“Büyük Gücün” Kudret Şovu ve Anti-Emperyalist Siyaset

Reel sosyalizmin çözülüşü ve Sovyet bloğunun dünya siyasetinde artık bir ağırlık merkezi olmaktan tamamen çıkması, emperyalist yayılmacılığı dengeleyen ve onu caydırabilen bir uluslararası güç merkezinin ortadan kalkması anlamına geliyordu. Sonrasında iyice pervasızlaşan ABD emperyalizmine karşı meydan okuyan güçler tamamen ortadan kalkmadı; hatta “çoğaldı”, daha doğrusu “çoğullaştı”. ABD’nin şer ekseni olarak andığı, kendi coğrafyasında varlığını ve nüfuzunu ABD’ye rağmen devam ettirmek isteyen Suriye, İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerden Latin Amerika’daki “21. Yüzyıl sosyalizmi” olarak anılan iktidar deneyimlerine, Ortadoğu’da İsrail’e karşı mücadele veren Hizbullah’tan Hamas’a kadar İslamcı örgütlerin hepsi farklı “temellerden” yola çıkarak anti-Amerikancı ve anti-emperyalist olma iddiasını ve bununla ilişkili söylem ve anlatıyı taşıdılar. 

Amerikan Karşıtlığının Çoğulluğu 

 Fakat SSCB gibi dünyadaki devrimci arayışları kendisine mıknatıs gibi her zaman çekemese de onların etki alanının sınırlarını hegemonik bir şekilde belirleyen bir ideolojik ve siyasal merkezin yokluğunda bahsettiğimiz “anti-Amerikancı” arayışlar birbirleriyle bağlantısız, insanlığın ortak kurtuluş mücadelesinden kopuk ve bu yüzden de kimi örneklerde şoven/gerici ideolojik öğeleri ayıklayabilecek bir filtreden yoksun çıkışlar olarak kaldı. Hatta kapitalist oligarkların cenneti hâline gelen ve kendi yayılmacı gündemine kilitlenmiş Putin Rusyası bile ABD ile girdiği güç mücadelesini anti-emperyalist bir anlatı üzerinden meşrulaştırmaya çalıştı. (Sovyet sosyalizminin belirlediği ideolojik hattın içerisinde kendisini var edebilmiş ülkeler arasında ayakta kalan tek ülke olarak Küba’nın anti-Amerikancılığının ve anti-emperyalizminin burada istisna olması bu açıdan tesadüf değildir). Buna rağmen, bu çoğul “anti-Amerikancı” ve güya “anti-emperyalist” güçler Batı emperyalizminin önüne hiç değilse iddia sahibi oldukları kendi bölgelerinde bir sınır çizebiliyorlar, beklenmedik anlarda özellikle ABD’nin canını yakabiliyorlardı. 

Son 3 yıldır, yani ikinci Trump döneminde bu dağınık ve fakat yine de “baş ağrıtan” anti-Amerikancı “çoğulluğun” çok hızlı bir şekilde tasfiyesine tanık oluyoruz. Bunun hayatın tüm alanlarına sirayet etmiş küresel bir karşı-devrim sürecinin yansımaları olduğunu daha önce Ayrım’da ele almıştık.   

Saldırıların Hızı: Bir İdeolojik Çalışma 

Kimin tasfiye edildiğinden bağımsız olarak yalnızca hızın kendisinin sarsıcı siyasal ve ideolojik sonuçlar doğurabileceği bir “süratte” oluyor her şey. İşin “hızı” bilinçli olarak bir “mesaj” olarak dünyaya aktarılıyor. Yenilmez addedilen Hizbullah’ın liderlik kadrosu, büyük bir askerî savunma kapasitesine sahip olduğu iddia edilen İran ordusunun genelkurmayı, son derece özgüvenli ve rahat gözüken Venezuela devlet başkanı ve son olarak itinayla korunduğu düşünülen İran’ın ruhani liderliği. Hepsi yalnızca 1 günde ve toplu hâlde tasfiye edildiler; ve bunu yapan güçler – ABD ve İsrail ortaklığı – hamlelerin büyüklüğü ile verdikleri zayiatın aşırı orantısızlığı düşünüldüğünde her birini neredeyse hiçbir kayıp vermeden başarabildiler. 

Tüm bu hamleler muhakkak ki çok daha “büyük” bir jeo-stratejik projenin tamamlayıcı parçalarıdır, yani reel-politik bir anlama sahiptir. Fakat bu biçimde, bu hızda ve şimdiye kadar “yarasız-beresiz” icra ediliyor oluşu tek başına bir ideolojik saldırı anlamına da geliyor. Hegemonyasını yitiriyor, Çin karşısında inisiyatif kaybediyor denilen ABD emperyalizminin, küresel düzeyde istediği herhangi bir şeyi anında elde edebilecek, yenilmez ve karşısında ancak diz çökerek var olunabilecek bir “güç imgesi” olarak kaba propagandası. Yalnızca sahip olduğu askerî-teknolojik kapasitenin değil aynı zamanda bunu hiçbir ilke, kural tanımaksızın yapma “keyfiliğinin” tüm dünya halklarına ilanı. En önemlisi de sahip olduğu bu felç edici güç karşısında herhangi bir direnişin anlamsızlığının kabul edilmesi, teslim olma çağrısı… 

Yalnızca sözde kalmayan, yani hamasetin ötesinde doğrudan dramatik sonuçlar üretecek sınırsız ve kuralsız bir güç kullanımına eşlik etmesi nedeniyle bu hamlelerin belki de emperyalizmin bugüne kadar yaptığı en etkili ideolojik çalışma olduğu düşünülebilir. En “çetin” ve iddialı rakiplerini bir gecede tasfiye ederek güya rüştünü ispatlayan, savaşı bir kudret şovuna dönüştüren bu güç karşısında insanların kendilerini “küçük”, değersiz hissetmesi, umutsuzluk ve çaresizliğe kapılması, direnmeyi akıl dışı bir seçenek olarak algılaması için çok fazla sebep var. İstenen de bu zaten: bırakalım politik duyarlılığı, en temel insani-doğal refleksleri bile paralize edecek bir “kudret şovuyla” insanlığın güce ve paraya susamış bir avuç zengin, onların sözcüsü gerici siyasi elitler ve onlara tutunmuş asalaklar tarafından gözümüzün önünde bir felakete doğru sürükleniyor oluşu karşısında sessizleştirmek. 

ABD Gerçekten Kudretli mi? 

Besbelli maddi ve dramatik sonuçlar doğurması sayesinde ideolojik etkisini şimdiden güçlü bir şekilde göstermiş olan bu saldırıların arkasındaki gücün, yani ABD ve onun müttefiki İsrail’in tüm dünyayı yalnızca askerî gücüyle zapturapt altına alabilecek bir “yenilmezliğe”, pürüzsüz bir hâkimiyet gücüne sahip olduğu ise asla söylenemez. ABD’ye meydan okuyan anti-Amerikan kimi güç odaklarının bir gecede “teker teker” ortadan kaldırılması ortaya büyük bir “kudret” görüntüsü çıkarmış olabilir; ama bunun bizzat bu güçlerin “teker teker” halledebilecek bir zayıflıkta olmasından kaynaklı olduğu da unutulmamalı.  

Bugün ABD söz konusu kudret şovunu yapabiliyorsa, bu yalnızca sahip olduğu açık ara üstün askerî gücünden kaynaklanmıyor. Bu durum aynı zamanda bu asimetrik güç sayesinde “kurban” edilen Anti-Amerikan ve güya anti-emperyalist odakların bırakın dünya kamuoyunu, kendi halklarını bile bu saldırı karşısında seferber edebilecek bir meşruiyete ve bir evrensel kurtuluş perspektifine sahip olmamalarıyla, birbirleriyle ancak geçici ve gevşek bağlar kurabilen “pragmatizmleriyle” de ilgili. Tam da bu noktada bu esasen gerilemekte olan gücün kendi konumunu dünyayı bir cehenneme çevirerek muhafaza etme çabasının başarılı olmasını mümkün kılacak tek şey tüm bu saldırılarla insanlığa verilen “teslim ol” çağrısına uyulmasıdır; yani ABD-İsrail’in “yenilmezliğinin” tanınmasıdır. Ve bu yüzden bu karşı-devrimci karanlığa karşı mücadelenin ilk halkası tam da bu saldırıların hızı, kusursuzluğu ve kural tanımazlığıyla verilen “yenilmez” ABD imgesine teslim olmamaktır. 

Bugün, bu ayın başında yapılan Münih Güvenlik Konferansı’nda da iyice ayyuka çıktığı gibi güya uluslararası hukukun ve evrensel insan haklarının savunucusu misyonunu taşıyan AB’nin içerisine düştüğü sefil görüntü de manzaraya eklendiğinde söz konusu “ideolojik mesajı” tersine çevirebilecek, insanlığı bu barbarlık karşısında ayağa kaldırabilecek tek güç soldur, sosyalistlerdir. Fakat dünya solu, ABD’nin bizzat merkezinde yakın zamanda elde ettiği umut verici kazanımlar ve direnişler dışında barbarlık karşısında bir ağırlık merkezi oluşturabilecek bir bütünlük göstermekten çok uzaktır; üstelik pek çok ülkede kan kaybetmektedir. Fakat “hiç değilse” dünya solu, ABD’nin bu küstahlık şovuna sıradan insanların teslim olmasını, onun yaratmaya çalıştığı yenilmezlik imgesini bozmaya yarayacak bir ideolojik ve siyasi müdahalenin öznesi olabilir. “Hiç değilse” dediğimiz şey az uz bir şey değil; esasında bugün en acil ve aynı zamanda tüm bu dağınıklığa rağmen benimsenebilecek en gerçekçi hedeftir. 

Sol, Anti-emperyalizm ve Demokrasi 

Burada ideolojik ve siyasi müdahale deyince akla hemen ABD saldırılarının, İran’daki rejimin karakterinden bağımsız olarak amasız fakatsız kınanması ve İran’ın kendisini savunma hakkının desteklenmesi gelmektedir. Böyle de yapılmalıdır. Fakat bugün ABD’nin bu saldırılarının özel anlamı ve bahsettiğim ideolojik mesajı karşısında bu “ayırt edici” devrimciliğin doğruda durulduğunun kanıtlanması, tarihe not düşülmesi dışında hiçbir karşılığı, anlamı ve ideolojik anlamda bozuculuğu yoktur. Zaten kudretini tam da “emperyalist” olduğunu filtresiz bir şekilde sergileyerek ispatlamaya çalışan bir gücün bu karakterini bir de solun ifşa etmesi oluşturulmaya çalışılan teslimiyet havasını bozmaya yetmiyor; daha fazlası gerekiyor. Unutmayalım bugünkü ABD yönetimi Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi sosyalizmin karşısına “demokrasinin, insani özgürleşmenin, insan haklarının” temsilcisi sıfatıyla çıkıp yayılmacılığını cilalamak gereksinimi duymuyor; insanlığı teslim alma hedefine tersine sarsılmaz bir emperyalist güç olduğunu açık açık göstererek ulaşmaya çalışıyor. Bu durumdasolun yapacağı şey onun “emperyalist” olduğunu vurgulamaktan ibaret kalamaz; bununla sınırlı bir faaliyet ancak bu kudretli imgeyi yeniden üretmeye yarar. 

Bunun ötesine geçilmeli ve bu “kudret ve yenilmezlik imgesi” dağıtılmalıdır; ve belki de bunun ilk adımı ABD emperyalizminin son 2 senedeki “sarsılmaz” görüntüsünün onun fiilî kudretinden değil, gözüne kestirerek yuttuğu Anti-Amerikan odakların zayıflığından kaynaklandığını kabul etmek ve gerçek bir anti-emperyalist kapışmanın, hesaplaşmanın, kavganın henüz verilmediğini ama mutlaka verileceğini vurgulamaktır. 

Ve emperyalist-faşist yayılmacılığın ancak tarihte olduğu gibi bugün de bir halkın öncelikle kendi yaşadığı ülkeyi yurdu olarak benimsemesiyle alt edilebileceğini ve bu aidiyet bağının ancak o ülkenin bugününe ve geleceğine halkın iradesinin yansıyabilmesiyle gerçekleşebileceğini hatırlamak, hatırlatmak gerekir. Ve bu irade ancak ve ancak kendi otoriter rejimleri altında inim inim inleyen, yoksullaştırılmış halkların kendi sömürücü sınıflarına karşı verdiği mücadele içinde söz konusu olabilir. Bu yüzden bugün “demokrasi yokluğunun” ülkeleri bu emperyalist barbarlık karşısında kırılgan hâle getirdiği iddiasını yabana atmamalı. Bugün anti-emperyalizm ve demokrasi mücadelesi bir ve aynı şeydir; ve gerçek demokrasi ancak bu otoriterlikten nemalanan ve bunu sürdürmeye yazgılı sömürücü sınıflara karşı mücadeleyle kazanılabilir. Çünkü günümüz emperyalizmi yalnızca dışsal askerî müdahale biçiminde işlememekte; aynı zamanda ülkelerin iç siyasal yapılarındaki meşruiyet boşluklarından, otoriterleşme süreçlerinden ve halk egemenliğinin tasfiyesinden beslenmektedir. Halkın iradesine dayanmayan, toplumsal rızayı zor ve manipülasyonla ikame eden rejimler, emperyalist müdahaleye karşı gerçek bir direnç zemini üretemezler. Zira bu rejimler, kendi halkını siyasal özne olmaktan çıkardıkları ölçüde ülkeyi de savunulacak ortak bir “yurt” olmaktan uzaklaştırırlar. 

Bu nedenle burada savunulan demokrasi, liberal temsili prosedürlerin restorasyonu değil; emekçi sınıfların ülkenin bugünü ve geleceği üzerinde kurucu söz hakkına sahip olduğu bir halk egemenliği anlayışıdır. Anti-emperyalizm ancak bu kurucu demokratik zemin üzerinde tarihsel bir karşılık bulabilir. 

Bu bağlamda Türkiye’de sol güçlerin önünde iki temel görev bulunmaktadır. İlki, emperyalist güç merkezlerinin “yenilmezlik” imgesine teslim olmadan, ülkeyi dışa bağımlı kılan ekonomik ve siyasal yapıların teşhirini sürdürmek ve bunu geniş halk kesimlerinin somut yaşam deneyimleriyle ilişkilendirmektir. İkincisi ise, dış müdahaleye karşı direncin ancak içeride demokrasi mücadelesinin kazanılmasıyla mümkün olabileceğini ısrarla ortaya koymaktır. Bu hat, ülkeyi “jeo-politik bir pazarlık nesnesi” olmaktan çıkarıp, kendi halkının kurucu özne olduğu bir siyasal topluluğa dönüştürme iddiasını taşımak zorundadır. Çünkü bir ülke ancak halkı tarafından yurt olarak benimsendiği ölçüde dış müdahalelere karşı gerçek bir direnç zemini üretir. “Yurt” tam da bu noktada, soyut bir toprak aidiyetini değil; o toprak üzerinde yaşayanların siyasal, ekonomik ve toplumsal kader üzerinde söz ve karar sahibi olma hakkını ifade eder. Halkın kendi ülkesinde yabancılaşmış, yoksullaştırılmış ve siyasal olarak etkisizleştirilmiş olduğu bir düzende ne anti-emperyalizm gerçek bir içerik kazanabilir ne de bağımsızlık söylemi inandırıcı olabilir. Yurt ancak emekçilerin, ezilenlerin ve dışlananların ortak kurucu iradesiyle yurt hâline gelir; aksi takdirde jeo-politik hesapların üzerinde oynandığı bir satranç tahtasına indirgenir. 

Bugün ihtiyaç duyulan şey, dışarıdaki güç merkezlerinin kudretine hayranlık duymayan, içerideki otoriter yapıların arkasına sığınmayan ve emekçilerin çıkarlarını esas alan bir kurucu demokrasi perspektifidir. Anti-emperyalizm ancak bu zeminde, yani halkın kendi yurdu üzerinde söz ve karar sahibi olma hakkıyla birleştiğinde gerçek bir tarihsel karşılık bulabilir. Ve tam da bu nedenle, emperyalist “kudret şovunun” ideolojik etkisini kırmanın yolu, halk egemenliğini, sosyal adaleti ve siyasal özgürlükleri aynı mücadele hattında birleştiren bir sol stratejiyi inşa etmekten geçmektedir. 

“Büyük Gücün” Kudret Şovu ve Anti-Emperyalist Siyaset
0:00 / 0:00