Epstein Dosyaları: Arzu Rejimi ve Alışmanın Siyaseti

Yaren Selin Acar11 Şubat 2026

Epstein dosyalarının yeniden açılması, tarihin karanlık bir odasına doğru aralanan bir kapı hissi yaratıyor. Sayfalar, görüntüler ve kayıtlar çoğaldıkça anlatı genişler gibi görünür, fakat bu genişlemenin içinde aynı anda tuhaf bir daralma duygusu dolaşır. Belgeler biriktikçe hakikatin kendisi geri çekilir, sahnede kalan ise onun çevresinde dolaşan boşluktur. Modern dünyanın skandalları gerçeği aydınlatmak yerine onu arşivlerin içine çeker. Her şey kayda geçer, her şey saklanır ve bu saklama pratiği zamanla yaşananın ağırlığını soğutan bir tekniğe dönüşür. Yıkım veri biçimine sokulduğunda, denetlenebilir ve idare edilebilir bir hâl alır. Modern kapitalizm kendi içinden çıkan felaketleri bireysel patolojiye indirgemeye meyyaldir. Epstein’ın hikâyesi ise bireysel bir sapma anlatısından ayrılarak, bir dönemin arzu düzenini ifşa ediyor. Sınırsızlık vaadinin yalnızca belirli bir sınıf için gerçeklik kazandığı bir düzenin içinde olduğumuzu hatırlatıyor.

Kapitalizm uzun süredir bir arzu rejimi olarak işliyor. Özneye sürekli genişleme çağrısı yapan bir rejim. Daha fazlasını iste, sınırları aş, engelleri kaldır, kendini gerçekleştir. Özgürlükle yan yana dolaşan bu dilin tarihsel arka planı, zamanla bambaşka bir dönüşümü görünür kılar. Modern dünyada otoritenin eski biçimleri geri çekildikçe, sınırların yerini alan yeni bir buyruk dolaşıma girer: “keyfini sür”. Yasaklar ortadan kalkmaz, yön değiştirir. Sınırlar silinmez, ama eşitsiz biçimde dağılır. Bir zamanlar toplumların üzerine kurulu olan ahlaki ve sembolik gökyüzü yavaş yavaş geri çekilir. Tanrısal otoriteler susar, mutlak yasalar etkisini yitirir, utanç ve suçluluğu düzenleyen kolektif anlatılar çözülür. Uzun süre ilerleme olarak adlandırılan bu geri çekilme başka bir deneyimi beraberinde getirir: gökyüzünün boş kalmasını. Bu boşluk metafizik bir eksiklikten ibaret değildir, aynı zamanda etik bir pusula kaybıdır. İnsan davranışlarını sınırlayan çerçeveler çözülürken, bu sınırların kim tarafından ve nasıl çizileceği sorusu ortaya çıkar. Modern kapitalizm bu soruya piyasayla cevap verdi. Piyasa ise arzuyu sınırlamak yerine onu genişletmeyi seçti.

Sınırsız haz fikri bu boşluğun içinde filizlenir ve haz, ekonomik büyümeyi taşıyan asli motorlardan biri haline gelir. Reklam, medya, popüler kültür ve finansal elitlerin yaşam tarzı bu motoru sürekli besledi. Haz üretiminin ve haz tüketiminin sınırları her zaman sınıfsal olarak çizildiği için, bu genişleme evrensel bir özgürlük vaadi gibi görünse de derin bir eşitsizlik üretir. Bazıları için sınırsızlık tüketim seçeneklerinin artması anlamına gelirken, bazıları için hukuki ve etik engellerin fiilen ortadan kalkması anlamına gelir. Epstein bu ikinci alanın bir yoğunlaşması. Onun etrafında kurulan ağ, kapitalizmin haz ekonomisinin
nasıl çalıştığını açık biçimde gösteriyor. Para, prestij ve politik nüfuz bir araya geldiğinde, ekonomik avantajla birlikte neredeyse doğal bir dokunulmazlık alanı da örgütleniyor. Yasa ortadan kalkmıyor ama ağırlığını kaybediyor. Çünkü güçlü olanın etrafında yasa bükülür, gecikir, parçalanır ve en nihayetinde teknik ayrıntılar içinde erir. Böylece suç, işlenen bir eylem olmaktan çıkar ve yönetilen bir süreç haline gelir.

Epstein dosyalarının açılması bu yönetim biçimini de görünür kıldı. Belgelerin bolluğu gerçeğin ağırlığını artırmıyor ama onu dağıtan bir etki yaratıyor. Modern devlet, skandallarla çoğu zaman arşivler aracılığıyla ilişki kurar; arşiv ise unutmanın en sofistike biçimlerinden biridir. Her şey kayıt altına alındığında, hiçbir şey bütünüyle hatırlanmaz. Böylece toplumsal hafıza hukuki prosedürlerin içine çekilir. Sürecin en çarpıcı dönüşümü, bedenin metalaşmasının ulaştığı noktada belirginleşir. Kapitalizm tarih boyunca emeği metalaştırdı, geç evresinde ise arzunun kendisini de bu dolaşımın içine alarak, bedenleri arzunun ve mülkiyetin kesiştiği bir noktaya yerleştirdi. Beden, gücün kendisini teyit ettiği bir yüzeye dönüştü. Gökyüzünde kalan boşluk, burada dokunulur bir gerçekliğe dönüşüyor. Sınırların yerini alan piyasa mantığı, etik sorumluluğu bireysel bir tercihe indirgiyor ve güçlü olanın eylemlerini ahlaki sorgulamadan uzaklaştırıyor. Piyasanın ölçüleri performans ve birikim etrafında kurulur. Haz bu ölçülerin içine sızar, güçle iç içe geçer. O temas noktasında ise başkalarının sınırları artık ayırt edilemez hale gelir. Epstein dosyaları bu görünmezliğin nasıl adım adım üretildiğini gösteriyor. Yine de dosyaların kendisi hiçbir şeyi yerinden oynatmıyor, belgeler en fazla bir eşik kuruyor. O eşiğin üzerinde durup bakıldığında, modern kapitalizmin hangi arzuları beslediği ve hangi hayatları sessizce değersizleştirdiği fark edilebiliyor. Sınırların geri çekilmesi korunmasızlığı beraberinde getirir ve sınırlar, gücün yoğunlaştığı yerde yeniden kurulur.

Dosyalar açıldığında insanların ilk tepkisi çoğunlukla şaşkınlık oldu. Ardından bir duraksama geldi. Sonra alışma. Belgelerin ağırlığı zamanla hafifledi, görüntülerin sertliği yumuşadı, anlatılanlar haber dilinin içine yerleşti. Suçun kendisinden bağımsız işleyen bir süreçti bu. İnsan tekrar eden şeylere alışır. En sarsıcı olan bile yeterince uzun süre bakıldığında gündeliğin parçası haline gelebilir. Alışma, modern dünyanın en güçlü savunma biçimlerinden biridir. Olan biten şey bir noktadan sonra “olağan” görünmeye başlar. Tepki yerini sessiz bir kabullenişe bırakır. Epstein dosyalarıyla birlikte yaşanan tam olarak bu oluyor. Her yeni bilgi bir öncekini bastırıyor ve insanların başına gelenler büyük bir yığının içinde eriyip gidiyor.

Bir süre sonra suç, hatırlanan bir şey olmaktan çıkar. Takvimde bir tarihe, arşivde bir başlığa dönüşür. Olan bitenle araya konan bu geri çekiliş, insanı koruyan bir mesafe yaratır. O mesafede durmak mümkündür. O mesafede kalmak kolaydır. Tanıklık burada temas etmeden var olmanın yolu haline gelir. Bilgi dolaşır, görüntüler konuşur, ama bedene değmez. Bedene değmeyen bu dokunulmazlık duygusu ise çaresizlikle iç içe ilerler. Büyük yapıların, ağların ve isimlerin karşısında insan kendisini giderek küçülmüş hisseder; müdahale edilemeyecek kadar karmaşık, dağınık ve güçlü bir tablo belirir. Karmaşıklık, sorumluluğu ortadan kaldıran bir sis gibi çalışıyor. Kim neyi değiştirebilir sorusu havada asılı kalıyor, yanıt gelmedikçe soru da yavaş yavaş sorulmaz oluyor.

Çaresizlik gündelik düzenin kıvrımlarına sızarak varlığını sürdürür. Hayat akmaya devam eder; işler yapılır, yollar gidilir, sofralar kurulur. Olan biten, bu akışın kenarında durur. İnsan her şeyi bırakamayacağını bilir ve bırakamama hali zamanla kabullenişe dönüşür. Dünya değiştirilebilen bir yer olmaktan çoktan çıkmıştır, katlanılan bir yer olmuştur. Böylece düzen kendisini yeniden üretir, olan bitenle araya görünmez bir mesafe yerleşir. Mesafe hayatta kalmayı sağlar sağlamasına ama aynı zamanda alışmayı da öğretir. Dünyanın değiştirilebilir olduğuna dair inanç aşınıyor ve bir noktadan sonra olan biten şeyler “böyle” olduğu için değil, “hep böyle” olduğu için kabul ediliyor.

Tanrılar çekildiğinde, mutlak yasalar sustuğunda, gökyüzünde açılan bu boşluk tarihsel bir çağrıya dönüşür; insan eliyle yeniden kurulmayı bekleyen bir alan halini alır. Hayatların ağırlığını yeniden eşitleyen bir fikirle, kimsenin başkasının bedelini ödemediği bir düzen düşüncesiyle doldurulabilir. “Hep böyleydi” diye aktarılan her anlatının karşısına, başka türlü yaşanabilecek bir dünyanın tahayyülünü yerleştirmek mümkün. Sosyalizm, alışılmış olanın karşısında, hayatın başka türlü kurulabileceğini hatırlatan tarihsel bir ısrar olarak duruyor; bu düzenin doğal değil kurulu olduğunu ve tam da bu yüzden yeniden kurulabileceğini söyleyen tek bir cümle gibi.

Epstein Dosyaları: Arzu Rejimi ve Alışmanın Siyaseti
0:00 / 0:00