Emperyalizmin Gölgesinde Kuşak Problemi

Buket Yalçın30 Ocak 2026

Tüketim alışkanlıklarını kategorize etmek için son yıllarda dillere pelesenk olan şu Z Kuşağı meselesini, küçük harfli bir kuşaktan büyük harfli bir Kuşak’a (1) geçişin sancılarıyla tartışmak gerekir. Bugün kuşak yaratma sorunsalı; belirli on yıllarda doğmuş istatistiksel yığınların hangi sosyal medya platformunda nasıl zaman geçireceğinin ya da pazarlama raporlarının sığ sularında “Bu Z Kuşağı da çok apolitik” demenin ötesindedir. Öte yandan bu cümle baştan yanlıştır; zira politik bir kuşak yaratmak X, Y ya da Z etiketlerinin ötesinde bir irade beyanıdır. Kuşaklar sadece verili birer şey oldukları için yaptıklarıyla açıklanamazlar; aksine kuşaklar, yaptıklarıyla tarihsel birer özne, yani birer Kuşak hâline gelirler.

Benim neslim -2000 sonrası doğanlar- gözünü yenilgilerin artık birer süreç değil, kaskatı birer sonuç olduğu yıllara açtı. Metin Çulhaoğlu’nun Gelenek’in 3. sayısında kaleme aldığı “68 Kuşağı Üzerine” başlıklı yazısı, 68’i bir nostalji öznesi olmaktan çıkarıp devrimci bir siyasal değerlendirmeye tabi tutar. Bu rehberlik bugün bize bir kuşağı inşa etme yolunda ışık tutsa da; asıl üzücü olan, bugün nostaljisini bile kendine dert edinebilecek bir deneyimden mahrum bırakılan yığınların tarihsel sıkışmışlığıdır.

2000 sonrası doğanlar, emperyalizmin özgürlük ve demokrasi anlatısına eklemlenerek meseleleri bu sahte ışık altında okuma alışkanlığıyla malul durumdadır. Oysa bugün siyasallaşma; yalnızca verili bir kötüye -mesela AKP’ye- karşı pozisyon almaktan ibaret görüldüğünde, emperyalizmin bir kurtarıcı gibi sahneye sürdüğü o liberal-demokrat vitrin bu neslin bir sığınağı hâline gelmektedir. Otoriter kötülerden kaçarken emperyalizmin küreselci beyanına hizalanmak, bu neslin önündeki en büyük ideolojik barikattır.

Bizim neslimiz Gezi’de ilkokul, en iyi ihtimalle ortaokul sıralarındayken; 90’lılar kendilerinden “bir cacık olmayacağını” iddia eden büyüklerine Gezi ile yanıtlarını vermişti. Gezi, bu toprakların gördüğü en büyük direnişlerden biri olarak 90’lıları kendilerinden önceki nesillere “Komer’in arabasını nasıl yaktıklarını” (2) anlattırma zahmetinden kurtarmış; onlara bizzat kendi eylemleriyle bir tarihsel kimlik kazandırma şansı sunmuştu. Ancak unutulmamalıdır ki o momentteki kopuş, bugüne kıyasla çok daha fazla örgütlenme mevzisinin, henüz tam anlamıyla tahkim edilmemiş bir otoriterliğin ve koalisyon kültürünün tortularının olduğu bir siyasal zemine denk gelmişti. Haziran’ın 90’lıları, o tarihsel momentte iktidarı alsalardı neler yapabileceklerini daha direnişin ilk günlerinden itibaren kütüphanelerini kurarken, revirlerini işletirken, yani yeni bir yaşamı inşa ederken sezdiriyordu.

Gözünü doğrudan yenilgiye açmak ise Reza Şah’ın ötesinde ne olduğunu dahi tahayyül edemeyen bir İranlı gencin çaresizliğine benzer olsa gerek. Zira 2000 sonrası doğanlar için de Gezi, bir süreç değil; etkisi çoktan sönümlendirilmiş bir sonuç olarak duyulmaktadır. Bugün gelinen noktada kuşkusuz bir gözlemsel birikim vardır; bu birikim ancak ve ancak yenilginin donmuş sonuçlarının ötesinde bir başka dünyanın mümkün olduğunu gösteren bir itici kuvvetle kazanıma dönüşebilir. Bu kuvvet ne neoliberalizmin konforlu özgürlük vaatlerinde ne de yalnızca “birileri gitsin yerine Şah gelsin” sığlığında gizlidir. Bu kuvvet, emperyalizmin ve onun yerli işbirlikçilerinin yarattığı o ideolojik enkazı kaldıracak olan bağımsızlıkçı ve sosyalist bir Kuşak iradesidir.

2000’liler için Süreç ve Sonuç Yoklaması

ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal ettiği günlerde sol, “Yeni bir dünya savaşı mı yaklaşıyor?” sorusunu haklı bir kaygıyla tartışıyordu. Bu paylaşım savaşı tartışması, bir öncekinin aksine reel sosyalizm deneyiminin çözüldüğü, yani emperyalistleri bir arada tutan “baş düşman”ın ortadan kalktığı bir konjonktürde, başta AB ve ABD arasındaki rekabetin sancılarıyla gün yüzüne çıkmıştı (3). ABD Irak pastasının mutlak sahibi olmayı gözüne kestirmişken; Fransa ve Rusya gibi rakipler de pastanın dilimlerine odaklanmış, “yeniden kuruluş” sürecinde pay kapma yarışına girmişlerdi. Ne de olsa ABD işgali tahkim etmek için “demokrasi”yi bahane edebiliyorsa, AB ülkeleri de kendi pazar çıkarlarını korumak için “insanlığı” ihraç edebilirdi.

Gelgelelim Irak’ta patlayan bombalar yalnızca binaları ve petrol sahalarını değil, liberalizmin  parıltılı “evrensel değerler” anlatısını da tekrar kolayca çıkmamak üzere enkaz altında bıraktı. Irak bu işgalle birlikte geri dönüşü olmayan bir yıkım döngüsüne hapsedildi. Ülkenin tüm kamusal varlıkları ExxonMobil, Shell ve BP gibi enerji devleri ile Halliburton gibi rekonstrüksiyon şirketleri arasında birer ganimet gibi pay edildi (4). Sendikaların yasaklandığı, yerli sanayinin boykot edildiği ve kamusal her türlü örgütlenmenin tasfiye edildiği bu süreçte demokrasi değil, felaket kapitalizmi ihraç edildi. Bugün geriye dönüp bakıldığında Irak, bir özgürleşme hikâyesi değil; bir ülkenin hafızasının ve kaynaklarının küresel sermaye tarafından açık artırmaya çıkarıldığı bir laboratuvar olarak tarihe geçti.

2008 senesine gelindiğinde Türkiye’de hükümet tarafından “teğet geçti” denilerek reddedilen finansal kriz, şüphesiz neoliberalizmin duvara tosladığı önemli bir uğraktı. Petrol ve tarım fiyatlarının yükselişi, Çin’in pazar devine dönüşmesi ve Amerikan Doları’nın değer kaybıyla sarsılan vitrinin arkasında mortgage krizi “geliyorum” diyordu. Ancak bu sarsıntı kapitalizmin yapısal krizinden bağımsız bir finansal kaza değildi. Yoksul işçi sınıfını taşınmaz sahibi yapma rüyası, neoliberalizmin bir başka iddiasına dayanıyordu: borcun metalaştırılması. İşçi sınıfının barınma hakkını bir manipülasyon aracına çeviren saadet zinciri modeli 2008’de koptuğunda masal da bitti. O güne kadar devletin küçülmesini ve piyasanın kutsallığını vaaz edenlerin, kendi kârlarını kurtarmak için halkın cebine el uzatan en devletçi(!) aktörlere dönüşmesini izledik. 2008, Türkiye’yi teğet geçmek bir yana dursun; küreselleşmenin herkesi mülk sahibi edindireceği vaadini bir borç enkazına çevirdi ve emperyalizmin rızayla yönetme kapasitesinin tükendiği o uzun krizler silsilesinin mühim bir durağı oldu.

ABD’nin şirketleri ve silahları aracılığıyla Orta Doğu’ya demokrasi ihraç etme yalanı beklenilenden çok daha kısa sürede çürürken; Türkiye’de de sivilleşme ve yüzünü yeniden Batı’ya dönme hayalleri pazarlanıyordu. Hemen ardından gelen on yılda, bilinçli bir stratejiyle bir süredir rafa kaldırılmış olan enternasyonalizmin boşluğunu, yegâne seçenek etiketiyle neslin önüne süslü bir paket olarak konan globalizm doldurdu. Bu ideolojik paket, 2000’lilere sınıfsız ve sınırsız bir dünya vaat ediyordu; ancak bu vaat edilen sınırsızlık da yalnızca satın alınabildiği ölçüde mümkündü.

Özü itibarıyla globalizm, sermayenin sınırları aşma iştahının renkli ambalajlarla vitrine konmuş bir başka biçimidir. Bu “renkli ambalaj” yalnızca belirli dönemlerde ihtiyaçlara müteakiben ortaya çıkan bir akım olmaktan ziyade, bir hegemonya inşa aracıdır. Sınıf mücadelesinin yerini aktivizmin; politik dayanışmanın sınırlarını bireysel tüketim standartlarının belirlediği bu ideolojik pakette işgücü ucuz olduğu kadar, özgürlükler de yönetilebilir olduğu kadar kabul görmektedir. Sermaye düzeni krizlerini erteleyebildiği ölçüde bu liberal paketlerle rıza üretir; ancak aynı düzen rıza mekanizmaları tıkandığında ayan beyan otoriterliğe başvurmaktan tereddüt etmez.

Aynı tereddütsüzlüğe AKP’nin Vize Serbestisi ve Geri Kabul Anlaşması masalarında AB ile el sıkıştığı o eşikte; bir yandan Suriye’nin kuzeyinde kendi alt-emperyalist yayılmacılığının sınırlarını çizdiği günlerde de şahit olduk.(5) Türkiye bir yandan Avrupa’nın “insani tampon bölgesi” olmayı kabul ederken, diğer yandan bölgede kendi emperyalist ajandasını uygulamaya koyuyordu. PTT şubelerinden okullara, Türk lirasının tedavülünden tepeden inme idari düzene kadar bir ülkenin yıkımı üzerinde yükselen bu vekil devlet inşası; bölgeyi sermaye için yeni bir yağma sahasına dönüştürme operasyonuydu. Nitekim bu alt-emperyal kimlik, bir süreliğine içerideki meşruiyet krizinin de ilacı oldu. 2015’te sandıkta rıza üretemez hâle gelen AKP’nin imdadına; Suriye’deki vekâlet savaşlarıyla beslenen beka anlatısı ve ardından gelen OHAL dönemi yetişti.

2000’lilerin özneleşemediği bu yıllar iddia edildiğinin aksine ne “eski güzel” ne de “laik” günlerdi; bilakis AKP ile birlikte Cumhuriyet tarihinin gördüğü en hızlı emperyalleşme ve kapitalistleşme süreçleri tamamlanmıştı. Nasıl ki 80’lerde festivaller hapishanelerden yükselen çığlıkları bastırmaya yetmediyse; küreselci anlatı da vitrinine koyduğu demokrasi ve özgürleşme paketini bir neslin her geçen gün mülksüzleşmesinin ve geleceksizleşmesinin önüne koyamadı. (6) Aynı nesil bu düzene ve liberalizme çivilenmiş demokrasiye olan güvenini yitirdikçe, dünyada ve Türkiye’de refleksif bir kopuş trendi ortaya çıktı. Ancak unutmayalım ki bu kopuş, düzenden kopuş değil; sistem içi hoşnutsuzluğun yine sistemin en gerici kodlarıyla ifade edilmesinden ibarettir.

Fırsatlar ve Sorumluluklar

21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, 2000’lilerin geçmişle imtihanı artık bir güzelleme değil, doğrudan bir hesaplaşma meselesi haline gelmelidir. Bir önceki on yılı “eski, laik, güzel günler” diyerek anmak, liberalizmin kurduğu süslü nostalji tuzağına gönüllü olarak düşmekten başka bir şey değildir. Zira bizim için o yılların en güzel yanı, artık geride kalmış olmasıdır. Özneleşme ile bireyciliği, tarihsel bilinç ile nostaljik edilgenliği birbirinden ayırmak gerekir. Bugün nostaljisine mahkûm edildiğimiz bu anlatı, bir önceki on yılın karanlığını meşrulaştırmanın başka bir yoludur. 2016’yı özlemek de o gün geleceksizleştirmenin temellerini atanların sorumluluğunu görmezden gelmektir.

Bugün ise sermaye, kendi yalanını yine kendi elleriyle çürütmüştür. ABD Başkanı Trump’ın bir devlet başkanını kaçırma operasyonunu hiç utanmadan “demokrasi ihracı” olarak adlandırabildiği; Rusya-Ukrayna arasındaki savaşın Avrupa’da yarattığı ekonomik buhranın sorumlusunun NATO bütçeleri değil de göçmen emekçiler ilan edildiği bir uğraktayız. Almanya’da göçmen çocuklarının, Geri Kabul Anlaşması’nın mimarı Merkel’e “Döneri 1 euro yap!” diye seslenmesi; Obama’yı Libya’dan Suriye’ye uzanan yıkım hattında emperyal müdahaleciliğin temsilcisi olarak değil de yalnızca “ilk siyahi başkan” olarak hatırlayanların düştüğü tarihsel körlükle aynıdır. Eurovision sahnesinde İsrail ve Ukrayna dışında neredeyse hiçbir “siyasal özne” kalmamışken o ekrana özlem duyan Türkiyeli genç de, aslında aynı özneleşme sorununa nostaljide çözüm aramaktadır.

Gelgelelim bu çürüme, 2000’liler için aynı zamanda tarihsel bir fırsattır. Sermayenin yönetim krizi kendine artık meşru zeminlerde çözüm üretemezken, gerçek bir Kuşak iradesi ancak böylesi bir momentte filizlenebilir. Zira ne 2000’liler ne de bir başka nesil, emperyalizmin bir konsolidasyon aparatı olarak sahneye sürdüğü “yeni sağ” dalgasına sığmayacaktır. Gençlik içinde bir trend olarak yükselen sağcı refleksleri, sermayenin rıza üretememesinden kaynaklanan neo-faşist ajandayla karıştırmamak gerekir. Burada sola düşen tarihsel görev, bu kopuş hâlini düzen içi bir hoşnutsuzluğun ötesinde devrimci bir özne hareketine dönüştürmektir.

Bu görev, sermaye düzeninden koparılmış bir gelecek inşa ederken demokrasi ve ilericilik gibi paslandırılmış tüm kavramların mülkiyetini de bizzat sola devşirmeyi zorunlu kılar. Çünkü düzenden kopuş yalnızca bir iç refah talebi değil; anti-emperyalizmin sahipsiz bırakılan ve bugüne kadar hep yenilgilerle hatırlanan anlatısını yeniden yazmayı da beraberinde getirir. Anti-emperyalizm bir kuşak için sadece sınırın ötesindeki bir savaşa karşı durmak olarak okunamaz; o sınırdaki çatışmanın sokağa, sofralarımıza, üniversitelerimize ve geleceğimize nasıl yansıdığını çözümleme meselesidir.

Emperyalizm, bugün siyasetin belirleyicisi konumuna yerleşmişken; emeğimizi ucuzlatan ve bizi NATO’nun arka bahçesi hâline getirerek geleceğimizi ipotek altına alan son derece gerçek bir iç siyasi olgudur. Bu anlamda iktidara ve onu besleyen emperyalizme geri adım attırmak, bugün Türkiye solunun en hayati vazifesidir. Çarkın dişlileri emekçileri öğütmek için dönerken, Türkiye’de örgütlenecek bir anti-emperyalist hat yalnızca bir direnç değil; küresel emperyalizme karşı yeni bir mevzi açma şansıdır. Bizim neslimiz için Kuşak olmak, emperyalizmin bizi hapsettiği o ambalajı yırtıp bu çarkı bizzat içeriden durduracak bir iradeyi de kuşanmaktır.

(1) https://gelenek.org/68-kusagi-uzerine/
(2) https://haber.sol.org.tr/medya/metin-culhaoglu-yazdi-haziran-direnisi-ve-kusak-firsati-haberi-76447
(3) https://gelenek.org/yeni-bir-dunya-savasi-olasi-mi/
(4) Naomi Klein (2007). The Shock Doctrine: Ideological Blowback A Very Capitalist Disaster
(5) https://www.mfa.gov.tr/turkiye-ile-ab-arasinda-vize-serbestisi-diyalogu-mutabakat-metni-ve-geri-kabul-anlasmasi-imzalandi.tr.mfa
(6) Nurdan Gürbilek (1992). Vitrinde Yaşamak, Metis Yayınları, s.14