Bir kitaba “eser” demek için yazılması ve basılmasından daha fazla şey ifade etmesi gerekir. Eser kelimesinin kökü Arapçada iz, kalıntı anlamına gelen “aśar” kelimesinden türemiştir. Üreticisinin dünyaya bıraktığı katkıyı, izi işaret eder. Her kitap bir iz bırakmadığı gibi, bazı kitapların diğerlerinden daha geniş izleri olabilir. Kimileri sahildeki ayak izi gibidir, ilk dalgada silinir. Kimileri ise asfaltı çatlatır. Bir kitabın “eser” olması için kendisine özgü nitelikler taşıması ve kendisinden sonrakine bir özü ifade etmesi gerekir. Bu da o eserin kendisinden öncesine, kendisinden sonrasına ve o an yarattığı etkiye göre ölçülebilir. Eser denilebilecek kitapları dört nitelikte inceleyebiliriz. Ortaya daha önce konulmamış olanı koyduğunda kurucu, kurulmuş olanı kökten değişikliğe gitmeye zorlarsa devrimci, kendi coğrafyasını ve çağını aşarsa klasik, somutun karmaşıklığından süzülmüş bir sistem geliştirdiğinde ise yöntem.
Komünist Manifesto bu dört niteliği, küçük hacmine rağmen, ustaca barındırır.
Manifesto, Marksist literatürün zenginliğini siyasal bir programda sadeleştiren, sosyalizm düşüncesine omurga olan kurucu metindir. Dağınık haldeki kuramsal arayışları bir çerçeveye oturtarak, işçi sınıfına kendi tarihsel misyonunu en açık, edebi ve vurucu şekilde ifade etmiştir. Burjuva toplumunu anlama ve tarihi ilerletme çabasını kendisinden önceki ütopyalardan koparıp, tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu ortaya koymuş ve komünizmi bir niyet, hülya ve dizayndan ayıran gerçekliği kazandırmıştır. Manifesto’dan sonra sosyalizm bilimsel niteliğine kavuşmuştur.
Yazılmasının üzerinden 178 yıl geçen Komünist Manifesto klasik bir eserdir. Doğumunun en sancılı aşamalarında kapitalizmin özünü ortaya koyan bu eser, kapitalizmin yarattığı sömürünün dünyada, toplumlarda, insan yaşamında ve teknolojide ağırlaşması, derinleşmesi ve yayılmasıyla geçerliliğini korumak bir yana dursun, kapitalizmin egemen olduğu her saniye dünyayı anlamak için okunma ve anlaşılma zorunluluğunu arttırır.
Marx’ın, yalnızca Marksist yöntemi açıkladığı hiçbir kitabı yoktur. Manifesto siyasi bir bildirge olmasına rağmen kapitalizmin hareket yasalarını, yarattığı devasa kapasite ile sunduğu yaşam kalitesi arasındaki temel çelişkiyi, eski dünyayı yok edişini, küreselleşme eğilimini, tarihsel materyalizmi ve sınıf mücadelelerini kuramsal boyutta açıklayan bir yöntem sunar.
Bugün için Manifesto
Manifesto, burjuva toplumuna özel bir anlam atfeden ve okuyan herkesin hissettiği bir içeriğe sahiptir. Kapitalizmin “özel” yönlerini, üzerinden yıllar geçse de olmazsa olmaz yönlerini vurgular. Bunun sebebi kapitalizmin, üretim ilişkileri ve üretici güçler arasındaki özgün bir etkileşimi ve bunlar üzerine kurulu toplumsal yapısının diğer sınıflı toplumlardan farklı eğilimleri barındırmasıdır.
Kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda eğilim, hâkim üretici güçlerin muhafaza edilmesidir. Bu eğilim kendisini toplumsal yaşamda gelenekler ve çok sıkı örflerle; politik düzlemde katılıkla, kast sistemleriyle gösterir. Kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda üretim güçlerinde bir ilerleme, toplumsal yaşamda değişim, bilim ve teknolojik gelişimler, eğitim reformları, hukuki değişimler genellikle tehlikeli kabul edilir. Bu, kapitalizme kadar üretici güçlerin sabit kaldığı anlamına gelmez. Kapitalizm ile diğer sınıflı toplumların farkını ortaya koyan şey bu temel eğilimdir. Kapitalizm öncesi toplumlarda üretici güçlerin ideal formu statiktir. Kapitalizm, bu görece statik eğilimi yıkan ve aşan bir öze sahiptir. Manifesto’nun övgü ve heyecanla ortaya koyduğu burjuva toplumu eğilimi budur. Kapitalizm, alet çantasına üretim güçlerinin ilerlemesi, iyileşmesi, gelişmesi zorunluluğunu katmıştır. Bu öz, kapitalizme biçimsel eşitlik perdesi altında sömürünün iktisadi alana hapsedilmesine karşılık ciddi bir verimlilik kazandırmıştır. Üstyapısal alanın tamamı, emeğin üretkenliğini artırmaya yönelik yeni teknik gelişmeler ve bu süreci denetleyen zor aygıtları inşa eder. Bu özellik kapitalizmin insanlığın daha önce görmediği büyüklükte üretim kapasitelerine ulaşmasını sağlamış; üretici güçleri tarihte görülmemiş ölçüde geliştirmiştir. Bu ilerlemenin yarattığı maddi zemin olmasaydı sosyalizmin tarihsel imkanı da ortaya çıkmazdı. Üretim güçlerinin sürekli ilerlemesi, teknolojik gelişimler, sınıf çelişkilerinin derinleşmesi, kapitalizmde toplumsal yaşamın dinamik yapısının her an sömürü ilişkileriyle nasıl çelişki halinde hareket ettiğini gösterir.
İnsanlık tarihte hiç olmadığı kadar üretirken, neden hiç olmadığı kadar geçinemiyor?
Teknolojik ilerlemeler, insan yaşamını kolaylaştırması gereken buluşlar, bilimin geldiği nokta… Hepsinin son iki yüzyılda yaptığı ciddi sıçrama ile dünyada artan yoksulluk, açlık ve barınma krizini bir arada var eden temel dinamik budur. İnsanların barınma, beslenme, eğitim, iletişim ve istihdam gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için sarf etmesi gereken emek gücü her geçen gün artmaktadır. Kapitalizmin rekabet yasaları ve sermayenin doğası gereği sömürünün yaygınlığı,yoğunluğu, biçimleri sürekli artmaktadır. Daha uzun saatler çalışma, çalışma koşullarının denetiminin artması, esnek, taşeron, proje bazlı çalışma modellerinin gelişimi, emekliliğin zorlaştırılması, göçmenlerin, kadınların, çocukların ucuz işgücü olarak istihdamı, işsizliğin artışı… Her biri kapitalizmin üretim sürecinde karı maksimize etmek için kullandığı yöntemlerdir.
“Kapitalizm hareket etmezse biter. Marx bunu olağanüstü düzeyde takdir eder ve sermayenin dönüştürücü dinamizmine atıfta bulunur.”[1] Marx kapitalizmin bu özünün temel tespitlerini Manifesto ile yapmış; nasıl somutlandığını ise Kapital ile açıklamıştır.
Kapitalist üretim biçiminin bu eğilimi kendisini yalnızca üretim alanında değil yeniden üretim alanında da gösterir. Üretim dışında kalan bütün süreçlere bu eğilim verimlilik ve faydacılık şeklinde yansır. İnsanın kendisi de artık piyasa değeri olan bir meta haline gelir. İnsan kendisini “geliştirmeli”, yediği yemeği vitamin ve lif düzeyinde “verimine” göre tüketmeli, insan ilişkilerini alacağı “faydaya” göre kurmalı, bildiklerini “pazarlamalı”. İnsan, kendi özelliklerini, kültürünü, değerlerini, sosyalliğini ve yaşamını sermayeye artı değer kazandırmak adına adapte etmelidir. Tüm bunlar, insanlığın bugün yaşadığı şiddetli yoksunlaşmanın süslü kılıflarıdır. Kendini geliştirmek aslında piyasa adına kendi içini boşaltmaktan başka bir şey değildir.
“Burjuvazi hâkimiyeti ele geçirdiği her yerde bütün feodal, ataerkil, kır yaşamına özgü ilişkilere son vermiştir. İnsanı tabii mafevkine bağlayan karmakarışık feodal bağları acımasızca kesip atmış ve insan ile insan arasında katıksız çıkardan, katı “nakit ödeme”den başka bir bağ bırakmamıştır. Dinî bağnazlığın, şövalye ruhunun, küçük burjuva duygusallığının İlahî vecde gelişlerini bencil hesabın buzlu sularında boğmuştur. Kişisel onuru mübadele değerine dönüştürmüş ve sayısız müseccel ve müktesep hürriyetin yerine o tek, acımasız özgürlüğü, ticaret yapma özgürlüğünü, geçirmiştir. Sözün kısası dinî ve siyasi yanılsamaların ardına gizlenen sömürünün yerine açık, hayâsız, dolaysız, gaddar sömürüyü geçirmiştir.”[2]
Azınlıkta yoğunlaşmış zenginlik için çoğunluğun sefaleti gerekir. Dünyamızın içinden geçtiği çelişkiyi anlamak kelimenin tam anlamıyla Manifesto’nun işidir. Manifesto, yazıldığı çağda dünyaya kazıklarını diken kapitalizmin engel tanımaz boyuta ulaştığı çağımız için hala en ciddi rehberdir.
Demokrasi için Manifesto
“Ama burjuvazinin komünizme olan itirazlarını bir yana bırakalım. Yukarıda gördüğümüz gibi işçi devriminde ilk adım proletaryayı hakim sınıf durumuna yükseltmek, demokrasi savaşını kazanmaktır.“[3]
Manifesto’da geçen bu pasajda işçi sınıfı devriminin ilk adımı sınıfın iktidara gelmesi olarak tarif edilir; bu da demokrasi mücadelesini işaret eder. Yani işçi sınıfı iktidarı için demokrasi mücadelesi geçilmesi gereken bir aşama gibi görünür. Demokrasi mücadelesi sınıf mücadelesiyle eşdeğerdir hatta pasajı biraz esnetirsek öncelediği sonucuna bile varabiliriz. Bu sonuç, postmodern dünyaya doğmuş ve Türkiye eğitim sisteminin mağdurları olmuş bizim zihinlerimizin burjuva ideolojisi yüzünden düştüğü bir yanlıştır. Meselenin hangi mücadelenin hangisini öncelediğiyle ya da kronolojik olarak hangisinin daha önce “halledilmesi” gerektiğiyle bir alakası yoktur. Aksine, bu yapay ayrımın kökeninde kapitalizmin kendine has yapısı yatar.
Ellen M. Wood, kapitalizm ve demokrasi ilişkisini siyasal alanda kapitalizmin demokrasiye tahammül edişi olarak tanımlar. Kapitalizm için demokrasi “siyasal” alana aittir çünkü emeğin denetimi için üretim araçlarının mülkiyetinden mahrum bırakmanın yarattığı eşitsizlik yeterince ıslah edicidir. Kapitalizmden önceki sınıflı toplumlarda eşitsizlik aynı zamanda toplumsal ve siyasal alanda da tanımlanmak zorundadır. Din, hukuk, gelenekler eşitsizliğin sağlayıcılarıdır. İşçiler hayatlarını geçindirmek için çalışmak zorundadır. Ancak emeğin kontrol altına alınması garanti altına alındıktan ve üretim süreci bu mahrumiyete göre işledikten sonra siyasi alanda demokrasinin önceliğinden bahsedilir. Demokrasi düzen siyaseti dışında hiçbir alanda aranmaz, sorulmaz, sorgulanmaz. Kapitalizm demokrasiye “tahammül eder” çünkü siyasi alanın kurallarını ve oyuncularını belirlemekte işçi sınıfından çok daha avantajlı olan sermaye kendi oyuncuları arasından “seçim” yapılmasında bir sorun görmez. Hatta bu ona bütün yaşamı belirleyen temel eşitsizliğin dezavantajlı tarafında olanlar açısından bir meşruiyet kazandırabilir. Kapitalizmin sağlayabileceği “en iyi” demokrasi, tahrip edilmiş versiyonudur; çarpıtılmış ve daraltılmış ve etkisizleştirilmiştir. Tahribatı sağlayabilmek için burjuva ideolojisi demokrasinin önüne her zaman bir “önce” ekini getirir. Demokrasinin, ideolojilerden ve toplumsal yaşamdan bağımsız, dokunulamaz bir kutsal gibi yukarıda tutulmasının sebebi sınıfsal özünü gizleme çabasıdır.
Manifesto’dan hareketle; üretenlerin kendi üretim süreçlerini belirlemesi, üretim araçlarının sahibi olması, yaratılan zenginliğin nasıl pay edileceğinde belirleyici olması, demokrasi anlamına gelir. Bu açıdan bakıldığında tek başına oy, söz, adaylık, seçimler, anayasa, liste, temsiliyet ancak ve ancak liberal demokrasiyi yani bir aldatmacayı ifade eder. İnsanlığın emek sermaye çelişkisinin yarattığı zorunluluk ve baskılardan arındığı, yaşamının dört bir yanına eşitliğin yayılması mücadelesi gerçek demokrasiyi özünde taşır.
Bizim için demokrasi, sosyalizmden sonra “halledilecek” bir başlık değildir, o mücadelenin özüdür. Savaşçısı da işçi sınıfından başkası değildir.
[1] David Harvey, Marx’ın Kapitali İçin Kılavuz, (Çev. Sedat Umran), Metis Yayınları, s. 25. [2] Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, (Çev. Nail Satlıgan), Yordam Kitap, s. 43. [3] Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, (Çev. Nail Satlıgan), Yordam Kitap, s. 65




