “konfor alanı” olarak damgalanırken, şirketler arası geçiş yapmak neredeyse ahlaki bir üstünlük ve profesyonel zorunluluk gibi övülür. Böylece ücret baskısı ve kötüleşen çalışma koşulları, kolektif mücadeleyle dönüştürülmesi gereken yapısal bir sorun olmaktan çıkar; bireyin doğru hamleyi yapıp yapmamasına indirgenen kişisel bir kariyer problemine dönüşür. Sermaye açısından işlevsel olan tam da budur: Yoksullaşan ama hâlâ kendini ayrıcalıklı sanan emekçi, emeğinin değersizleştirilmesini bireysel bir başarısızlık gibi içselleştirir. Sessizce verilen istifa dilekçeleri, bu ideolojik kuşatmanın içinde ortaya çıkar; açık bir sınıf itirazının yerini, siyasetsizleştirilmiş bir geri çekilme alır.
Bu yazı, sessiz istifayı bireysel “motivasyon” sorunu değil, asgari ücret merkezli ücret rejiminin beyaz yakalı emeği disipline ettiği bir sessizlik rejimi olarak ele alıyor. Ücretleri baskılayan, kariyer vaadini boşaltan ve güvencesizliği kalıcılaştıran bu düzen, ortaya çıkan sonuçları “psikolojik kopuş” başlığı altında yeniden paketliyor. Beyaz yakalı emeğin görünürdeki “konforu”, bu sessizlik rejimi altında sürekli bir bastırma ve uyum talebiyle dengeleniyor. Sessiz istifa ile devreye giren diğer kavramlar ise “sessiz çatlama” ve “sessiz işten çıkarma”dır. Bu kavramların bu denli yaygınlaşması asla tesadüf değildir. Özel sektörde yaşanan yıkım, ücret politikaları ve güvencesizlik üzerinden değil; bireylerin tutumları, psikolojik dayanıklılıkları ve uyum kapasiteleri üzerinden tartışmaya açılır. Böylece sermayenin yarattığı yoksullaştırma görünmez kılınır, sorumluluk çalışanın karakterine yüklenir. Sessizlik burada bir tercih değil; ücretleri baskılanmış, güvencesizleştirilmiş ve örgütsüz bırakılmış emeğin zorunlu olarak tercih ettiği bir hâldir.
Sessiz İstifa: Siyasetsizleştirilmiş Bir Geri Çekilme Rejimi
Ana akım söylemde “sessiz istifa”, çalışanın işini bırakmadan yalnızca tanımında yer alan görevleri yapması, daha fazlasını talep etmemesi ya da gönüllü katkı sunmaktan vazgeçmesi olarak tarif edilir. Bu tanım, yaşanan süreci bir sınıf mücadelesi başlığı altında değil; bireysel tutumlar, kuşak farkları ve psikolojik motivasyon eksikliği üzerinden okur. Sessiz istifa böylece emeğin geri çekilişini politik bir itiraz olmaktan çıkarır; onu çalışanın iş ahlakına, bağlılığına ve karakterine dair bir sorun olarak kodlar. Kavramın bu şekilde dolaşıma sokulması, sermaye açısından son derece işlevseldir: Açık bir itiraz bastırılırken, geri çekilme siyasetsizleştirilmiş ve yönetilebilir bir davranışa indirgenir.
Ancak sessiz istifa, bu ideolojik çerçeve içinde sunulduğu gibi istikrarlı ve sürdürülebilir bir “denge” hâli değildir. Emeğin yalnızca geri çekilmesine izin verilir; fakat bu geri çekilişi mümkün kılacak maddi koşullar sağlanmaz. İş tanımı daraltılırken performans beklentisi düşmez, sorumluluklar resmen azaltılmaz, baskı hafiflemez. Sessiz istifa, bu nedenle sermaye açısından tolere edilen bir sınır değil; geçici bir ara duraktır. Emekçinin geri çekilişi, sistem tarafından kısa sürede “yetersizlik”, “uyumsuzluk” ya da “verimsizlik” olarak yeniden tanımlanır. Tam da bu noktada sessiz istifa, bir savunma hattı olmaktan çıkar; emekçinin içsel çözülüşüne açılan bir eşik hâline gelir. Geri çekilme, karşılığını kolektif bir güçte bulamadığında, bireysel bir yük hâline dönüşür. Emeğin siyasetsizleştirilmiş geri çekilişi, yerini sessiz çatlamaya bırakır: Baskının dışarıdan değil, içeriden hissedildiği; itirazın dile değil, bedene ve zihne çöktüğü bir evreye. Ücretler geçim koşullarının gerisinde kalırken iş yükü artar, esneklik beklentisi sınırsızlaşır. İş tanımında olmayan sorumlulukları reddetmek, mesai dışı erişilebilirliği sınırlandırmak ve karşılığı ödenmeyen emeği geri çekmek anlamına gelir. Ancak bu geri çekilme, kolektif bir güce dayanmadığı sürece son derece kırılgandır.
Sermaye açısından sessiz istifa, hızla disiplin altına alınması gereken bir “sorun” olarak kodlanır. Sessiz istifa eden emekçi “motivasyonu düşük”, “uyum sorunu yaşayan” ya da “verimsiz” ilan edilir. Böylece sınıfsal bir tepki ortaya çıkması gerekirken, sessiz istifa sistematik biçimde bireyselleştirilir; emek-sermaye çelişkisi perde arkasına itilerek sorumluluk emekçinin kendisine yüklenir. Asgari ücret referanslı zam sistemi, bu etiketlemeyi daha da işlevsel hâle getirir. Ücret artmaz; ama performans beklentisi düşmez. Sessiz istifa, kısa süreli bir nefes alanı yaratsa da emekçiyi doğrudan hedef hâline getirir.
Sessiz Çatlama: Yoksullaştırılmış Emeğin İçerden Çözülüşü
Sessiz istifanın sürdürülemediği noktada sessiz çatlama başlar. Sessiz çatlama, bireysel bir tükenmişlik değil; belirsiz ücretle sürdürülemeyen bir hayatın içerden çözülmesidir. Emekçi, geçinemediği hâlde daha fazla üretmesi, daha esnek olması ve daha uyumlu davranması beklentisiyle kuşatılır. Bu çöküş sermaye düzeni tarafından sistematik biçimde bireyselleştirilir. Yoksulluk, borçluluk ve gelecek kaygısı yapısal sorunlar olarak değil; kişisel yetersizlikler olarak sunulur. Emekçi yaşadığı baskının nedenini ücret rejiminde değil, kendisinde aramaya başlar. “Başaramıyorum”, “yeterince iyi değilim”, “uyum sağlayamıyorum” düşüncesi, sömürünün yerini alır.
Bu süreç kadın emekçiler açısından daha da yıkıcıdır. Özel sektörde kadınlar, düşük ücretlere ek olarak görünmez bakım emeğinin de yükünü taşır. İtaat etmeyen, sınır çizen ya da sessiz istifaya yönelen kadın, hızla “duygusal”, “dengesiz” ya da “uyumsuz” ilan edilir ve bu etiketler performans değerlendirmelerinde eksi hanesine yazılır. Yorgunluk, mesafe, geri çekilme, sinirli ve dengesiz olma; kadınlar söz konusu olduğunda karakter kusuru, yönetilmesi gereken bir sorun olarak kodlanır ve “yeterince profesyonel” bulunmaz. Çünkü eril dünyada -yani işyerlerinin pek çoğunda- duygusallığa yer yoktur. Böylece patriyarka da sermayenin disiplin aygıtı olarak devreye girer: Kadının duygusallığı, ücret baskısının ve güvencesizliğin üzerini örten siyasal bir gerekçeye dönüştürülür; sessiz çatlama ise kadın emeğini hem sınıfsal hem de cinsiyetli biçimde tüketen çift yönlü bir yıkım rejimi hâline gelir. Sessiz çatlama bu nedenle yalnızca sınıfsal değil; aynı zamanda patriyarkal bir yıkım biçimidir.
Sessiz çatlama bir başarısızlık değildir. Örgütsüz bırakılmış emeğin kaçınılmaz sonucudur ve sermaye açısından yeni bir tasfiye alanı yaratır.
Sessiz İşten Çıkarma: Beyaz Yakalı Emeğin Gürültüsüz Tasfiyesi
Sessiz işten çıkarma, sessiz çatlamayla kırılgan hâle getirilen emeğin açık bir çatışmaya girilmeden tasfiye edilmesidir. Görevlerin boşaltılması, görünmezleştirme, gerçekçi olmayan performans hedefleri ve istifaya zorlayan telkinler bu sürecin temel araçlarıdır. İşverenler, işten çıkarmanın hukuki ve politik maliyetlerinden kaçınırken, emekçi “kendi isteğiyle ayrılmış” gibi gösterilir.
Bu mekanizma, asgari ücret merkezli ücret politikasıyla doğrudan bağlantılıdır. Geçinilemeyen ücretler kalıcılaştırılırken, işini kaybetme korkusu güçlü bir disiplin aracına dönüştürülür. Sessiz işten çıkarma, yalnızca bir çalışanın işten ayrılması değil; belirsiz maaşla yaşamanın sürdürülemez ilan edilmesidir. Bu süreçte sermaye sorumluluktan sıyrılır, devlet ise “piyasa koşulları” söylemiyle geri çekilir. Sınıfsal bir tasfiye bireysel bir hikâye olarak kapanır. Sessiz istifa, sessiz çatlama ve sessiz işten çıkarma böylece birbirini tamamlayan bir döngüye dönüşür.
Sessizlik Bir Kader Değildir
Sessiz istifa bir çözüm değildir; sessiz çatlama bir zayıflık değildir; sessiz işten çıkarma ise rastlantı hiç değildir. Bunların tamamı, özel sektörde emeği ucuzlatmak, itirazı bastırmak ve beyaz yakalı emeği disiplin altına almak üzere kurulan sermaye rejiminin birbirini tamamlayan aşamalarıdır. Bu rejimde asgari ücret, bir geçim eşiği olmaktan çıkmış; ücretleri aşağıya doğru hizalayan, itirazı ise borç ve belirsizlikle terbiye eden bir yönetim aracına dönüşmüştür. Beyaz yakalıların sessizliği bir “kültür” meselesine indirgenemez; bir karakter özelliği ya da kuşak sorunu hiç değildir. Bu sessizlik, borçlulukla, güvencesizlikle ve işsizlik tehdidiyle kurulan maddi bir zor ilişkisinin sonucudur. “Uyum”, “dayanıklılık” ve “motivasyon” söylemleri, bu zorun ideolojik kılıflarıdır. Sessiz kalan makbul, itiraz eden sorunlu ilan edilir; böylece sınıfsal bir çatışma bireysel bir uyum meselesine indirgenir.
Mesele sadece daha mutlu, daha uyumlu ya da daha dayanıklı çalışanlar yaratmak değildir. Mesele, beyaz yakalı emeğin yoksullaşırken hâlâ kendisini emekçi sınıfların dışında, hatta onlardan üstün, sanmaya zorlanmasıdır. Bu yanılsama sürdükçe, sermaye yalnızca ücretleri değil; itirazın kendisini de aşağıya doğru bastırmaya devam eder. Sessizlik bu düzende bir ara durak değil, kalıcı bir disiplin biçimi olarak dayatılmaktadır. Her yeni yılın ocak ayında, her yeni asgari ücret açıklamasında bu sessizlik yeniden üretilir; yoksullaşma normalleştirilir, itiraz ertelenir. Ancak bu döngü kendiliğinden kırılmaz. Sermaye için sessizlik bir yönetim aracıyken emek içinse sessizlik ancak bozulduğunda anlam kazanır.
Ya bu sessizlik örgütlü biçimde kırılır, ya da beyaz yakalı emeğin tasfiyesi gürültüsüz biçimde sürer.




