Sonda söylenecek olanı başta söyleyerek başlayalım: içinde yolumuzu bulmaya çalıştığımız, dahası hayatta kalmaya çabaladığımız dijital evrende hepimizin korunmaya ihtiyacı var, sadece gençlerin ve çocukların değil. Elbette tıpkı felaketlerde ve savaşlarda olduğu gibi dezavantajlı durumda olan çocuk ve gençlerin daha fazla korunmaya ihtiyacı vardır. Bugün kontrolsüz ve kuralsız bir şekilde genişleyen “dijital cangılda” da aynı şekilde yaşlılar da daha çok korunmaya muhtaç durumdadır. Hem dijital dolandırıcılıklardan korunmak hem de gündelik hayatlarını idame ettirebilmeleri açısından buna ihtiyaçları vardır. Ancak konumuz çocuklar ve gençler olduğu için şimdilik yaşlılara sadece dikkat çekerek anmakla yetinelim.
Dijital Evrendeki Halimiz
Her şeyden önce içinde yaşadığımız bu dijital evren, o denli büyük, karmaşık, belirsiz ve hesap verebilirlikten uzak bir ortam ki, en bilgilimizden en cahiline kadar gerçekte neyle karşı karşıya olduğumuzu hiçbirimiz bilmiyoruz. Üstelik dijital ortamlar vasıtasıyla üstümüze üstümüze gelen baş döndürücü veri selinin biz de aynı zamanda üreticisiyiz. Farkında olarak ya da olmayarak üreticisi ve tüketicisi olduğumuz bir mecranın aktif ve iradi eyleyeni gibi hissetmemiz de sağlanıyor. Bizi hem bilgilendiren hem üzerimizde tahakküm kuran hem manipüle eden hem de özgür hissettiren veri deryasında tıpkı oksijene ihtiyaç duymamıza benzer şekilde veriye ihtiyaç duyuyoruz; ancak nefes alırken oksijeni nasıl bünyemize aldığımıza kafa yormadığımız gibi bu verinin nasıl oluştuğu üzerine de düşünmüyoruz. Bizzat üreticisi olduğumuz veri bize her geçen gün hem içkin hale geliyor hem de paradoksal olarak bizden uzaklaşıyor. Bu paradoks tamamen verinin toplanışıyla ilgili bir durum. İnternette gezinirken arama motorlarından tutun da sosyal ağlardaki paylaşım, beğeni ve izleme durumumuza, her bıraktığımız izden derlenen verilerin gerçekte nasıl ve hangi mantıkla toplandığı ve bu verilerle ne yapıldığı tam olarak bilinemiyor.
Burada çoluk-çocuk genç-yaşlı demeden karşı karşıya olduğumuz asıl tehdit esasen bizim seçmediğimiz, belirsiz bir menzile doğru dolu dizgin ve kontrolsüz bir şekilde koşuyor olmamız. Bizi o menzile koşturanlar esas olarak kötü niyetli politikacılar değil üstelik de. Kötü niyetli, koltuk hırsına kapılmış, diktatör ruhlu politikacı ve liderler sadece “selden kütük kapmaya” çalışan, ya da mevcut krizi fırsata çevirerek halk nazarındaki meşruiyetlerini bu yeni koşulların yarattığı olanaklarla güçlendirmek isteyen fırsatçılar. Yoksa onların en azından çoğu da koşulan/gidilen menzilin korkunçluğunun belki de o kadar farkında değiller. Bütün bu nedenlerden dolayı halkı çocukları, gençleri ve hatta yaşlıları bu girdaptan korumak bahanesiyle üzüm yemek yerine bağcıyı dövmeyi tercih ediyorlar. Bu devasa ve toz duman içindeki cangılı yaratan, yürüten ve onu sonu gelmez bir üretim ve kâr aygıtına dönüştüren güçlü küresel aktörlere karşı bir denetim mekanizması oluşturamayınca, bu denetimi kitleleri susturarak, sindirerek hareket edemez hale getirerek hayata geçirmeye çalışıyorlar. Dezenformasyonla Mücadele Yasası, Sosyal Medya Yasası ve son dönemlerde konuşulan genç ve çocuklara sosyal medyayı yasaklama getirmeyi öngören yasa hazırlığını da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Çocuklara Sosyal Medya Yasağı: Şart mı?
Bu çerçevede genç ve çocuklara sosyal medyayı yasaklamayı öngören yasal düzenlemenin uygulanmasına dair ortaya çıkabilecek sorunlara genel hatlarıyla göz atmak gerekir.
Öncelikle yasal düzenlemenin öngördüğü denetim mekanizmasının sorumluluğuyla ilgili kısım çok önemli. Bu meyanda etkili bir denetleme mekanizması için ebeveyn ve muhataplara minimum sorumluluk yüklenmelidir. Zira sorumluluk ebeveynlere yüklenirse bunu uygulamak neredeyse imkânsız olur. Çünkü her şeyden önce çoğu ebeveyn dijital okuryazarlık konusunda çocuklarından daha iyi durumda değil. Bu nedenle olası sınırlama yöntemlerini uygulama konusunda ebeveynlerin başarılı olma ihtimali bir hayli düşük olacaktır. Ayrıca çoğu ebeveyn mevcut çalışma koşulları ve geçim sıkıntısından dolayı çocuğuyla zaten yeterince ilgilenememe sorunu yaşıyor. Bu sorunun üstüne bir de bu yasanın gerektirdiği denetimin sorumluluğundan kaynaklanan uygulamanın getireceği baskı eklenince aile içindeki sorunlar katlanarak artacaktır.
Nihayetinde bu sosyal ağların kullanımının belli bir yaş aralığına daraltılması ya da belirli gruplar için yasaklanması, esasen bireysel değil, yapısal bir yaklaşımla ele alınmalı. Böyle ele alınmaması, sosyal medya platformlarının her anlamda işine gelecektir. Birincisi bu yasanın getireceği denetleme yükümlülüğünden kaynaklanan sosyal ağların yükü bireylere bindirileceği için bu mali yükten sosyal medya platformları kurtulacaktır. Halbuki elde ettikleri devasa kârlarla sahip oldukları korkunç kaynaklarla bu yükü rahatlıkla üstlenebilecek durumdadırlar. İkincisi bireysel kısıtlama çabalarının olası başarısızlığından sosyal medya platformları kendilerini rahatlıkla sıyırabilecekler ve yine başarısızlığın faturası kullanıcı-bireylere kesilecektir. Böylece hukuki ve tabi ki ahlaki sorumluluk yükünden de kurtulmuş olacaklardır. Son olarak ebeveynlerin kısıtlama ve denetleme inisiyatifi, zaten kırılgan hale gelmiş aile içi ilişkilerini daha fazla krize sokacaktır. Zaten sınır koymanın giderek daha çok zorlaştığı bir nesille başa çıkma konusunda güçlük çeken günümüz ebeveynlerinin üstüne yeni bir sınır koyma yükü daha binmesiyle iş daha da sorunlu hale gelecektir.
Sosyal Medya Bağımlılığının Sınıfsallığı
Dahası mevzu her şeyden önce sadece sosyal medya yasağıyla basitçe çözülebilecek bir mevzu değil. Mevzu derin bir yoksulluk ve çaresizlik mevzusu aynı zamanda. Bu yönüyle de sosyal medya bağımlılığının bir de sınıfsal boyutunun olduğunu unutmamak gerekir. Nasıl ki, gelecekten umudunu kesen gençlerin bir kısmı çete, mafya ve suç örgütlerinin eline düşüp çocuk suçlulara dönüşüyor bir kısmı da evden çıkmak istemeyen “ev gençlerine” dönüşüyor ve sosyal medya” onlar için tek sosyal varoluş kanalı haline geliyor. Ayrıca, anne babalar, asgari ücretle aile geçindirmeye çalışırken çocuğunu nasıl sosyal medya araçlarından koruyacak, akşama kadar ağır koşullarda, üstelik çok düşük ücretlerle çalışan anne baba çocuğunu ekrandan nasıl koruyacak? Çoğu anne ve baba, elbette daha çok da anne, çocuğuna kendi elindeki telefonu evinde ev işlerini yapabilmek, biraz nefes alabilmek için kendisi veriyor ve o telefonla çocuğunu saatlerce baş başa bırakmak zorunda kalıyor. Üstelik bu baş başa bırakmanın çocuğuna ne zarar vereceğinin çok da bilincinde olmadan, doğal bir davranışmış gibi yapıyor. Bu insana kötü anne ya da baba diyebilmek ne kadar mümkün?
Misal yasa hazırlığında dikkat çekilen noktalardan birisi de bilgisayar oyunlarıyla ilgili olarak ebeveynin izni. Bu günümüz koşullarında nasıl uygulanacak? Daha önce de altını çizdiğimiz gibi artık çocuklar dijital ortamları ebeveynlerinden daha iyi biliyorlar. Çünkü bu çocuklar dijital ortamın içine doğdular. Bu konularda yeterince deneyim ve bilgi sahibi olmayan ebeveyn bunu nasıl denetleyecek? Mesele sadece çocukları odağa alarak çözülebilecek bir sorun değil, çocukları, gençleri, ebeveynleri ve hatta yaşlıları da içine alacak şekilde topyekûn bir dijital medya okuryazarlığı kampanyası ya da seferberliğiyle bunun desteklenmesi gerekiyor. Pek çok insan dijital ortamın karanlık yüzünün pek de farkında değil ve bu farkında olmama hali, sadece çocukları ve gençleri değil herkesi tehdit ediyor.
Anonimlik Meselesi
Sosyal ağlara yaş sınırlaması getirirken gerçek isimle ve resmi bir kimlik numarasıyla kaydolma zorunluluğunun herkese getirileceğine dair iddialar anonim olma hakkı üzerine süregelen tartışmaları da alevlendirdi. Bu konuya dair bazı sorun alanlarına da dikkat çekmekte yarar var. Zannedilenin aksine bu sorunların başında otoriter yönetimlerin yurttaşları ve internet kullanıcılarını fişleme arzusunu kolaylaştırmak gelmiyor kanımca. Devletin ne maksatla bu bilgileri istediği ve ne şekilde saklayacağı en azından kısmen belli. Elbette Türkiye’deki “e-devlet” sistemi üzerinden yapılan kimlik numaralarının ve özel bilgilerin sızdırılması örneğinde ticari amaçlarla birileri tarafından kullanılması gibi skandalları akılda tutarak bu önermede bulunuyorum. Son tahlilde yine de devletin olası ihmali veya yöneticilerin art niyeti durumunda bir muhatapla kısmen de olsa karşı karşıyayız. Ne var ki sosyal medya platformlarının denetim ve kısıtlama aracı olarak kullanmak için topladığı resmi kişisel verileri nasıl sakladığı, nasıl işleyip verileştirdiği ve bu verileri nasıl kullandığı konusunda en ufak bir fikrimiz olmadığı için, buradaki “fişleme” konusunun sonuçları daha korkunç ve bilinemez durumdadır. Bu nedenle denetim ve kısıtlama için kimlik numarası, gerçek isim gibi unsurları kullanma zorunluluğuna herhangi bir kaygıya düşmeksizin “olur” demek mümkün değil.
Bununla beraber uzun zamandır tartışma konusu olan “anonimlik hakkı” konusunda bazı sorgulamalar yapmaya da ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu konuya demokrasi, kutuplaşma ve politik kültürün erozyona uğraması çerçevesinden yaklaşarak tartışmayı derinleştirmek mümkün olabilir.
Birincisi sosyal ağlardaki anonim olma hakkı ilk bakışta özgür düşünceyi mümkün kılıp teşvik ediyormuş gibi görünse de son tahlilde sosyal ağlardaki demokratik tartışma kültürünü çok yönlü olarak sakatlıyor. Bunun etkilerini her geçen gün daha çok görmek mümkün. Çünkü anonimlik bir yandan sınırsız bir ifade özgürlüğü sağlıyormuş gibi görünse de kullanıcıları tanımadıkları kişilere ve tam olarak vakıf olamadıkları olaylara karşı peşin hükümlü şekilde yaklaşarak kolayca linç girişimlerinin bir parçası olmaya yönlendirebiliyor. Bu konu dezenformasyon konusuyla da doğrudan bağlantılı kuşkusuz. Zira buna benzer linç girişimlerinin altından genelde dezenformasyona dayalı bilgiler çıkıyor. Kuşkusuz dezenformasyonun çok çeşitli dinamikleri ve odakları var. Bu konunun detayına burada girmeye gerek yok. Bu durum demokrasi kültürünü, müzakere ve düzeyli tartışma alışkanlığını olumsuz etkiliyor.
Kuşkusuz bu olumsuzlukların yol açtığı kaotik ve belirsiz ortamdan en çok otoriter yönetimler faydalanıyor. Çünkü herhangi bir konu aklı selim ve rasyonel düzeyde tartışılmadığı zaman despot yönetimler tartışmayı bir yana bırakıp otoriter bir düzenlemeyle sorunu kendince “kökten” çözme yoluna gidebiliyorlar. Zira otoriter yönetimlerin iki temel mottosundan birisi “radikal çözüm üretmek” ikincisi “hızlı iş bitirmek”. Sosyal ağlardaki dezenformasyona dayalı tartışmaların da katkıda bulunduğu kutuplaştırıcı ağız dalaşları, otoriter yönetimlerin bu iki mottoya uygun düzenleme yapma kapasitesini ve meşruiyetini olağanüstü arttırıyor.
İşin içine başta siyasal iktidar olmak üzere çeşitli güç odakları ve çıkar gruplarının parasını vererek satın aldığı “bot hesaplar” ve trol orduları ve bunların hayati konular tartışılırken yarattığı ölçüsüz ve manipülatif etkileşimleri de dahil ettiğimiz zaman anonim kalma hakkı daha da tartışmalı hale geliyor. Bu nedenle “anonim olma/kalma hakkı”nı gönül rahatlığıyla savunmak da kolay olmuyor.
Ayrıca “anonim olma hakkı” anonim olanlarla olmayanlar arasında epistemolojik ve ontolojik bir yarılmaya yol açıyor. Şöyle ki, anonimlik, “sözü özneye bağlayan” rasyonel bağlantıyı genellikle koparıyor ve özneyi sözden kaynaklanan sorumluluktan soyutluyor. Bu sosyal medyada söz söyleyen anonim öznelere bir yandan nispi bir özerklik ve özgürlük alanı sağlarken diğer yandan da onun rasyonel sorumluluktan kolayca sıyrılmasına yol açıyor. Bu da kritik anlarda müzakere etmek ve tartışmayı rasyonel bir zeminde yürütmek yerine kolayca “duygusal ve hamasete dayalı bir çerçeveye” savrulmayı beraberinde getiriyor. Anonimlik, çoğu zaman herhangi bir konuda derinlemesine bir argüman geliştirme çabasını ve potansiyelini engelliyor ve mevcut ezberlere ve klişelere kolayca bağlanmayı ve tartışmayı bu noktaya kilitlemeyi destekliyor.
İkinci, ontolojik boyut olarak, anonim olma hakkı, kişiye bir yandan dilediği gibi söz söyleme hakkı tanırken, diğer yandan varlığını kuşkulu hale getiriyor. Çünkü sosyal ağlarda sadece sözün gücü var; ancak sözün kimden çıktığı bilinemez olduğu zaman bu güç mutlak ve muğlak bir otoriteye dönüşüyor. Anonim özne bu otoritenin büyüsüne kapılarak giderek sosyal medyadaki tartışma ortamını irrasyonel bir belirsizliğe hapsediyor.
Anonim olmayı tercih etmeyen, dahası bunu bir tercih değil de varlığının zorunlu bir koşulu olarak benimseyen özneler açısından “söz” bir sözleşmenin geçerli ve güvenilir unsuru olmaktan çıkıyor. Halbuki kamusal alanda anonim ya da değil fark etmeksizin herkesin eşit söz söyleme hakkının olması gerekir ve bu sözden doğan hak ve sorumlulukları “eşit yurttaşlık” düzeyinde üstlenmek şarttır. Bu hak ve yükümlülüğü rasyonel bir özne olarak yüklenmekten imtina etmek en hafif deyimle kendine ayrıcalıklı bir konum talep etmek anlamına gelir ki bu da demokratik katılım ilkesinin en temel unsurlarından birisi olan sorumluluk üstlenmekle çelişir. Bu nedenle anonimlik hakkını demokratik taleplerin arkasında durmanın yaratacağı olası risklerden kaçmanın bir aracı olarak tanımlamak en meşru hakları dahi savunulamaz hale getirir.
Sonuç: Sanchez vs. Musk
Sonuç olarak gençlerin ve çocukların sosyal medya kullanımıyla ilgili olarak bazı ülkeler yasal düzenlemeleri tamamladı, bazıları da hazırlıklarını devam ettiriyor. Burada yaptığımız tartışmalarda sosyal medya platformlarının bu yasalarla ilgili olarak ne gibi endişeler taşımaya başladığını İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ile X Platformunun sahibi Elon Musk arasındaki atışmadan anlayabiliyoruz. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in sosyal medyayı 16 yaş altı çocuklara yasaklayacak bir yasa çıkaracaklarına dair yaptığı açıklamanın ardından X’in sahibi Elon Musk’ın verdiği tepki şöyle: “İspanya halkına ihanet eden bir tiran”. Acaba Trump gibi bir komşu ülkenin liderini gece yarısı yatağından alıp derdest eden ve Ortadoğu’da savunmasız Filistin halkına soykırımı layık gören ve son olarak tam müzakere masasındayken İran’a saldıran birine koşulsuz destek veren bir oligark mıdır tiran, yoksa gençleri ve çocukları bu oligarkların kâr hırsından korumaya çalışan siyasi lider mi? Sanırım sorunun cevabı çok açık.




