Devlet Bahçeli Çizgisi: Bir Neden Değil, Bir Semptom

Birtan Altan19 Mart 2026

Türkiye’de siyaset uzun süredir aktörlerin kişisel özellikleri üzerinden tartışılıyor. Özellikle söz konusu olan Devlet Bahçeli ise. Uzun yıllardır Bahçeli’nin çıkışları kimi yorumcular hatta muhalefetin sözcüleri tarafından irrasyonel, kimi zaman “meczupça”, kimi zaman da yalnızca taktik manevraların sonucu gibi açıklanmaya çalışılıyor. Oysa bu yaklaşım meseleyi fazlasıyla basitleştiriyor.

Bahçeli’nin son yıllardaki siyasal hattını bir kişinin ruh hali üzerinden okumak yerine, Türkiye’de milliyetçi hareketin ve daha geniş anlamıyla devlet içindeki güç dengelerinin yön arayışı üzerinden değerlendirmek daha açıklayıcıdır. Ama bu, Bahçeli’yi “devlet aklı” olarak görmek anlamına da gelmez. Devlet tekil ve yekpare bir özne değildir. Farklı çıkarların, farklı yönelimlerin ve farklı güç kümelenmelerinin mücadele ettiği bir alandır. Türkiye gibi devlet geleneğinin güçlü olduğu bir ülkede bile “devlet aklı”, “devlet kararı”, “devlet yönelimi” gibi söylemler oldukça iddialıdır.

Bu bağlamda Bahçeli’nin çıkışlarını devletin bütünlüklü iradesinin doğrudan ifadesi olarak değil; devlet içindeki belirli bir yönelimin siyasal dilinin kurulması olarak okumak daha gerçekçi olur. Bu açıdan bakıldığında Bahçeli bir neden değil, bir semptomdur.

Soğuk Savaş boyunca Türkiye’de milliyetçi hareketin ideolojik ekseni oldukça açıktı: anti-komünizm. Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte bu eksen de büyük ölçüde aşındı. Ortadan kalkan yalnızca bir dış düşman değildi; milliyetçi hareketin ideolojik çimentosu da çözülüyordu. 1990’lar ve 2000’ler boyunca milliyetçi hareketin zaman zaman Turancı hayaller ile zaman zaman sert güvenlikçi refleksler arasında gidip gelmesinin arkasında biraz da bu ideolojik boşluk vardı.

Bugün ise milliyetçi hareketin yeni bir ideolojik eksen arayışı içinde olduğu görülüyor. Klasik anti-komünist milliyetçiliğin yerini giderek daha fazla jeopolitik merkezli bir devlet milliyetçiliği alıyor. Bu yeni hat kendisini artık “komünizm tehdidi” üzerinden değil; bölgesel kuşatma, sınır güvenliği, enerji hatları, askeri kapasite ve devletin bekası gibi başlıklar üzerinden kuruyor.

Devlet Bahçeli’nin son dönemde Ankara’nın kaderini Tahran, Bağdat, Şam ve Gazze ile birlikte anan vurguları bu açıdan dikkat çekicidir. Bu söylem yalnızca seçmen kitlesini konsolide edecek retorik bir dış politika çıkışı gibi durmuyor. Aynı zamanda devlet içindeki belirli bir jeopolitik yönelimin siyasal dilinin kurulmasına işaret ediyor. Milliyetçi hareket giderek daha açık biçimde bölgesel güç siyaseti ve devlet merkezli jeopolitik tahayyül üzerinden kendini yeniden tanımlamaktadır. [1]

Bu dönüşümün arka planında 2016 sonrasında devlet mimarisinde yaşanan yeniden yapılanma vardır. Gülen cemaatinin devlet içindeki tasfiyesi yalnızca bir kadro değişimi değildi; aynı zamanda devlet içindeki güç ilişkilerinin yeniden düzenlenmesiydi. Ancak bu süreç cemaatlerin  devletle ilişkilerinin bütünüyle ortadan kalktığı bir tablo yaratmadı. Türkiye’de cemaatler uzun yıllar boyunca yalnızca dini yapılar değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal ağlar olarak var oldular. Bu nedenle Gülen cemati ve ittifaklarının darbe denemesi sonrasında ortaya çıkan tabloyu cemaatlerin ortadan kalkması olarak değil; bazı ağların tasfiye edilirken bazılarının isim değiştirerek, yeni ittifaklara eklemlenerek ve farklı pozisyonlar alarak yeniden konumlanması olarak okumak daha gerçekçi görünüyor.

Bu tabloyu anlamak için küresel ölçekte yaşanan dönüşümlere de bakmak gerekiyor. Uluslararası kapitalizm son yıllarda giderek daha belirgin hale gelen bir gerilim üretiyor: sermayenin dolaşım mantığı ile devletlerin jeopolitik çıkarlarının mantığı arasındaki gerilim. Ümit Akçay’ın Evrensel’de yayımlanan son yazısında dikkat çektiği gibi, özellikle savaş ve büyük güç rekabeti dönemlerinde küresel sermayenin hareket mantığı ile devletlerin güvenlik ve jeopolitik öncelikleri arasında belirgin bir mesafe açılabiliyor. Küreselleşmenin ekonomik mimarisi ile jeopolitiğin güç siyaseti giderek daha sık çarpışıyor. [2]

Bu ayrışmanın Türkiye’deki karşılıklarını görmek de zor değil. Türkiye sermayesinin uluslararası finans kapital ile en güçlü bağlarını temsil eden kesimleri, son yıllarda hukuk devleti, kurumsal öngörülebilirlik ve Batı ile daha istikrarlı ilişkiler başlıklarında daha görünür itirazlar yükseltiyor. TÜSİAD yöneticilerinin bu doğrultudaki açıklamaları liberal bir siyasal dilin ifadesi değildir; küresel kapitalist entegrasyonun maddi gereksinimlerini yansıtır. [3]

Bu itirazlara karşılık düne göre bugün daha fazla olacak şekilde devlet merkezli jeopolitik akıl farklı önceliklerle hareket ediyor. Güvenlik bürokrasisi, askeri kapasite, enerji hatları, sınır ötesi operasyon kabiliyeti ve bölgesel güç dengeleri bu perspektifte daha belirleyici hale geldi. Dolayısıyla mesele devlet ile sermaye arasında mutlak bir kopuş değil; kapitalist iktidar blokunun kendi içinde iki farklı öncelik mantığı arasında oluşan gerilimdir.

Bahçeli’nin son yıllardaki söylemi tam da bu gerilimin siyasal dilini kuruyor gibi görünüyor. Milliyetçi hareketin giderek daha fazla jeopolitik merkezli devlet söylemine yaslanması yalnızca ideolojik bir tercih değildir; aynı zamanda devlet içindeki güç dengelerinin ve rejimin meşruiyet anlatısının yeniden şekillenmesinin bir yansımasıdır.

Devlet ile sermaye arasında zaman zaman açığa çıkan bu tür gerilimler emekçi sınıf siyaseti açısından bir sıçrama imkanı yaratır mı? Çoğu zaman yalnızca kapitalist iktidar blokunun kendisini yeniden tahkim etmesinin ideolojik zeminini oluşturur. Jeopolitik milliyetçilik ile küresel finans kapital arasındaki sürtünme, emekçi sınıflarının taleplerini bastırmanın yeni araçlarını da üretebilir. Güçlü, bağımsız bir sınıf partisi ise bu sürtünme dönemlerinde emekçi sınıflara yönelecek yeni baskı dönemlerini savuşturabilir, emekçilerin siyasal ve örgütlü birliğini sağlayabilir.

Dolayısıyla mesele Bahçeli’nin sözlerinin gerçek anlamı değildir. Asıl mesele Türkiye’de devlet, sermaye ve ideoloji arasındaki ilişkilerin yeni bir tarihsel momentte nasıl yeniden kurulduğudur. Ve bu yeniden kuruluş sürecinde emekçi sınıfların kendi bağımsız siyasal örgütlenmesini güçlendirip güçlendiremeyeceğidir.

 

[1] “Bahçeli’den İran uyarısı: Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tablo doğrudan milli güvenlik meselesidir.”, Cumhuriyet, 14 Mart 2026, https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/bahceli-den-iran-uyarisi-turkiye-nin-karsi-karsiya-bulundugu-tablo-2486875
[2] Ümit Akçay, “Savaş Türkiye ekonomisini nasıl etkileyecek?”, Evrensel, 8 Mart 2026, https://www.evrensel.net/yazi/98834/savas-turkiye-ekonomisini-nasil-etkileyecek
[3] “TÜSİAD’dan ‘hukuk devleti’ vurgusu.”, Cumhuriyet, 18 Şubat 2025, https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/tusiaddan-sorusturma-uzerine-aciklama-geldi-hukuk-devleti-vurgusu
Devlet Bahçeli Çizgisi: Bir Neden Değil, Bir Semptom
0:00 / 0:00