Bu yazının yazıldığı gün, İran ile ABD-İsrail koalisyonunun savaşı dördüncü haftasının içine girmiş bulunmakta. ABD yayılmacılığı ve onun Ortadoğu’daki savaş makinası olan İsrail, müzakerelerin sonucunu beklemeden 28 Şubat tarihinde yıkıcı bir saldırı başlattı. Emperyalist blok, İran iktidarının ve askeri bürokrasisinin en üst kademesini imha ederken hava muharebe ve savunma kapasitesi ile altyapısına yoğun saldırılar düzenledi. Bu saldırıların arkasındaki temel amaç İran yönetiminin felç edilmesiydi. Bunu takiben toplumsal muhalefetin iktidarı alaşağı etmesi ile birlikte, oluşacak güvenlik zaafından da yararlanarak gerilla saldırıları ile Rojhilat bölgesinde defacto alan tutulmasını sağlamaktı. Ne var ki İran halkları Emperyalistlerin planladığı şekilde davranmadı.
İran ise 12 gün savaşındaki doktrininden farklı olarak sadece İsrail topraklarına değil, üzerinde ABD askeri varlığı bulunan tüm körfez ülkelerine saldırılar düzenledi. Envanterindeki düşük maliyetli balistik füzeler ve insansız hava araçları ile bölgedeki tüm radar ve erken uyarı sistemlerini yok ederek ABD’nin savaş ve İsrail’in hava savunma kapasitesini sınırladı. Bunun yanında Hürmüz Boğazını gemi trafiğine de kapatarak savaşı dünyanın tümüne yaydı. İran, uyguladığı asimetrik savaş ile birlikte ABD’ye ve çevre körfez ülkelerine milyarlarca dolarlık askeri silah, teçhizat, mühimmat ve ekonomik kapasite kaybı yaşatırken, ABD’nin bulunduğu bütün askeri üslerin yıllarca eski haline getirilememesini de sağladı. Emperyalist bloğun bir diğer tarafında İsrail ise bu durumu avantaja çevirmek için kara kuvvetlerini Litani nehrine kadar ilerletip Lübnan halkını yuvalarından kovmanın derdinde. Ne var ki karşılaştığı sert direniş ile istedikleri şekilde ilerleyemiyorlar.
Bu kısa ve gerekli girizgahı yaptıktan sonra bu savaşın amacını, anlamını ve geleceğini daha iyi anlayabilmek için mevcut dünya durumunu göz önüne almamız faydalı olacaktır. Buna istinaden mevcut olasılıkları ve durmamız gereken noktayı daha sağlıklı bir şekilde saptayabiliriz.
Bu analize Trump iktidarının niteliğinden başlamak son derece doğru olacaktır. Trump popülerliği ve zenginliği ile hasbelkader ABD başkanı olmuş bir siyasi figür değildir. ABD sermayesini temsil ettiğini bilmeden yapılacak her çıkarım eksik olacaktır.
2008 yılında yaşanan Lehman Brothers krizi ile başlayarak dünyada serbestçe gezen sermaye anavatanına geri dönmeye başlarken artan ekonomik daralma ve azalan karlılık oranları ile birlikte Çin Sermayesi ve ABD arasında ticaret savaşları kızışmaya başladı. Bu krizin ardından gelen ekonomik daralma sebebiyle oluşan kitle seferberlikleri, bu eylemliliklerin önderliklerinin ırkçı veya cihatçı unsurlar tarafından çalınmasıyla geçici bir süre engellendi. Ukrayna Maidan ve Arap Baharı eylemlerini bu anlamda gösterebiliriz. Emperyalist devletler bu sayede neoliberal politikalarını ilerletebilecek imkanlara sahip oldular.
Değişen dünya düzeninin diğer tarafında ise Çin sermayesi, dünyanın fabrikası olarak kendini konumlandırdı. Afrika’nın neredeyse tümündeki yarı iletken ve nadir element ham maddelerini kullanırken üretim araçlarının kendi ülkesinde toplanmasını teşvik ederek endüstride uzmanlaştı. Batı emperyalizmi pazarlarını bir bir Çinli firmalara kaptırırken bu ülkelerdeki iş gücü hizmet sektörüne kaymaya başladı. Bu durum Batı ekonomilerinde daralmaya sebep oldu. İşsizlik artarken oluşan gerilim, faşist partilerin gelişmesine sebep oldu. Bütün Avrupa ülkelerinde aşırı sağ partiler iktidara gelmeye başladı. Göçmen emeğine ve işçi sınıfının kazanımlarına saldırmaya başladı. ABD ise Avrupa’nın NATO şemsiyesinde korunmasının maddi yükünden kurtulmak istemekteydi.
Trump tam da bu koşullarda oluşmuş bir politik karakterdir. ABD sermaye sınıfının paylaşım mücadelesindeki bir aygıttır. Yükselen Çin emperyalist kanadının kazanımlarını geriye çevirmek için iktidara gelmesine destek verdiği bir politikacıdır. Trump, bu gerilimin sebebi değildir, sonucudur.
ABD, Çin’e giden enerji kaynaklarını çevrelemek ve Çin’in üretim maliyetlerini arttırarak, vergilerle dezavantajlı duruma getirerek Amerika içerisindeki üreticilere alan açmayı planlamakta. ABD’nin uyguladığı gümrük tarife savaşlarını, Venezuela operasyonunu, Panama kanalını işgal girişim planını ve Grönland üzerinde hak iddia etmesini bu anlamda okumalıyız. İran Savaşı da ABD emperyalizminin bu ajandasındaki kritik dönüm noktalarından birisidir. Bu savaş bütünlüklü bir planın önemli bir noktasıdır.
Ne var ki ABD-İsrail ittifakı sıkışmış durumda ve şu ana kadar İran üzerinde uyguladıkları saldırı tarzı ile savaşı kazanamayacakları da aşikar. Ya bir adım ileri gidecek ve bu savaşı can kayıplarını da göze alarak ve riske girerek konvansiyonel hale getirecekler veya geri adım atacaklar. Bu anlamda savaşın birinci fazının bittiğini ve bir sonraki faza yaklaştığımızı söyleyebiliriz. Zira her gün milyarlarca doların yakılarak dünyanın her gün daha da enflasyonist bir duruma taşınması, zaten kırılgan olan Batı Bloğunun arasındaki çatlakları derinleştirme ihtimalini arttırmakta. Kaldı ki Avrupa Birliği ülkeleri başlatmadığı bir savaşın tarafı olmaktan kaçınıyor. Avrupa donanmaları, kıtanın doğu sınırı olarak gördükleri Güney Kıbrıs açıklarında konuşlanmış durumda ve oradan ileriye de gitmiyor.
Savaşın sonucunu bugünden söylememiz imkansız olsa da; ABD’nin, dolayısıyla NATO ve Batı emperyalizminin bu savaşın kaybedeni olmaya yakın olduğunu söyleyebiliriz. Batı ülkeleri askerlerini Ortadoğu’daki üslerden birer birer çekerken, milyarder fosil yakıt zengini emirlikler ise meşruiyetinin kaynağı olan ABD askeri gücünün onları gerçekten koruyamadığını zor yoldan anlıyor. Bir anlamda güneş Batı emperyalizminin karanlığı üzerine doğmaya başlıyor.
Emperyalist Blok bu savaşı mutlaka kaybetmelidir. Bunun yanında ABD petro-dolar düzeninin finansal koşullarını sağlayan feodal körfez emirlikleri de mevcut konumlarını kaybetmelidir. Bu sebeple ABD’nin askeri mağlubiyetini desteklemeliyiz. Ancak bu molla rejimini desteklediğimiz ve politikalarına kefil olduğumuz anlamına da gelmez.
Dünya işçi sınıfının bir ferdi olarak kapitalist karanlığın yarılması için saldırı altındaki İran, Lübnan ve Gazze’deki halklar ile dayanışmalıyız. Zira emperyalist devletlerin mağlubiyeti ile bölgedeki varlıkları zayıflayacak ve neoliberal iktidarların Beyaz Saray’dan aldıkları meşruiyetleri de zedelenecektir. Bu da baskıcı rejimlere karşı yapılacak mücadelelerde ve kitle seferberliklerinde ön devrimci durumların filizlenmesi için koşulları elverişli hale getirecektir.
Aksi durumda, İran – ABD savaşının ABD lehine sonuçlanması halinde yayılmacılık burada durmayacaktır. Bir sonraki hedefi ise bu operasyon başarıya ulaşsın ya da ulaşmasın, Küba’dır. ABD emperyalizmi mağlup edilmediği sürece dünya işçi sınıfına vahşi bir şekilde saldırmaya devam edecektir. Bu gerçeği bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız.




