Çocukların Korkusuna Bakan Bir Ülke

Onur Özgen16 Nisan 2026

Bir toplumun en ağır sınavlarından biri, çocuklarını koruyamadığı anlarda verdiği tepkidir. Çünkü böyle zamanlarda mesele, tek bir suçun adlî karşılığını bulmaktan ibaret kalmaz. Asıl soru şudur: Biz nasıl bir ülkeye dönüştük ki çocuklar okulda kurşundan kaçıyor, öğretmenler sınıfta hedef oluyor, aileler sabah evden uğurladıkları evlatlarının akşam eve dönüp dönemeyeceklerini bilemiyor. 

Okul dediğimiz yer, bir çocuğun dünyayı ilk kez biraz daha geniş görmeye başladığı alandır. Evden sonra en temel güven duygusu orada kurulur. Arkadaşlık orada öğrenilir, otoriteyle ilk düzenli temas orada yaşanır, korkular ve hevesler orada biçimlenir. İnsan, okul kapısından içeri giren bir çocuğun en azından fiziksel olarak güvende olduğunu düşünmek ister. Çünkü bir toplumun en basit ahlâkî ödevlerinden biri budur: Çocukların girdiği mekânları korumak. Bu kadar temel bir şeyi bile sağlayamıyorsanız, geriye kalan büyük lafların da çok fazla anlamı kalmaz. 

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta peş peşe yaşanan saldırıların ardından, insan bu haberleri duyduğunda önce üzülmek istiyor. Fakat çok hızlı biçimde öfke öne geçiyor. Çünkü burada kader diye geçiştirilebilecek, “tekil bir cinnet hâli” denip kapatılabilecek bir durum yok. Burada açık bir ihmâl zinciri, açık bir siyasal körlük ve açık bir toplumsal çözülme hissi var. Öfkenin yasın önüne geçmesinin sebebi de bu. Kederin doğal akışını bile bozan bir duygu bu: “Bunu önlemek için ne yaptınız?” sorusunun cevapsız kalması. 

Daha kötüsü, her büyük felâketten sonra tanıdık bir sahne tekrar kuruluyor. Sorumluluk hissi yerine pozisyon koruma telaşı beliriyor. Mahcubiyet yerine savunma mekanizması devreye giriyor. Olayın nasıl tartışılacağı değil, nasıl kontrol altına alınacağı konuşuluyor. Hangi yapısal sorunların bu noktaya getirdiği değil, hangi kelimelerin kullanılacağı hesaplanıyor. Toplumun acısı yönetilmesi gereken bir görüntü problemine indirgeniyor. Böyle olunca insanların öfkesi daha da büyüyor. Çünkü herkes, acısının bile elinden alındığını hissediyor. 

Bu noktada saldırganların kim olduğu elbette önemli, ama tek başına yeterli değil. Birinin yaşı, geçmişi, kişisel öfkesi, ruh hâli ya da aile ilişkileri bize ancak hikâyenin bir bölümünü anlatır. Asıl mesele, şiddete bu kadar yaklaşmış bir gençliğin hangi koşullarda biçimlendiğidir. Bugün çocuklara bakarken büyük bir sahtecilikle hareket ediyoruz. Onlardan uslu olmalarını, sınav kazanmalarını, gelecek kurmalarını, ekran başında dağılmamalarını, kendilerini “iyi ifade etmelerini” bekliyoruz. Ama aynı anda onların öfkesini, sıkışmasını, yalnızlığını, rekabet baskısını, aşağılanma duygusunu ve şiddetle kurduğu ilişkiyi ciddi bir kamusal mesele olarak ele almıyoruz. Sonra da bir patlama olduğunda şaşırmış gibi davranıyoruz. 

Oysa çocukluk dediğimiz şey, kendiliğinden yumuşak ve masum bir alan değildir. Her toplum çocuklarını neyle kuşatıyorsa, bir süre sonra onun sonuçlarını yaşar. Şiddetin sıradanlaştığı, hakaretin siyasal dilin parçası hâline geldiği, güç gösterisinin saygınlıkla karıştırıldığı, silahın bir tür erkeklik süsü gibi dolaşıma sokulduğu, cezalandırıcı dilin alkış topladığı bir atmosferde büyüyen çocukların etkilenmeyeceğini düşünmek saflık olur. Çocuklar boşlukta yetişmiyor. Evde duydukları, televizyonda gördükleri, internette maruz kaldıkları, okul koridorlarında birbirlerine taşıdıkları şeylerle biçimleniyorlar. 

Burada özellikle altı çizilmesi gereken bir başka nokta var: Çocukların ruhsal dünyası, bu ülkenin en ihmâl edilmiş alanlarından biri. Psikolojik destek denince çoğu zaman göstermelik, geçici, sayısal olarak yetersiz, kurumsal olarak dağınık bir yapıdan söz ediyoruz. Okullarda rehberlik hizmetlerinin yıllardır ne ölçüde zayıflatıldığı, öğretmenlerin nasıl yalnız bırakıldığı, ailelerin çocuklarının ruhsal krizlerini fark edecek araçlardan ne kadar mahrum olduğu ortada. Üstelik bu saldırıları yaşayan çocuklar, sadece o ânın travmasını taşımayacak. Koridorda duyulan bir ayak sesi, yüksek bir gürültü, sınıf kapısının âniden açılması, teneffüste yaşanan küçük bir arbede bile onlar için aylarca, yıllarca, belki de ömürleri boyunca başka anlamlar taşıyacak. Bu yükü hafife alan herkes yeni bir ihmâlin parçası olur. 

Hele bir de bu coğrafyanın son yıllardaki büyük yıkımlarını düşününce, tablo daha da ağırlaşıyor. Deprem görmüş, yerinden edilmiş, yas tutmuş, yoksullaşmış, belirsizlik içinde büyümüş çocukların üzerine şimdi bir de okulda silah sesleri biniyor. Böyle bir ülkede, “Çocuklar neden kırılgan, neden öfkeli, neden taşkın, neden içine kapanık?” diye sormak bazen neredeyse hakaret gibi geliyor. Asıl şaşırtıcı olan, onca yükün altında hâlâ hayata tutunabiliyor olmaları. 

Bu yüzden bu tür saldırılar konuşulurken meseleyi bireysel suç ile toplumsal zemin arasında parçalamamak gerekir. Evet, failin yaptığının açık bir adı vardır ve bunun hukuki karşılığı ayrı biçimde ele alınmalıdır. Ama toplumsal zemin konuşulmadığında, her facia yeni bir “istisna” gibi sunulur. Oysa istisna diye diye birikmiş çok fazla işaret var. Okulda artan akran şiddeti, öğretmene yönelen baskı, çocukların gündelik dilindeki sertleşme, internette dolaşan şiddet görüntülerinin etkisi, ev içi gerilimler, gelecek korkusu, kolay silah erişimi, cezasızlık algısı, kamusal dildeki kabalık… Bunların her biri tek başına açıklama sunmaz belki, ama bir araya geldiklerinde bize çok karanlık bir tablo gösterir. 

Bir başka mesele de şu: Böyle zamanlarda devletin ve siyasetin dili son derece belirleyicidir. Eğer toplum, karşısında hakikati sakince ortaya koyan, sorumluluk alan, eksikleri kabul eden, uzun vadeli bir onarım programı açıklayan bir yaklaşım görmezse güven duygusu yeniden kurulamaz. Sadece soruşturma başlatıldığını söylemek yetmez. Sadece faile odaklanmak da yetmez. İnsanlar şu soruların cevabını duymak istiyor: Okullar nasıl korunacak? Ruh sağlığı desteği nasıl güçlendirilecek? Aileler nasıl bilgilendirilecek? Şiddet eğilimi gösteren gençler nasıl erken fark edilecek? Silaha erişim hangi somut adımlarla zorlaştırılacak? Öğretmenleri, idarecileri ve rehberlik servislerini güçlendirmek için ne yapılacak? 

Gerçek bir yüzleşme de tam burada başlar. Çocuklar için politika üretmek, onlara birkaç tören konuşması yapmak, sadece özel günlerde söylenen duygusal cümleler kurmak değildir. Çocuklar için politika üretmek; güvenli okul demektir, nitelikli rehberlik demektir, erişilebilir psikolojik destek demektir, yoksullukla mücadele demektir, ailelere yönelik kamusal destek demektir, şiddeti özendiren dil ve kültürle hesaplaşmak demektir. Kısacası, çocuğu hayatın merkezine gerçekten koymak demektir. Biz ise uzun zamandır tam tersini yapıyoruz. Çocuğu söylemde büyütüyor, hayatta küçültüyoruz. 

Bu olaylardan sonra topluma düşen görev, birkaç gün sarsılıp sonra gündemi değiştirmek olmamalı. Unutmak burada masum bir zayıflık değil; yeni felâketlere davetiye çıkaran bir siyasal alışkanlık hâline gelmiş durumda. Herkes kendi meşrebince bir yas dili kuruyor, sonra hayat devam ediyor. Fakat çocuklar için hayat aynı yerden devam etmiyor. O sınıfa bir daha girecek olan öğrenci için devam etmiyor. O okulun önünden her sabah geçecek veli için devam etmiyor. Çocuğunu, “Bugün biraz geç kaldı” diye beklerken irkilecek anne için devam etmiyor. O yüzden burada toplumsal hafızayı diri tutmak hepimizin temel yurttaşlık görevi olmalı. 

İnsan kalmanın zorlaştığı zamanlardan geçiyoruz, doğru. Çünkü en savunmasız olanların acısı bile hızla siyasî pozisyonların, medya düzenlemelerinin, resmî metinlerin ve itibar hesaplarının altında boğulabiliyor. Ama yine de tam burada insan kalmakta ısrar etmek gerekiyor. Yani çocukların yaşadığı korkuyu merkezde tutmakta, öğretmenin ölümünü bir istatistiğe çevirmemekte, yaralananların hayat boyu taşıyacağı izi unutmamakta, ailelerin yasını “gündem” diye tüketmemekte ısrar etmek gerekiyor. 

Belki bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de bu: Büyük laflardan önce utanabilen, savunmaya geçmeden önce susup dinleyebilen, sorumluluğu başkasına atmadan önce kendi payına bakabilen bir kamusal ahlâk. Çünkü bir ülke, çocuklarını kaybettikten sonra verdiği cevap kadar ülkedir. Eğer o cevap dürüst değilse, eğer orada gerçek bir yüzleşme yoksa, eğer acıdan ders değil sadece yönetim tekniği çıkarılıyorsa, o zaman yara kapanmaz; yalnızca üzeri örtülür. 

Ve üzeri örtülen her yara, bir gün başka bir yerde yeniden açılır. 

Çocukların Korkusuna Bakan Bir Ülke
0:00 / 0:00