Kapitalizm, gençlere bir yaşam vaadinden ziyade, ideolojik bir ambalajla paketlenmiş ve sorgusuz sualsiz inanılması arzulanan bir hikaye sunar. Bu anlatının merkezinde; emeğin mutlak bir karşılık bulacağı, bireysel azmin sınıfsal engelleri aşacağı ve kişisel gelişim disiplininin nihai bir kurtuluş getireceği vaadi yer alır. Modern dünyanın bu en büyük seküler masalı, bireyin kendi kaderini piyasa koşulları içinde tek başına yazabileceği yanılsaması üzerine kuruludur. Oysa bugün, özellikle genç kuşakların gündelik deneyiminde bu kurgu yalnızca işlevsizleşmekle kalmıyor, aynı zamanda bir şiddet mekanizmasına dönüşüyor. Neoliberal düzenin vaat ettiği başarı, geniş kitleler için ulaşılabilir bir ufuk çizgisi olmaktan çıkmış; sürekli ertelenen, yapısal krizlerle ötelenen ve nihayetinde bireyin sırtına bir “yetersizlik” yükü olarak yıkılan bir cezalandırma biçimine evrilmiştir. Bu noktada karşımıza çıkan ve sistemin beklentilerini karşılayamayan uyumsuz figür, popüler kültürün geçici bir estetik tercihi değil; kapitalizmin başarısız olan sözde başarı anlatısının doğal bir sonucudur.
Bugünün meritokrasi anlatısı, köklerini klasik kahramanlık hikayelerinden alır. Ancak Littler’ai göre bu anlatı aslında bir maskedir; toplumdaki derin eşitsizliklerin üzerini örterken, bireyin sahip olduğu imkanları veya karşılaştığı engelleri görmezden gelerek her şeyi sadece kişisel performansa indirger. Kavramsal olarak “liyakat yönetimi” anlamına gelen meritokrasi, teoride yeteneğin ve emeğin sosyal hiyerarşiyi belirlediği adil bir zemin vaat eder. Ancak pratik dünyada bu vaat, başlangıç çizgileri arasındaki devasa uçurumları “kişisel performans” farkıymış gibi ambalajlayan bir illüzyondur. Sistem, bireye her türlü başarısızlığın faturasını kendi yetersizliği olarak keserken; sınıfsal ayrıcalıkları, kültürel sermayeyi ve içine doğulan ekonomik ağları birer şans faktörü olmaktan çıkarıp “bireysel başarı” hanesine yazar. Eğitimin bir sınıf atlama aracı olmaktan çıkıp borçlandırma mekanizmasına dönüştüğü, çalışanların “yoksul çalışanlar” kategorisine hapsolduğu bu düzende, o eski “kendi kaderinin efendisi” olan özne tipolojisi artık imkansızdır.
Bu imkansızlık, yalnızca ekonomik bir mahrumiyet değil, aynı zamanda kişinin varoluşunu sorguladığı bir boşluk yaratır. Kapitalizm bireyi kendi hayatının “girişimcisi” olmaya zorlarken, ona sunduğu araçların piyasa değerini sistematik olarak düşürür. Brownii, neoliberalizmin bu sürecini, demokratik değerlerin piyasa rasyonelliği tarafından yutulması ve bireyin sadece bir “beşeri sermaye” birimine indirgenmesi olarak tanımlar. Bu, yabancılaşmanın yeniden türetilen bir evresidir: Birey sadece emeğine değil, bizzat inşa etmeye zorlandığı “kendi imajına” ve “geleceğine” de yabancılaşır. Türkiye gibi geç kapitalistleşen ve kriz döngülerinden çıkamayan coğrafyalarda bu süreç, bir “geleceksizlik sendromuna” dönüşür. Türkiye’deki genç işsizliği verileri bu yapısal tıkanmayı açıkça ortaya koymaktadır; TÜİKiii verilerine göre 15-24 yaş grubundaki genç işsizlik oranı %16-20 bandında seyrederken, geniş tanımlı işsizlik ve güvencesiz çalışma bu oranı çok daha yukarılara taşımaktadır. Barınma krizinden beslenme sorununa, güvencesiz çalışmadan kültürel dışlanmışlığa kadar uzanan bu geniş kuşatma, bireyi bir “başarı öznesi” olmaktan çıkarıp hayatta kalma reflekslerine hapsolmuş bir anti-figür haline getirir.
Kapitalizmin gençlerden beklediği, kendi başarı hikayesini yazan ideal karakter yerine; sabah uyandığında ilk gördüğü şey odasının duvarlarında lise yıllarından kalma posterler olan bir anti-kahraman vardır artık. Meritokrasinin vaat ettiği sosyal mobilite motoru durmuştur; motorun gürültüsü ise artık sadece bireyin yetersizlik duygusunu bastırmak için kullanılan bir propaganda aracından ibarettir. Nitekim, bugün “ev genci” (NEET- Ne Eğitimde Ne İstihdamda) olarak tanımlanan milyonlarca insanın varlığı, bu sistemin en somut enkazıdır. Türkiye, Eurostativ ve TÜİK verilerine göre %20’yi aşan oranlarla Avrupa’da NEET kategorisinde en üst sıralarda yer almaktadır. Ev genci olmak, sadece bir işsizlik istatistiği değil; kamusal alandan kovulmuşluk, sosyal hayattan koparılmışlık ve bireyin dört duvar arasına sığdırılmış bir belirsizliğe mahkûm edilmesidir.
Çağımızda “neden mutlu değiliz?” sorusunun yanıtı tam da burada yatar: Mutluluk, kapitalizm tarafından sürekli tüketilmesi gereken bir “performans” olarak sunulurken; gerçeklik, insanın kendi hayatı üzerinde hiçbir kontrolünün kalmadığı bir çaresizlik üretmektedir. Çağımızın anti-kahramanlığı, işte bu kontrol kaybının ortasında belirir. Klasik kahraman “kazanan” ve “değiştiren”dir; çağdaş anti-kahraman ise bu sahte kazanma oyununa katılmayı reddeden, başarısızlığını sistemin yüzüne bir ayna gibi tutan kişidir. Mutsuzluk bu düzende bireysel bir hata değil, bireyin çevresine vermiş olduğu en dürüst tepkidir.
Bu kopuşun kültürel yansımaları, toplumun kolektif ruh halindeki ideolojik kırılmanın haritasını sunar. Özellikle gençler arasında birer kült figüre dönüşen kurgusal karakterler, sistemin vaatlerine duyulan inancın yitirilişini simgeler. Örneğin, ünlü animasyon dizisi BoJack Horseman, yalnızca bir şöhret eleştirisi değildir; o, başarının zirvesindeyken bile neoliberal boşluğun nasıl doldurulamadığının, “her şeye sahip olma” illüzyonunun yarattığı o kaçınılmaz çöküşün bir yansımasıdır. BoJack’in kronik mutsuzluğu, bireysel bir depresyondan ziyade, sistemin sunduğu “mutluluk projesinin” yapısal iflasını temsil eder.
Türkiye özelinde ise Gibi dizisi, neoliberalizmin “yeteri kadar çabalarsan mutlaka başarılı olursun” ya da “kendi potansiyelini keşfet” gibi parıltılı anlatılarına verilmiş bir yanıttır. Dizideki karakterler; büyük hedefleri olmayan, küçük ve absürt yenilgilerle örülü bir gündelik hayatın içinde, sistemin onlara biçtiği “vizyoner ve verimli birey” gömleğini giymeyi reddederler. Onların varlığı, başarının sınıfsal bir imtiyaz haline geldiği bir düzende, “sıradan kalabilmenin” ironik bir başarısıdır. Bu yapımlar toplamda bize şunu söyler: Artık karşımızda dünyayı kurtaran kahramanlar değil; sistemin zehirli başarı tanımı altında ezilmeyi reddeden, yorgunluğunu ve uyumsuzluğunu bir dürüstlük nişanesi olarak taşıyan yeni bir anti-kahraman kuşağı vardır.
Popüler kültürdeki bu “yorgun ve uyumsuz” karakterlerin yükselişi, aslında kolektif bilincin hayata tutunmak için geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır. Bu figürler, sistemin bizden talep ettiği o bitmek bilmeyen “verimlilik” ve “kendini gerçekleştirme” disiplinine karşı, eylemsizliğin ve sıradanlığın onurunu savunurlar. Rızanın parçalanması tam da bu noktada başlar; çünkü artık sermaye, genç özneleri gerçekleşmeyeceği aşikâr olan başarı vaatleriyle dizginleyemez hale gelmiştir. Bugün karşımızda duran bu yeni öznellik hali, pasif bir çaresizlik değil; aksine ideolojik bir reddedişin en çıplak halidir. “Evdeki gencin” ya da “plazadaki yorgun çalışanın” sistemin dışına taşan huzursuzluğu, bir dönemin sonuna gelindiğinin kanıtıdır. Mesele artık sistemi onun kurallarıyla yenmek ya da sahte bir zirveye tırmanmak değil; bu kolektif başarısızlığın içinden yeni, ortak ve insani bir çıkış yolu inşa etmektir. Zira düzenin artık geçerliliğini yitirmiş, çürümüş hikayesini çöpe atmak; gerçekten bize ait olan o yeni hikayeyi yazmanın ilk ve en cesur adımıdır.




