Enerji, Hegemonya ve Bağımlılık: Fosil Yakıt Kapitalizminden Enerji Bağımsızlığına Çıkış Mümkün mü?

Birtan Altan31 Mart 2026

Enerji meselesi, yalnızca alanda çalışan teknik uzmanların tartışma başlıkları arasında yer alacak bir konu ya da sermaye piyasasının çözebileceği bir arz-talep denklemi değildir. Enerji meselesi artık, uluslararası sermaye hiyerarşisinin ve sınıfsal tahakkümün somutlaştığı bir alandır. Fosil yakıtlara ve onların baronlarına dayalı bir enerji/dünya düzeni, yalnızca son on yıldaki kıyasıya rekabetin bir ürünü değil, tarihsel olarak biçim almış bir sermaye birikim rejiminin ürünüdür. Bu kapsamda enerji bağımsızlığı konusu da kaçınılmaz biçimde sınıf mücadelesi ekseninde yürütülmek zorundadır. 

Lenin’in 1916’da kaleme aldığı Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması çalışması, tekelci sermayenin ulusal sınırları aşarak kaynakların kontrolü üzerinden yeni bir dünya düzeni kurduğunu çözümlüyordu. [1] Bir asır sonra, fiziki savaşlar ile tekrar Lenin’e dönüyoruz. Bu çalışmadaki tespitler olağanüstü özgünlüğü ile geçerliliğini korumaktadır. Fosil yakıt baronları, devletlerin siyasi iradelerini, birbirlerine yakın coğrafyaların kaderlerini ve uluslararası kurumları doğrudan biçimlendirmektedir. Enerji, emperyalist güç ilişkilerinin hem nesnesi hem de aracı halindedir. 

Piyasa kuramcıları fosil yakıtların değerini, onların fiziksel sınırlılığından kaynaklı olarak yüksek tutulduğunu belirtirler. Bu açıklama günümüzü anlamak için oldukça yetersiz kalmaktadır. 

“Bir malın değeri, onu üretmek için toplumsal olarak gerekli emek zamanı tarafından belirlenir.” – Karl Marx, Kapital, Cilt 1 1 [2] 

Marx’ın teorisi üzerinden baktığımızda ise fosil yakıtların değerinin onların fiziksel özelliklerinden önce, üretim, lojistik ve iç dağıtım süreçlerindeki emek ve sermaye yoğunluğundan türediğini gözlemleriz. Petrol kendi başına bir hiçtir. Değerini ise içten yanmalı motor teknolojisi, santraller, betonlaşan kentler, arkaik endüstriyel tesisler, üretiminin önemli bölümünü çöp yığını olarak dünyaya yayan fosil yakıt tabanlı araçlar, petrokimya tesisleri gibi hakim halde bulunan araçlar üzerinden belirlemektedir. 19. yy ortalarına kadar petrol ile çamur arasında kayda değer bir fark gözlenmemesi bu tespiti doğrulamaktadır. Ezcümle değerin kendisini belirleyen şey tarihsel olarak üretilmiş toplumsal ilişkilerin bütünüdür. Rüzgar, güneş, biyokütlegibi yenilenebilir enerji kaynakları bu kapsamda değersizleştirilmeye çalışılmaktadır. Çünkü bu kaynakların üretim ve dağıtım süreçleri emperyalist güç ilişkileri tarafından denetlenemeyen, tekelleştirilmesi güç alanlar açmaktadır. Emperyalist sistem bolluğu değil, kontrol edebileceği kıtlığı, savaş çıkarabileceği başlıkları tercih etmektedir. 

Gramsci, hegemonyanın yalnızca zor-baskı aygıtları ile değil, toplumsal rızanın üretimi aracılığıyla da sürdürüldüğünü göstermişti. [3] Günümüzde fosil yakıt baronlarının düzeni çıplak ve müdahale edilemeyecek bir tahakküm biçimi olarak değil, doğal ve rasyonel bir ekonomik düzen olarak benimsetilmeye çalışılmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin de üretebildiği elektrikli araç teknolojisine karşı yürütülen karalama kampanyaları, sorunun kaynağı olan fosil yakıt baronlarının sermaye birikim hedeflerini görünmez kılarken, yenilenebilir enerjiye karşı suni bir ideolojik cephe inşa etmektedir. Bu durum, emperyalizmin hegemonya kurma kapasitesinin yalnızca zorla değil, rıza üretimiyle de işlediğini açıkça göstermektedir. 

Enerji şirketlerinin ve fosil yakıt baronu devletlerin sponsor olduğu anlaşmalar, akademiler, enstitüler, yine bu devletlerin fonlamasıyla politika üreten hükümetlerin inşa ettiği enerji mevzuatları, medyadaki baskın söylem; fosil yakıt kullanımının bir zorunluluk olduğunu belirten bir algıdan beslenmektedir. Yine Gramsci’ye dönerek ifade edersek fosil yakıt baronlarının organik aydınları —enerji güvenlikçiler, ekonomistler, enerji lobicileri— bu rızanın üretiminde kritik rol üstlenmekteler. 

Trump’ın yeniden iktidara gelişiyle birlikte, Kuzey Denizi’nden Orta Doğu’ya uzanan petrol ve gaz üretimini denetim altına alma hamleleri, bu hegemonik yapının politik yönelimini açık biçimde ortaya koymaktadır. İran savaşı başta olmak üzere söz konusu hamlelerin birikim rejimi ve onunla bütünleşik emperyalist güç ilişkilerinin koruma refleksi olduğunu an ve an göstermektedir. Yenilenebilir enerjinin desteklenmemesi, üretim ve dağılım süreçlerinin engellenmesi teknik bir tercih değil, doğrudan sınıfsal bir pratiktir. 

Ülkemize döndüğümüzde ise Türkiye’nin, Lenin’in emperyalizm çözümlemesinde ortaya koyduğu hiyerarşik dünya düzeninde bağımlı bir konumda olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin enerji sistemi petrol ve doğalgaz hatlarına doğrudan bağımlıdır. Ulaşım, sanayi ve kent altyapısı fosil yakıtlar üzerine planlanmıştır. Bu tercih yalnızca ekonomik ya da teknik bir sorunu değil aynı zamanda bir bağımsızlık sorununu da doğurmaktadır. Türkiye, enerji politikaları ile siyasi manevra alanı daraltılmış, egemenlik sorunu yaşayan bir noktadadır. Yine önce Irak, Libya, Suriye, sonra İran savaşlarını bu kapsamda değerlendirmek gerekecektir. Rosa Luxemburg’un işaret ettiği gibi kapitalist birikim süreci piyasalaştırılmamış alanlara sürekli el koyma eğilimi taşımaktadır. [4] Savaş ya da zor yoluyla yapamadığını ise Türkiye gibi ülkelerde oldukça ilkel olan bir birikim rejimi eliyle, borçlandırma yoluyla yapmaktadır. Biriken döviz bazlı dış borç rakamları artı değerin merkez sermayesine aktarımını sağlamaktadır. Enerji üretiminin, lojistiğinin ve dağıtımının kimin elinde olduğu sorusu bağımsızlık sorunu ile doğrudan çakışmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının çoğalması yine bu soruna bir çözüm yolu işaret etmektedir. 

Yenilenebilir enerji kaynakları ile birlikte konuşulması gereken bir diğer konunun ise enerji verimliliği çalışmaları olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Enerji verimliliği tartışmaları çoğunlukla yine teknik söylemler içinde kalmaktadır. ISO 50001 gibi uluslararası standartlar, ölçme, izleme ve sürekli iyileştirme mekanizmaları öngörse de özellikle az gelişmiş kapitalist ülkelerde bu süreçler yalnızca belgelendirme aşamasında kalmaktadır. Bu sorun yalnızca yönetimsel yetersizlikle açıklanamaz. Yine yapısal bir çelişkiyi barındırmaktadır. Verimlilik, kar güdüsü ile çeliştiği anda sermaye için bir hedef olmaktan çıkmaktadır. Enerji maliyetleri emekçi sınıflara ve kamuya yansıtıldığı sürece verimlilik sermaye sınıfının ilgi alanına girmeyecektir. 

Enerji altyapısı ile bağımsızlık arasındaki ilişkiyi kavramak için sosyalizm deneyimlerine odaklanmakta fayda var. Hem SSCB hem de Yugoslavya deneyimlerinde ekonomik ve siyasi bağımsızlık, hidroelektrik, enerji üretim merkezleri, yerli enerji kaynaklarının kullanımı ve planlı sanayi altyapısı ile birlikte gerçekleştirildi. Bu iki tarihsel deneyim, enerji altyapısındaki özerkliğin bağımsızlığın maddi zemini açısından taşıdığı önemi somut biçimde ortaya koymaktadır. Üretim araçları üzerindeki denetim yalnızca ekonomik değil, siyasal varoluşun da garantörüdür. Enerji kaynakları, o kaynakların üretimi ve dağıtım süreçleri piyasanın tekelleştirilebilir normlarına hapsedilemez; enerji söz konusu olduğunda bu bir tercih ya da istisna kabul edilemez. Yeni sol akımların ve kuramcıların yaptığı gibi öncelik hangi enerji kaynağının kullanılacağı değil, enerjinin kimin kontrolünde ve hangi toplumsal amaçla üretileceği ve hangi yöntemle dağıtılacağı konusudur. 

Mühdan Sağlam’ın Ayrım’daki son söyleşisinde belirttiği gibi enerji krizi artık yalnızca bir ekonomik dalgalanma değil, üretimden gündelik yaşama dek uzanan bir yapısal sorun haline gelmiştir. [5] Bu yapısal sorunun çözümü kısmi iyileştirmeler ve reformlarla sağlanamaz. Gerekli olan enerjinin toplumsal mülkiyet ve planlama temelinde yeniden örgütlenmesidir. 

Sonuç olarak fosil yakıt sisteminin tarihsel olarak inşa edildiğini ve hegemonik araçlarla yeniden üretilen bir iktidar mekanizmasına bağlı olduğunu iddia ediyoruz. Bu yapıyı dağıtmak —ne kadar önemli olsalar da— yalnızca enerji verimliliği politikaları ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılacak yatırımlar ile mümkün görünmemektedir. Enerjideki bağımsızlık zorunlu olarak emperyalist barbarlık rejimine, fosil yakıt baronları ve onların inşa ettikleri devletlere, piyasa egemenliğine karşı mücadele edilerek kazanılabilir. Enerji düzenini dönüştürmek ve emekçi sınıflar lehine düzenlemek salt bir teknolojik kalkınma ya da çevre politikası ile mümkün değildir. Bu dönüşüm üretim ilişkilerini, planlama biçimlerini, sınıflar mücadelesini kapsayan toplumsal dönüşümün bileşenidir. 

[1] V. İ. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, çev. Cemal Süreya, Sol Yayınları, Ankara, 2009. 
[2] Karl Marx, Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt 1, çev. Mehmet Selik-Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul, 2021. 
[3] Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri: Seçmeler, çev. Adnan Cemgil, Belge Yayınları, İstanbul, 1997. 
[4] Rosa Luxemburg, Sermayenin Birikimi, çev. Tayfun Ertan – Doğan Türker, Belge Yayınları, İstanbul, 2019. 
[5] Barış Alp Özden – Mühdan Sağlam söyleşisi, "Mühdan Sağlam ile Söyleşi: İran Savaşı, Enerji Krizi ve Türkiye Ekonomisine Etkileri", Ayrım Dergi, 27 Mart 2026, https://www.ayrim.org/soylesi/muhdan-saglam-ile-soylesi-iran-savasi-enerji-krizi-ve-turkiye-ekonomisine-etkileri/ 
Enerji, Hegemonya ve Bağımlılık: Fosil Yakıt Kapitalizminden Enerji Bağımsızlığına Çıkış Mümkün mü?
0:00 / 0:00