Enternasyonalizm ve “Doğruyu Tutturmak”

Ebru Pektaş1 Mart 2026

Tuhaf, oldukça tuhaf zamanlardayız.

Her şey üstümüze boca ediliyor; haberler, analizler, köşe yazıları, kanallar, podcastler, yapay zeka metinleri, son dakikalar, sıcak gelişmeler, pek de sıcak olmayan gelişmeler vb. Aksırıncaya tıksırıncaya dek dolmuş ve doymuşuz. Yine de çoğumuzun ortak derdi “hiçbir şeye yetişememek”. Oysaki koşup da yetişememek, uzanıp da tutamamak gibi değil bu “başımıza gelen”; daha çok, malumat-haber-analiz selinde “sürüklenmek” gibi. Bu “sürüklenmelere” rest çekemiyoruz.

Üstelik yalnızca sürüklenmiyoruz, eksiliyoruz da! Zira her yerden karşımıza çıkan türlü malumatfuruşluklar, yapay zekayla marine edilmiş analiz metinleri, kurduğu her yeni cümlede bizi biraz daha eksik bırakıyor. “Fazla olan” eklendikçe bizdeki o bütün eksiliyor!

Tam da bu nedenle bugünün devrimci görevlerinden biri, basitleştirmek ve fazla olanı atmaktır bence. O çılgın cangıllara, “dikkat ekonomilerine”, uyaran borsalarına tabiri caizse baltalarla girmek gerekiyor!

Basitleştirmeliyiz.

Kakafoniyi kışkırtmak bir siyaset tekniği olmuşsa (Epstein meselesindeki gibi), akademisyeninden sıradan vatandaşına artık her köşede bir Külyutmaz Necmi’ye rastlıyorsak, “oyun kuruyoruz” diye diye Yozgatlı ülkücüyü kriptografa dönüştürdülerse, aşırılaşmış sahte içeriklerin, videoların tüketiminde olduğu gibi sakalet ilgisi almış başını gidiyorsa, birilerinin de basitliği bir mevzi gibi kollamasında fayda vardır.

Bu ısrar özellikle “dünya değerlendirmesi” gibi başlıklarda daha da anlam kazanıyor. Sözgelimi ABD’nin Venezuela’ya haydut operasyonundan Davos zirvesine, bölgede yükselen çatışmalardan yeniden patlayan Epstein skandalına son bir-bir buçuk aylık olaylar silsilesinde anlamlı, sadeleştirici doğrultular bulmak önem kazanıyor.

Türlü vaatlerle sizi kandırmak niyetinde değilim sayın okur ama buralardan süzülen bir “enternasyonalizm” konusu var, ona doğru geliyorum…

Öncelikle yakın plandan bakıldığında Venezuela operasyonu ile başlayıp ülke ülke türlü tehditlerle ilerleyen ve son olarak Küba’ya dönük yeni saldırılarla karakterize olan güncel dünya durumu malumunuz. Bu büyük emperyalist saldırganlığın ardındaki dinamikler de sır değil. (Malumunuzdur, sır değildir diye diye konuya sıfırdan giren o yazar!)

ABD, emperyalist hiyerarşideki askeri ve mali üstünlüğünü korurken, üretimde geriye düşmektedir.  Çin’in kitap dışı bir yerden yükselişi, özellikle merkezlerde korumacı ulus-devlet reflekslerinin yeniden daha etkili biçimde işletilmesiyle karşılanmaktadır. (Bir zamanlar “bitti artık” diyerek “ulus-devlet ölçeğini” hakir görenler utanır mı bilmem?) Teknoloji devlerinin dünyanın çeşitli bölgelerindeki maden kaynaklarına ilişkin arsız emel ve girişimleri, işgalleri ve el koymaları sıradanlaştırmaktadır. Devletini peşine takan vampir patronların, bir dönem çeşitli dengelere, kısmi tavizlere dayanan uluslararası anlaşmaları askıya aldırabilmeleri, küresel uzamı olağanüstü biçimde kayganlaştırmaktadır.

Kendine türlü roller kapmaya çalışanından, niyetini artık hiç gizlemeyenine bir tür “gel, yavaş gel yerler yaş” jeopolitikası bu koşullarda oluşmaktadır. Sonuçta tüm bunlara uygun siyasal düzeneklerin oluşturulması ve nihayet barbarlık düzeyinde güç gösterilerinin, korkutma ve terörize etmenin bizzat yönetme tekniği olarak kullanılması tabloyu tamamlamaktadır.

Gücünün sınırlarını Filistin’de, soykırımla gösteren ve açıkça bunu bir “dünya nizamı” konusu olarak işaretleyen bir barbarlık karşımızdaki…

Bu tabloya dönük sadeleştirici yaklaşımlardan biri, tüm bu yoğunlaşan saldırı harekatının küresel bir nitelik kazandığı, otoriterliğin ötesinde karşımızdakinin küresel bir karşı-devrim, adıyla yeni faşizm ya da “evrensel faşizm” olduğu yönünde. Bu iddialar yeni değil kuşkusuz. Hatta bu tezler, en verimli hasadına asıl şimdi, ikinci Trump dönemiyle ulaştı bile diyebiliriz. Bu düzeyde bir itirazım da yok. Yine de buradan çıkan kimi kavramların dilden dile dolaşarak neredeyse bir ezbere dönüşmesi, her sözün konuya “küresel/evrensel faşizm” “aşırı sağın yükselişi” ya da “küresel karşı-devrim” diye başlaması bir sorundur.[1] Sorun her şeyden önce bu tezlerin, bizim moralimizi bozmasıdır. Almanya’dan oğlu geldiği için sizi evden atmak isteyen ev sahibi gibi karşımıza çıkıp durur bu can sıkıcı tezler…

Gerçekten de global bütünü yeknesak biçimde ele alan, boğucu bir karamsarlık ve felaketçilik yayan, karşı eğilimleri, çıkarları, mücadele zeminlerini, hatta kazanımları (Z. Mamdani gibi örnekler) ıskalama riski içeren ve dahası “dünya nizamının efendilerine” aşkın bir akıl, strateji ve güç atfeden “aşırı vurgular” bize zarar vermektedir.

Paradigmatik Kayma Var Yetişin Dostlar!

İşte tam da burada “enternasyonalizm” kavramını sorunsallaştırmak faydalı olacaktır. Örneğin bir dönem, daha sık biçimde duyduğumuz “küresel saldırı, küresel direniş!” sloganı asıl şimdi mi anlam kazanıyor?

İşin aslı, siyasetin odağı, asimetrik biçimde global düzeye yerleştiğinde, strateji de tanımının tümüyle dışında, ulusötesinden kurulmak durumundadır ki bu, paradigmatik bir kaymadır. Diğer bir deyişle “küresel faşizm” derken siyasetin ancak küresel düzeyde icra edilebilir hale geldiği iddia ediliyorsa, siyaset ancak ve esasta uluslararası ittifaklarla, güçler koordinasyonu ve koalisyonu ile mümkünse bu tanımı gereği strateji denilen şeyin askıya alınması anlamına gelir.

Bu açıkçası yandığımızın resmidir…

Zira dünyanın çeşitli bölgelerinden, ülkelerinden işçi sınıfının ve ezilen halkların gündem öncelikleri farklıdır. Rojava’da olan ile İran’da olanı ve Küba ve Venezuela’da yaşanan ile Filistin’i, egemenlerin çıkarları açısından anlamlı bir bütün olarak kavramak mümkün olsa da halkları her zaman aynı barikatın arkasına dizemezsiniz.

Dünya halklarını, soyutlamanın bir düzeyinde tutamazsınız. Analizde durduğu gibi durmaz!

Ezilenler için kazanımın ancak “ulus-devlet” ölçeğinin ötesinde mümkün olduğunu iddia edenlerin bugünün siyasal atmosferine yeniden bakmalarında fayda vardır. Sözgelimi M. Löwy 2001’de Dünya Sosyal Forumu’na sunduğu tebliğinde stratejik bağlamda bir zorunluluktan bahsetmiştir:

Löwy’e göre “ulusal düzeyde kazanılan zaferler sınırlı ve rizikoludur ve dünya sermaye piyasası ve onun kurumlarının sürekli tehdidi altındadır. Dar bir ulusal perspektif, ittifakların kurulmasına izin vermez. Yalnızca uluslarası güçlerin koalisyonu, küresel sermayeyi ve onun IMF ve DTÖ gibi kurumlarını geri adım atmaya zorlayabilir. Ulus-devlet, homojen bir toplumsal uzam değildir. Sınıf çelişkileri, toplumsal çatışmalar, oligarşi ile çatışan kitleler ve ayrıcalıklı seçkinler ile yoksullar-dışlananlar arasındaki yarık, ulusal engelleri aşar.”[2]

Küresel uzamda ezilenler ve sömürülenler arasındaki çıkar ortaklığının arttığı bir gerçektir. Yoğunlaşan savaşlar ve göç dalgaları, ekolojik kriz, artan yabancı düşmanlığı gibi başlıklar sosyalistleri, küresel ölçekli ittifaklara, ortak tutum almalara da sevk etmelidir. Ancak bu gerçeğin bizi “aynı kesinlikte ve netlikte” bir stratejiye taşıması imkansızdır.

Soyutlamanın bir düzeyinde ezilenler, sömürülenler arasında artan çıkar ortaklığı, “karmaşık bütünde” karşımıza bambaşka mesafeleri de çıkarabilir. Kimi zaman barış talebinde bile “genel kabulün” ötesinde ikinci bir cümlenin kurulması, başka “ilkelerin” çatışacağı yeni bir krize yol açacağı için imkansız hale gelir. Enternasyonalist olacağım derken çeşitli öznelerin “kendi kaderlerini belirleme” ilkesini ihlal edebilirsiniz ya da bir coğrafya için alınan anti-emperyalist ortak tutum bir başkası için emperyalizmle uzlaşma anlamına gelebilir.

Buradaki “doğruyu tutturamama” sorunu, önemli bir kuramsal karın ağrısıyla ilgilidir! Marksist öznenin bilgiyle kurduğu ilişkidir sorun. Çulhaoğlu’ndan dinleyelim:

“Marksist eylem ‘gerçeklik’ten değil, ‘doğru’dan hareket eder. Bir başka deyişle Marksist eylem, yol alabilmek için, o an doğru haline getirebildiği gerçeklerden hareket etmek zorundadır. ‘Gerçek olan’ın doğru haline getirilebilmesi için de Marksist öznenin o gerçekle eyleme dönüştürülebilecek bir bilgi ilişkisi kurmuş olması gerekir.(…)

Uluslararası etkilenimleri ne olursa olsun Marksistlerin ayaklarını basacakları ilk zemin, bir özne olarak üretebildikleri doğrulardır.”[3]

Bir başka örnek. 2000’li yılların başında N. Fraser, “ulusötesileşmeyi” daha gelişkin bir doğrultu olarak sunar:

“Tanınma mücadelesi veren hareketler de aynı şekilde, bölgesel devlet sınırlarının ötesine bakıyor. Sözgelimi, ‘kadın hakları insan haklarıdır’ sloganı altında birleşen, dünyanın her yerinden feministler, yerel ataerkil uygulamalara karşı verdikleri mücadelelerini, uluslararası hukukta yapılması gereken reformlar için yürütülen kampanyalarla birleştiriyorlar. (…) Vestfalyacı doxa, giderek yoğunlaşan ulusötesi güçler karşısında geriledikçe, feminist mücadeleler de ulusötesileşir.”[4]

Aradan geçen çeyrek yüzyıldan sonra biz bugün, “uluslararası” düzeyde kazanılanların da o kadar cepte olmadığını, hatta büyük mücadelelere dayananların bile bir gece kararnamesiyle kaybedileceğini görmüş olduk. Bizde İstanbul Sözleşmesi, feminist örgütlerin büyük çabaları ile oluşmuş uluslararası bir kazanımdır ama bir gece kararnamesiyle tasfiye edilmiştir. Demek ki uluslarası düzlemde kazanılan şeylerin korunması için bile “ulusal ölçeklerde” tüm güç karşılaşmalarının, adıyla stratejik yığınaklarının yapılması şarttır!  ABD’nin “gereksiz aidat ödüyoruz” diye çıktığı (!) kimi uluslararası anlaşmaları, öyle ya da böyle kimi taviz ve kazanımların olduğu anlaşmaları da düşününce, egemenlerin masasındaki “uluslarası toplumun” köpükten karakteri daha da belirgin hale gelmektedir.

Dolayısıyla bugün strateji dediğimizde ayağımızı hala ulus devlete basmalıyız. Özgül bir toplumsal formasyonda, sınıflar karşılaşmasını, tarihsel, ideolojik, kültürel belirlenimleri ile belli bir güçler karşılaşmasını temel almalıyız. Bunu söylemek yerel ya da evrensel olanı reddetmek demek değildir.  Aksine tüm bu imkanların iktidar perspektifi ile bağlantılanacağı volan kayışını (ulus-devlet) işaret etmektir. (“Volan kayışı” diyerek metaforda mekaniğin imkanlarını yoklamaya çalışıyorum.)

Bitiriyorum(dur)

Marksist Düşünce Sözlüğü’nün “Enternasyonaller” maddesinde tüm bu anlattıklarımı açan iki önemli vurgu ile karşılaştım. Birincisi, Marx ve Engels’in girişimiyle Enternasyonal’in 1872’deki Lahey Kongresi’nde yeni bir madde eklenir; “Siyasal iktidarın ele geçirilmesi proletaryanın en büyük görevidir”.[5] Yukarıda yürütmeye çalıştığım strateji tartışması için bu bağlam ayırıcı noktadır.

İkincisi, İlk Enternasyonal’in belgelerini hazırlayan Marx, giderek sosyalist tonu daha çok öne çıkarır ve bu bağlamda 1868’deki bir bildiride kamulaştırmayı, madenlerin, demiryollarının, tarımsal arazilerin vb. ortak mülkiyete alınması talebini öne sürer.[6]

Enternasyonalizme anlamlı kökenler aranacaksa buranın iyi bir başlangıç olacağını düşünüyorum. Nitekim Venezuela operasyonu günlerinde Trump’ın, Chavez döneminde kamulaştırılan Venezuela petrolleri için “bize ait” demesi oldukça anlamlıdır.

Sonuçta bugünün enternasyonalizmi, kendisini strateji kaidesine yerleştirmeden; “savaş ve işgal karşıtlığının” ötesine uzanmak, anti-kapitalizmi daha belirgin kılmak -kamulaştırmaların, metadışılaştırmaların savunulması gibi- durumundadır.

Buradan “doğruyu tutturmak” ve eyleme geçmek mümkündür!

 

[1] https://textumdergi.net/evrensel-fasizm/Dört beş yıl önce yazılsa da Enzo Traverso “evrensel faşizm” ya da “küresel karşı-devrim” tezine bazı şerhler koyuyor:“...radikal Sağdaki yeni hareketler, hem şiddetle hem de demokrasiyle farklı bir ilişki kuruyorlar. Bu yeni hareketler silahlı milislere sahip değiller; yeni bir siyasi düzen talepleri yok ve geleneksel kurumların istikrarına yönelik bir tehlike de arz etmiyorlar. Elitlere karşı “halkı” savunuyor ve düzeni yeniden tesis ediyormuş gibi görünseler de yeni bir düzen yaratmak konusunda istekli değiller. Avrupa’da, AB’nin kurumlarını yok etmekten ziyade, onun içinde kalarak otoriter ve milliyetçi eğilimleri uygulamakla daha çok ilgileniyorlar. Macaristan’da Victor Orban’ın ve Polonya’da Mateus Morawiecki’nin duruşunun yanı sıra nihayetinde Euro’yu kabul etmiş üç siyasal gücün, İspanya’da Vox’un, Fransa’da Marine Le Pen Ulusal Birliği’nin ve İtalya’da Matteo Salvini’nin Lega’sının yönelimleri de bu yöndedir. İtalyan Lega, geçtiğimiz günlerde, finansal seçkinlerin temsilcisi ve neoliberalizmin vücut bulmuş hâli olan eski Avrupa Merkez Bankası direktörü Mario Draghi liderliğindeki bir koalisyon hükümetine katıldı. Euro’dan en çok yararlanan ülkeler olan Avusturya, Hollanda ve Almanya’da aşırı sağ elbette yabancı düşmanı ve ırkçı; fakat özel olarak AB, Euro veya neoliberalizm karşıtı değil. Bu hareketler siyaseten daha ziyade kültürel muhafazakârlığa yaslanıyor. Hindistan, Brezilya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de aşırı sağ liderler iktidara geldiler ve kendi devletlerinin kurumsal çerçevesini hesaba katmaksızın otoriter ve yabancı düşmanı eğilimler geliştirdiler. Bolsonaro ve Trump, parlamentoyu feshetmeyi başaramadıkları gibi ya yetkilerine son verildi ya da çeşitli görevden alma prosedürleriyle karşı karşıya kaldılar.”
[2] Michael Löwy, “Milliyetçilik, Küreselleşme, Enternasyonalizm”, Birikim, Sayı:156, 2002, s.71.
[3] Metin Çulhaoğlu, “Bir Yaklaşım Önerisi: Zincire Doğru, Önce Halka...”, Gelenek, Sayı: 30.https://gelenek.org/bir-yaklasim-onerisi-zincire-dogru-once-halka/
[4] Nancy Fraser, Feminizmin Yazgıları Devlet Güdümlü Kapitalizmden Neoliberal Krize, Ayrıntı, 2025, çev. Aslı Önal, s. 290.
[5] Marksist Düşünce Sözlüğü, Yayın Yönetmeni: Tom Bottomore, Türkçe Çeviriyi Derleyen: Mete Tuncay, İletişim yayınları (1993) s. 198.
[6] Age, s. 199.
Enternasyonalizm ve “Doğruyu Tutturmak”
0:00 / 0:00