“Yine mi toplumsal çürüme, bıkmadınız mı?” diye sorabilirsiniz. Bu kavram uzunca bir süredir her yerde ve neredeyse her şeyi açıklayan bir şemsiye tanımlamaya dönüştü. Belki üzerine pek düşünülmeden, ama güçlü bir sezgiyle geniş kesimlerce benimsendi. Çoğu zaman ahlaki çözülme gibi tarif edilse de hepimizin gördüğü üzere, bugün yaşadığımız şey, bireylerin kötüleşmesinden çok daha fazlası; güvenin, adalet beklentisinin ve geleceğe dair kolektif anlayışın daralması. Bir yandan bu ifadenin analitik bir kavram mı yoksa popüler bir teşhis mi olduğu sorusu ortada duruyor. Daha önemlisi, medya ve siyasal aktörler tarafından büyütülme biçimi, toplumsal çürüme etrafında ideolojik bir sis bulutu üretti.
2026 yılı ağır bir ruh haliyle başladı, umutsuzlukla. Şiddetin sıradanlaştığı, adalet duygusunun aşındığı, güvenin hem kamusal hem de en mahrem ilişkilerde zedelendiği bir dönemde, romantik bir deyişle çiçek açmak ya da derin anlamıyla mutluluk, kulağa naif, hatta neredeyse olanaksız geliyor.
Mutluluğun ne olduğunu, hafif bir kinayeyle, çağımızın ideologları olarak gördüğüm psikologlara bırakıyorum. Bu yazının derdi, bireylerin ruh halleri olmayacak. Sosyal çürüme ile sezgisel olarak kapsanmak istenen şeyin ne olduğunu anlamaya niyetliyim. Bu sezgisel kavram, insanların gündelik deneyimlerini bir araya getiren bir ruh hali, bir güven kaybı, bir gelecek daralması ve ölçülebilir bir toplumsal tükenmişlik durumunu ifade ediyor. Ve tabii eşitsizlikler derinleşirken, mutlu olmanın temeli sayılabilecek olgulara biraz da rakamlarla bakmak istiyorum.
Nedir bu sosyal çürüme?
İnsana yakışmayan, bizi utandıran neredeyse her şeye cuk diye oturan bir kavram toplumsal/sosyal çürüme. 2023 Aralık ayında bir sokak röportajında Zeliha Burtek’in toplumsal çürüme tanımlaması etrafında şekillenen kısa bir yorumu viral olmuş, geniş kesimlerce haklılığı teslim edilmişti. Hatırlatmak gerekirse; Burtek, ülkemizde yaşanan sorunların sebebinin yalnızca ekonomik bir krizle açıklanamayacağını; etik normların, kültürel üretimin ve birlikte yaşama kapasitesinin zayıfladığını savunuyor. Öte yandan, bunu önüne geçilemez bir süreç olduğunu da iddia ediyor. Peki gerçekten çürüme durdurulamaz mı diye sormadan edemiyor insan, değil mi?
Çürüme biyolojide yaşamın sonrasına ait bir süreç, evet. Ama doğrudan biyolojiden toplumsal bağlama kelimeyi aktarmak fazla umutsuz bir perspektif. Kelimenin bu denli popülerleşmesi, toplumun kendisini artık canlı ve onarılabilir değil, tükenmiş ve müdahalesiz hissettiğini göstermesi bakımından çarpıcı.
Zeliha Hoca’nın yaklaşımına bütünlüklü ve analitik bir çerçeve sunmakta zorlandığı açık. Çürümenin hangi mekanizmalarla üretildiği ve yeniden üretildiği sorusu yanıtsız kalıyor. Öte yandan, eşitsizlik, güvencesizlik ve klientelist ilişkilerle işleyen bir toplumsal düzen, etik ve ilişkisel çözülmeleri kaçınılmaz olarak üretti, görüyoruz ve bu kokuşmuşluğu birlikte yaşıyoruz.
Marksizmde çürüme
Marksist gelenekte çürüme kavramı, ahlaki bir bozulmadan çok toplumsal yeniden üretim mekanizmalarının çözülmesini ifade eder. Emek sürecinin güvencesizleşmesi, üretim ile yaşam arasındaki bağın kopması ve artı değerin dar bir sınıf lehine yoğunlaşması, toplumsal ilişkilerin de çözülmesine yol açar. Bu nedenle Marksist literatür, şiddeti, lümpenleşmeyi ya da etik sınırların esnemesini bireylerin değer kaybı olarak değil; yapısal güvencesizlik koşullarında ortaya çıkan hayatta kalma stratejileri olarak okur.
Bu bağlamda toplumsal çürüme ifadesi yetersiz kalıyor; çünkü çürüyen şey toplumun ahlakı değil, emeğin, adaletin ve gelecek fikrinin birlikte yeniden üretilememesidir. Bu nedenle Marksist perspektif, çürüme yerine sıklıkla toplumsal çözülme, yeniden üretim krizi, hegemonya aşınması ya da moral ekonominin çöküşü gibi kavramlara başvurur. Mesele, insanların kötüleşmesi değil; adil olduğuna inanılan düzenin bozulmasındadır.
Marksist yazında, bilebildiğim kadarıyla, toplumsal/sosyal çürüme diye teknik bir kavram yok; çünkü Marksizm ahlaki bozulmayı değil, toplumsal ilişkilerin tarihsel çözülmesini analiz eder. Bugün çoğunlukla sol/sosyalist jargonda çürüme/kokuşma olarak adlandırılan olgular, aslında eşitsizlik, güvencesizlik ve toplumsal yeniden üretim krizinin gündelik hayattaki tezahürleri olarak kullanılır. Ayrım’daki tartışmalar bu kavramın farklı katmanlarını göstermesi bakımından öğretici olacaktır. Cenk Saraçoğlu, toplumsal çürüme ifadesini doğru bir teşhis olarak değil, krizin nasıl deneyimlendiğini gösteren bir semptom ve aynı zamanda ideolojik riskler taşıyan bir çerçeve olarak ele almış; [1] bu yaklaşımı tamamlar biçimde Deniz Durdu, çürümeyi özellikle yoksul mahallelerde gençlerin çeteleşmesini kötü tercih ya da salt bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarıp, neoliberal yıkım altında beliren bir sınıfsal çözülme ve hayatta kalma stratejisi olarak ele almış. [2] Aynı hatta Özgür Atlas ise bakım ve koruma mekanizmalarının çöküşünü merkeze alarak, cezasızlık ve şiddetin sıradanlaşmasının ürettiği etik hissizleşme ve psikopolitik çözülme boyutuna dikkat çeker. [3]
Marx ve Engels’te geçen decay, rotting ve putrefaction (çürüme,çöküş, bozulma, kokuşma) gibi ifadeler, ahlaki bir yozlaşmayı değil, üretim tarzlarının tarihsel sınırlarına dayanarak işlevsizleşmesini anlatan bir metafordur diyebiliriz. Marksist gelenekte çürüyen ahlak değil, toplumsal üretim ilişkileridir.
Cenk Saraçoğlu’nun da ifadesiyle krizin nasıl deneyimlendiğini gösteren bir semptom olarak yani şiddetin sıradanlaşması, tahammülsüzlük, kamusal dilin sertleşmesi, ilişkilerin çıkar ekseninde kurulması ve adalet duygusunun aşınması, bu çürüme hissini besliyor. Ancak bu hissiyatı yalnızca sezgisel bir düzeyde paylaşmak yeterli değil. Asıl soru şu: Yaşadığımız şey gerçekten ahlaki bir çöküş mü, yoksa eşitsizlik, güvencesizlik ve siyasal-ekonomik yapıların toplumsal ilişkileri dönüştürmesinin sonucu mu?
Bu nedenle bir iktisatçı olarak kavramın özüne sadık kalarak ama semptomu da deşifre edebilmek için toplumsal çürüme denilen şeyi, ölçülebilir, karşılaştırılabilir ve verilerle izlenebilir bir güven ve adalet krizi olarak ele almaya çalışacağım.
Çürüme dediğimiz şey, ekonomik dönüşümlerin sonuçları olabilir mi?
Dünya Mutluluk Raporu [4] uzun süredir aynı noktaya işaret ediyor: Mutluluk, gelirden çok güven, sosyal destek ve adalet algısıyla ilişkili. İnsanların zor zamanlarda dayanabilecekleri birilerinin olup olmadığı ve kamusal kurumlara duyulan güven, yaşam memnuniyetini belirliyor. Türkiye bu göstergelerde belirgin biçimde negatif ayrışıyor. Benzer gelir düzeyine sahip ülkelerle karşılaştırıldığında yaşam memnuniyeti daha düşük; fark, gelirin değil güvenin eksikliğinden kaynaklanıyor.
Global Flourishing Study (Küresel Refah ve Mutluluk Araştırması), [5] bu noktada anlamlı bir çerçeve sunuyor. Flourishing kelimesinin kökeni Latince florere (çiçek açmak) fiiline dayanıyor. İngilizce’de ise yalnızca iyi hissetmek değil; kök salmak, çiçek açmak, serpilmek ve gelişmek anlamlarına da geliyor. [6] Çalışma, bireylerin ancak güvenin, adaletin ve yakın ilişkilerin güçlü olduğu toplumlarda gerçekten bütünsel gelişimini tamamlayabileceği anlamına geliyor. Bireylerin bütünsel gelişim potansiyelinin önündeki yapısal engeller ve düşük yaşam kalitesi verilerle net bir şekilde ortaya konmakta. Türkiye, Flourishing Index (Refah ve Mutluluk Endeksi) puanında en düşük seviyeyi gösteren ülkeler arasında yer alıyor (6.59). Mutluluk ve yaşam memnuniyeti, skorunu aşağı çeken temel sebeplerdir. Buna ek olarak, bireylerin yaptıkları şeyleri değerli bulma algısı, genel flourishing ortalamasının gerisinde. Türkiye’de bireylerin finansal güvencesizliğe karşı duyarlılığı ve kırılganlığı oldukça yüksek. Maddi olarak en güvencesiz durumdaki bireylerin (0-3 puan aralığı) elde ettiği ortalama skor ile en güvenceli durumdaki bireylerin (7-10 puan aralığı) elde ettiği skor arasındaki fark 2.73 puan. Bu büyüklük, finansal kırılganlığın Türkiye’de sadece yoksulluk değil, toplumsal ve psikolojik bir çöküş riski anlamına geldiğine işaret ediyor.
Bu eğilimler, Dünya Eşitsizlik Raporu’yla [7] daha da sertleşiyor. Türkiye’de en zengin % 10’luk kesim, toplam gelirin %53’ünden fazlasını ve toplam servetin yaklaşık üçte ikisini (%68) kontrol ediyor. Özellikle servet dağılımındaki uçurum büyük: En zengin % 1’lik kesim tek başına toplam servetin %35’ini elinde tutarken, en yoksul yüzde 50’lik kesimin servet payı ise neredeyse yok denecek kadar az. 2014 ve 2024 yılları arasında, en zengin %10’un en yoksul %50’ye oranla gelir farkı (en yüksek 10/en düşük 50 gelir açığı) 32.3’ten 34.9’a yükselerek ülkedeki eşitsizliklerin önemli ölçüde arttığını gösteriyor. Mevcut durumda, en yoksul %50’lik kesim, ulusal gelirin yalnızca %15’ini alabiliyor. Bu yalnızca ekonomik bir sorun değil. Servetin bu ölçüde yoğunlaşması, toplumsal mobiliteyi durduruyor, gelecek beklentisini ve adil bölüşüm idealini güçsüz hale getiriyor. İnsanlar emekle değil, ilişkiler ile ayakta kalmaya zorlandığında, etik sınırlar da kaçınılmaz olarak esnemeye başlıyor. Bu noktada çürüme, bireysel ahlaksızlıktan daha çok eşitsizliğin gündelik hayata sızmasıyla tümüyle organik bir ölüm anlamına geliyor. [8]
Dünya Değerler Araştırması’nın Türkiye profili,[9] çürüme tartışmasını ahlak–maneviyat ekseninde yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Türkiye dindarlık göstergelerinde üst sıralarda yer alırken, genel güven son derece düşük. İnsanlara güvenilebilir diyenlerin oranı % 10’un altında; adalet algısı zayıf, kurallara uyum ise son derece esnek. Zaten bu tezat tezahürler toplumu, dinsel olanın iyileştiriciliği konusunda şüpheye düşüyor.
Kurumsal düzeyde ise Transparency International’ın 2024 Yolsuzluk Algı Endeksi, [10] Türkiye’nin 34 puanla dünya genelinde 115–120 bandına gerilediğini ve Avrupa ülkelerinden çok Latin Amerika, Orta Asya ve Ortadoğu’daki kırılgan yönetişim rejimleriyle aynı lige yerleştiğini gösteriyor. Bu tablo, hukukun öngörülebilirliğinin, kamusal hesap verebilirliğin ve kurumsal güvenin sistematik biçimde aşındığını ortaya koyuyor.
Bu tablo, maneviyat kaybı anlatısını boşa düşürüyor. Sorun değerlerin yokluğu değil; değerlerin eşitsizlik ve güç ilişkileri içinde araçsallaşması. Ahlaki söylem güçlenirken, ahlaki tutarlılık zayıflıyor. Türkiye’ye özgü değerler barometreleri de bunu doğruluyor: Toplumun çoğunluğu ahlak bozuldu diyor ama adaletli bir ülkede yaşadığına inanmıyor. Çürüme kavramı tam da bu çelişkide ortaya çıkıyor gibi.
Sonuç yerine
Peki hala çiçek açmak mümkün mü? Bu soruya verilecek yanıt ne romantik bir evet ne de karamsar bir hayır. Kalıcı ve apolitik bir mutluluk, bu koşullarda zor. Ama mutluluğu bireysel bir duygu olmaktan çıkarıp toplumsal bir imkan olarak düşündüğümüzde, soru yer değiştiriyor.
Mutluluk, güvenin, adaletin ve birlikte yaşama kapasitesinin yan ürünü. Bu kapasite ağır hasar almış olsa da tamamen yok olmuş değil. Dayanışma anları, ortak öfkenin ortak talebe dönüştüğü yerler halen mevcut.
Çiçek kusursuz toprakta değil, elbette çatlaklardan da sızar, açar. Bence Flourishing şunu söylüyor: Çiçek açmak bireysel bir yetenek değil; toplumsal bir koşul. Eşitsizlik derinleştiğinde ve güven çöktüğünde, bireylerden mutlu olmaları beklemek zorlaşıyor. Yine de bunu bir iyimserlik çağrısı olarak okumayın; bir sorumluluk çağrısı daha çok. Aksi halde mutluluk, iyi niyetli ama boş bir temenni olarak kalır.
[1] https://www.ayrim.org/guncel/gerceklerle-yogrulmus-bir-ideoloji-toplumsal-curume/ [2] https://www.ayrim.org/guncel/toplumsal-curumenin-burjuva-ahlakina-karsi-sokagin-ofkesi/ [3] https://www.ayrim.org/guncel/curumenin-estetigi-sapkinlikla-psikopolitik-bir-yuzlesme/ [4] UN SDSN / Gallup: https://worldhappiness.report [5] Harvard Human Flourishing Program, Baylor University, Gallup: https://hfh.fas.harvard.edu/global-flourishing-study [6] Metafor burada veriyle örtüşüyor: Eğer flourishing çiçek açmaksa, çürüme olarak tanımlanan bir zeminde gerçekten çiçek açmak mümkün mü? [7] World Inequality Lab (Piketty, Zucman, Alvaredo): https://share.google/iT3hEpK5q9Kb7mJY5 / https://wid.world/country/turkey/ [8] Gelir Dağılımı 2025: https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Gelir-Dagilimi-Istatistikleri-2025-53993 Yoksulluk ve Yaşam Koşulları: https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Yoksulluk-ve-Yasam-Kosullari-Istatistikleri-2025-53994 [9] World Values Survey Association: https://www.worldvaluessurvey.org; Türkiye country profile: https://www.worldvaluessurvey.org/WVSOnline.jsp [10] Transparency International https://www.transparency.org/en/cpi/2024




