Sakatlığı Kimlikten Kurtarıp Sınıfın Merkezine Yerleştirmek
Tarihler bir kez daha 3 Aralık Dünya Sakatlar Gününü işaret ederken, Türkiye’de sakatlık hâlâ bireyin bedensel eksikliği, talihsizlik ya da “empati” konusu olarak sunuluyor. Oysa bu yazı, tam tersine, sakatlığı bireysel bir farklılık olarak değil, çalışma rejiminin ürettiği derin ve sistematik bir sınıfsal sonuç olarak ele almayı amaçlıyor.
Bu metinde “engelli” ya da “özürlü” değil; sakat kavramı kullanılacaktır. “Engelli” kavramı, bireyi toplumsal süreçlerden koparan, eksikliği kişinin bedenine yükleyen, neoliberal hak söyleminin steril dilini yeniden üreten bir kavramdır. “Özürlü”, sakatlığı bireyin kendi kusuru, “ayıbı” veya ahlaki yetersizliği gibi gösteren eski bir tıbbi-bürokratik dildir. “Sakat” ise tam tersine, bedensel tahribatın toplumsal, sınıfsal ve politik kökenlerini görünür kılar; eksikliği bireyde değil, onu sakat bırakan düzende arar. Bu nedenle bugün bazı kesimlerin bu terimi hakaret olarak algılayıp tercih etmemesinin aksine, “sakat” ifadesi bir hakaret değil;
doğrudan doğruya politik bir teşhirdir. Akademide de “sakatlık çalışmaları” alanında yer alan sosyolojik derlemelerin başlıca referans kitabında bu kavramın özellikle tercih edilmesi bu nedenle tesadüf değildir.
Bu metin 3 Aralık’ı sakatlığa dair bir ‘farkındalık günü’ olarak değil, işçi sınıfının bedeninde biriken yapısal şiddetin tüm çıplaklığıyla ortaya döküldüğü bir tarih olarak konumlandırır.
Mevcut resmî veriler Türkiye’de sakatlığın ne kadarının doğuştan, ne kadarının iş kazaları ve meslek hastalıklarından kaynaklandığını net göstermese de; sürekli iş göremezlik, meslek hastalığı ve iş kazası verilerinin büyük bölümü işçi sınıfında yoğunlaşmaktadır. Sakatlık riski toplumsal olarak eşit dağılmamakta; yoksul, güvencesiz, taşeronlaştırılmış sektörlerde olağanüstü ölçüde birikmektedir.
Bu yüzden sakatlık toplumdaki tüm bireylere eşit dağılmış “nötr bir durum” olarak değil, madenlerde, tersanelerde, şantiyelerde, fabrikalarda bedenleri tahrip edilen işçilerin deneyimiyle şekillenen sınıfsal bir eşitsizlik olarak tartışılmalıdır.
Foucault’nun Anormaller derslerinde tarif ettiği “normal-dışı beden”, tarih boyunca toplumun dışına itilmiş, ahlak ve disiplin rejimlerinin hedefi olmuş “öteki beden”dir.[1] Ancak günümüzde modern kapitalizm, bu bedeni yalnızca disiplin kurumlarıyla değil, çalışma süreçlerinin bizzat kendisiyle üretmektedir. Bu analiz değerlidir fakat eksiktir; çünkü bugün sakatlığın kayda değer bir kısmı doğuştan değil, çalışma rejiminin ürettiği tahribattan doğmaktadır. Türkiye’de sakatlanmak kader değil; taşeron sisteminin, güvencesizliğin, uzun mesainin ve patronların güvenlik önlemlerinden kaçmasının sonucudur. Sakatlık bu nedenle bir “farklılık” değil, sınıfsal bir sonuçtur.
Saha görüşmelerinde, maden ve ağır sanayi işçilerinin sıkça dile getirdiği bir ifade var:“Kolumdan önce hakkımı gömdüler.” Bu cümle, yalnızca bireysel bir kaybın değil, çalışma rejiminin sistematik tahribatının özetidir. Dolayısıyla mesele yalnızca sakatlanmanın kendisi değildir; çok daha derinde, işçi bedenini tüketen bir düzenin işleyişi vardır.
Tıbbi Eksiklikten Toplumsal ve Sınıfsal Gerçekliğe
Bugün sakatlık tartışmalarında iki temel yaklaşım öne çıkmaktadır. Birincisi, eski tıbbi modeldir; sakatlığı bireyin eksikliği, kusuru veya kişisel problemi olarak ele alır. İkincisi ise toplumsal modeldir; bedensel farklılık ile toplumdaki fiziksel, kurumsal ve sınıfsal engellerin etkileşiminden doğan eşitsizliği merkezine alır ve hak temelli bir çerçeve sunar. Bu çerçeve, uluslararası düzenlemelere de yansımaktadır.
Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi (CRPD), sakatlığı uzun süreli fiziksel, zihinsel, entelektüel veya duyusal bozuklukları bulunan ve bu bozuklukların çeşitli engellerle etkileşimi sonucunda toplumsal yaşama diğerleriyle eşit katılımı kısıtlanan kişiler olarak tanımlar.[2] Bu tanım sakatlığın sadece bedende değil, beden ile toplumsal engellerin etkileşiminde ortaya çıktığını vurgular.
1975 BM Bildirgesi ise sakatlığı normal yaşamını kendi başına sürdüremeyen birey olarak tanımlar.[3] Ancak bireyi bağımlı ve eksik bir konuma yerleştiren bu yaklaşım bugün büyük ölçüde reddedilmektedir.
Eleştirel sakatlık literatürü—özellikle Marta Russell’ın kapitalizm analizleri—sakatlığı bireysel kusur değil, sermaye birikim rejiminin sistematik yan ürünü olarak kavrar.[4] Bu metin de tartışmasını tam buraya yaslar: Sakatlık bireysel bir tıbbi vaka değil, çalışma rejiminin sınıfsal tahribatının bedenlerde bıraktığı izdir.
Sakatlığın Tarihsel ve Politik Çerçevesi
3 Aralık, Birleşmiş Milletler’in 1992 tarihli 47/3 sayılı kararıyla “Uluslararası Engelliler Günü” ilan edildi.[5] Bu günün amacı; toplumsal anlayışı geliştirmek, eşit katılım ilkesini vurgulamak, sakat bireylerin onurunu desteklemektir.[6] 2007 yılında günün İngilizce adı da yeniden düzenlendi: “Disabled Persons” (Engelli Kişiler) ifadesi yerine “Persons with Disabilities” (Engelliliği Olan Kişiler) kullanılarak, bireyi engel kavramının sıfatı hâline getiren eski dil terk edildi.[7]
Türkiye’de ise 3 Aralık, çoğunlukla politik içeriği boşaltılarak bir “farkındalık günü”ne indirgenmiştir. Oysa sakatlığın önemli bir bölümü çalışma rejiminin ürettiği tahribattan doğuyorsa, 3 Aralık bir empati günü değil; işçi sınıfının bedensel tahribatına karşı politik hesap sorma günüdür.
Nitekim 2018 yılında Türkiye, Avrupa’da en fazla işçi ölümünün yaşandığı ülke olarak kayıtlara geçti: 1.541 işçi hayatını kaybetti.[8] Ve bu tablo tesadüf değil; Türkiye’de çalışanların yüzde 2.29’u yalnızca bir yıl içinde iş kazası geçiriyor.[9] Ölüm oranı her 100.000 işçide 9’a ulaşmış durumda ki bu, AB ortalamasının 4–5 katı gibi çarpıcı bir düzeye karşılık geliyor. Equal Times’ın değerlendirmeleri Türkiye’yi dünyanın en ölümcül çalışma rejimlerinden biri olarak tanımlıyor.[10] ILO ülkeleri resmî olarak sıralamasa da tablo nettir:
Türkiye hem Avrupa’da hem dünyada işçi ölümlerinin en yüksek olduğu ülkeler arasındadır.[11]
Burada durmak şart. Çünkü karşımızdaki yalnızca soğuk istatistikler değil; her biri bir insanın canı, bedeni, hayatı.
Bu tabloyu üreten koşullar; uzun mesai, iş güvenliğinin maliyet görülmesi, taşeronlaştırma, güvencesizlik, yetiştirme baskısı, sendikasızlaştırma ve kayıt dışı çalışmadır. Bunlar tesadüf değil; sermayenin işçi bedenini gözden çıkarılabilir görmesinin sonucudur.
Sakat Kalmanın Sınıfsal Haritası ve İşçinin Görünmezleştirilmesi
Sakatlık toplumda eşit dağılmaz; sınıfsal bir coğrafyaya sahiptir. En yüksek sakatlık/yaralanma oranları; maden, ağır sanayi, tersane, inşaat, tekstil ve mevsimlik tarım sektörlerinde görülür. Bedenini en çok sermayeye veren sınıf, en çok sakatlanan sınıftır. Ancak sakat kalmak yalnızca bedensel bir tahribat değil; aynı zamanda sistematik bir görünmezleştirme sürecidir.Bu tahribatın ardından işçi üç düzeyde sessizleştirilir: Devlet, sakat işçiyi istatistiklerde görünmez kılar; “işçi hatası” kodlamalarıyla gerçek nedenleri örter ve meslek hastalıklarını çoğu zaman tanımaz. Patron, sakat kalan işçiyi “verimsiz” sayarak kapı dışarı eder veya daha düşük, güvencesiz pozisyonlara iter. Toplum ise bakım yükünü çoğunlukla kadınlara devrederek sakat işçiyi hem ekonomik hem duygusal olarak yalnızlaştırır.
Çalışmanın durmadığı, yalnızca sakat kalan bedenin sessizleştirildiği bu düzen, işçinin özneselliğini sistematik biçimde ortadan kaldırır. Nitekim Türkiye’de iş kazası dosyalarında sıkça karşılaşılan ‘işçi hatası’ kodlaması, ailelerin evlerinde sakladığı baretlere, koruyucu ekipmanlara, çelik burunlu ayakkabılara ters düşer. Bu eşyalar, hem sakat kalan hem yaşamını yitiren işçilerin ardında bıraktığı sessiz tanıklığı temsil eder.
Sakat İşçi Hareketi Mümkündür
Dünyadan örnekler sınırlı olsa da oldukça çarpıcıdır: Ontario’daki Injured Workers Movement bağımsız bir hareket olarak tazminat yasalarında geri adım aldırmayı başarmış[12]; ABD’de United Steelworkers – Injured Workers Caucus sendika içinde resmî bir meclis oluşturarak sakat işçilere oy ve temsil hakkı tanımış[13]; İngiltere’de TUC Disabled Workers’ Committee ise yasama süreçlerine doğrudan müdahil olabilen kurumsal bir yapı hâline gelmiştir.[14] Tüm bu deneyimler, sakat işçinin yalnızca örgütlenebilir ve temsil edilebilir değil, kendi adıyla konuşan bir politik özne hâline de gelebileceğini açık biçimde gösteriyor.
Bu örnekler, Türkiye’de sakat işçilerin örgütlenmesine dair somut ve uygulanabilir bir imkâna işaret ediyor. Benzer bir yapılanma için en uygulanabilir model, sendika içinde, işkolu bazlı ya da tamamen bağımsız bir platform olarak kurulabilecek bir Sakat İşçi Meclisidir. Böyle bir meclis, sakat işçilere yalnızca dayanışma imkânı sunmakla kalmaz; söz hakkı, temsil hakkı, kurumsal hafıza üretimi ve sürekli bir dayanışma ağı yaratma kapasitesiyle sınıf mücadelesinin görünmez bir kesimini görünür kılar.
Bu çerçevede öne çıkan temel talepler; sakatlanan işçiye işten atılma yasağı, zorunlu yeniden istihdam, ücretli rehabilitasyon, bağımsız iş güvenliği denetimi, tazminat süreçlerinin hızlandırılması ve sendika yönetimlerinde sakat işçi kotasıdır. Bu talepler, sakat işçiyi “yardım alan kişi” konumundan çıkararak üretim sürecinin ve sınıf mücadelesinin aktif öznesi hâline getirir.
Foucault’nun bedenin bir “söylem taşıyıcısı” olduğu tezi[15], sınıf siyasetine uyarlandığında sakat işçinin bedeninin üretim rejiminin yaşayan arşivi olduğunu gösterir. Sakat işçiler konuştuğunda sistemin saklamak istediği gerçekler açığa çıkar: “Makine yıllardır arızalıydı.” “Önlem alınmadı.” “14 saat çalışıyorduk.” “Taşeron sorumluluk almadı.” Bu tanıklık örgütsüz olduğunda yalnızca bir istatistiğe dönüşür; örgütlü olduğunda ise sınıf mücadelesini dönüştüren bir güce.
Türkiye’de sakat kalan işçilerin örgütlenmesi; yalnızca bir hak, temsil ya da kimlik mücadelesi değildir. Bu, doğrudan doğruya sınıf mücadelesinin kendisidir. Madenlerde, tersanelerde, pres makinelerinde sakatlanıyoruz; bedenlerimiz çalışma rejiminin nasıl bir şiddet ürettiğini her gün hatırlatıyor. Çünkü sakatlık bir “engel durumu” değil, sınıfsal bir çelişkinin bizzat bedenleşmiş hâlidir.
Sakat işçilerin örgütlü olduğu bir ülkede iş cinayetleri azalır; sermayenin görünmez kılmaya çalıştığı tahribat görünür olur; bütün sınıfın güvenliği güçlenir. Bu yüzden sakat işçinin örgütlenmesi yalnızca ertelenemez bir ihtiyaç değil, aynı zamanda devrimci bir haktır.
1 Michel Foucault, Les Anormaux, Collège de France dersleri 2 Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi (CRPD), Madde 1. 3 Declaration on the Rights of Disabled Persons, Birleşmiş Milletler, 1975. 4 Marta Russell, Capitalism and Disability, Haymarket Books. 5 UN DESA, “International Day of Persons with Disabilities – Background”. 6 UNESCO, IDPD açıklamaları. 7 IDPD tarihçesi, Wikipedia. 8 SCF / Euronews, “Turkey had the highest number of occupational fatalities in Europe in 2018”. 9 M. A. Zengin, “Comparison of Occupational Incidence Rates...”, 2024. 10 Equal Times, “Turkey: one of the most dangerous places to work”. 11 ILO, “ILO countries are not ranked by fatal accidents”, Daily Sabah, 2014. 12 Injured Workers Movement (Ontario) belgeleri. 13 United Steelworkers – Injured Workers Caucus kaynakları. 14 TUC Disabled Workers’ Committee raporları. 15 Michel Foucault, Collège de France dersleri.




