Epstein Vakası: Erkeklik, İktidar ve Ataerkil Cezasızlık Rejimi

Hatice Özbay23 Şubat 2026

Jeffrey Epstein vakası, bireysel bir “sapıklık” hikâyesi değildir. Bu vakayı pedofili, ahlaki çürüme, skandal ya da istisnai kötülük başlıklarıyla ele almak, erkek egemen düzenin istismarı nasıl kurumsallaştırdığını görünmezleştirir. Epstein’i ve onun gibileri mümkün kılan şey kişisel bir sapma değil; patriyarka ile iç içe geçmiş sermaye ve iktidar ilişkileridir. Cezasızlık burada sistemin beklenen bir sonucudur. Elit erkeklik, hukukun askıya alındığı bir dokunulmazlık alanı üretir; bu alan, kadın ve çocuk bedenleri üzerinden süreklilik kazanır.

Erkek egemenliğin ürettiği cinsel şiddet ve çocuk istismarı, belirli bir coğrafyaya ya da tekil bir uygarlık tarihine indirgenemez. Patriyarka, farklı üretim tarzları ve siyasal biçimler altında değişen formlar alsa da kadın ve çocuk bedenlerinin denetimini iktidarın kurucu unsurlarından biri haline getirmiştir. Antik imparatorluklardan feodal yapılara, dinsel hukuk rejimlerinden kolonyal yönetimlere uzanan geniş bir tarihsel yelpazede cinsel şiddet, çoğu zaman bireysel bir sapma olarak değil; erkekler arası mülkiyet, soy ve iktidar ilişkilerinin parçası olarak düzenlenmiştir.

Bugün Batı merkezli liberal söylem, istismarı “geri”, “ilkel” ya da “otoriter” toplumlara özgü bir sorunmuş gibi kodlama eğilimindedir. Oysa finans kapital çevrelerinden aristokrat yapılara, kilise kurumlarından modern devlet elitlerine kadar Avrupa tarihinde de ataerkil cezasızlık rejiminin sürekliliği açıktır. Benzer biçimde Ortadoğu coğrafyasında ve Türkiye’de, özellikle tarikat ve cemaat yapılanmaları içinde ortaya çıkan istismar vakaları da kültürel bir istisna değil; dinsel otorite, hiyerarşi ve erkek egemenliğin iç içe geçtiği kurumsal yapılarda üretilen cezasızlık mekanizmalarının güncel örnekleridir. Sorun kültürel farklılık değil; erkek iktidarının farklı tarihsel formlar altında yeniden üretimidir.

Bu nedenle burada Avrupa örneğine odaklanmak, istismarın kökenini tekil bir coğrafyaya atfetmekten ziyade; modern Batı’nın bugün hukuk, siyaset ve ahlak alanlarında kurduğu üstünlük söyleminin tarihsel dayanaklarını sorgulama amacı taşır. Avrupa bağlamı, erkek egemen cezasızlık rejiminin evrensel mantığının ayırt edici fakat istisnai olmayan bir tarihsel görünümünü sunar.

Çocuk istismarı, modern dünyanın bir sapması değil; erkek egemen düzenin en eski ve en istikrarlı pratiklerinden biridir. Ortaçağ ve erken modern Avrupa’da “çocukluk”, modern anlamıyla hak temelli ve özerk bir hukuki-siyasal öznelik kategorisi olarak kurumsallaşmış değildir. Kız çocuklarının ergenliğe girişi, bedensel bir gelişimden çok, erkekler arası mülkiyet ve hak devrinin başladığı eşik anlamına gelir. Tartışılan mesele çocuğun bedeni ya da rızası değil; hangi erkeğin hangi bedene erişim hakkına sahip olduğudur. Bu nedenle cinsel suç, çoğu zaman çocuğa yönelen bir şiddet olarak değil; “zina”, “aile onuru” ya da “yetki ihlali” gibi erkekler arası düzenin bozulması üzerinden ele alınır.

Bu düzen feodal hukukla sınırlı kalmaz. Saraylarda, aristokrat çevrelerde ve kilise kurumlarında çocuklara yönelik istismarın yaygın biçimde bilindiği; buna rağmen sistematik bir suskunlukla örtüldüğü çok sayıda tarihsel kayıt mevcuttur. Sessizlik burada ahlaki bir zaaf değil, siyasal bir tercihtir: Faili değil, düzeni koruma refleksi. “Herkes biliyordu ama kimse konuşmadı” denen o şey, modern çağın skandallarına özgü bir sapma değil; erkek egemen iktidarın süreklilik gösteren işleyiş biçimidir.

Kolonyal dönemde bu yapı yeni bir biçim kazanır. Yerli kadın ve çocuk bedenleri, “medeniyet”, “terbiye” ve “koruma” söylemleri eşliğinde denetim altına alınırken; Avrupa merkezinde burjuva ahlakı inşa edilir. İstismar bu süreçte ortadan kalkmaz, coğrafi ve sınıfsal olarak dışsallaştırılır. Erkek egemen düzen, ahlakı aşağı sınıflar ve sömürgeleştirilmiş halklar için kurar; istismarı ise yukarı sınıflar için görünmez kılar. Böylece istismar iktidarın yönetim tekniklerinden biri haline gelir.

Bu çerçeve, erken modern dönemde dönüşür gibi görünse de özünü kaybetmez. Mutlak monarşiler ve kilise ittifakı altında istismar, “ahlak” söylemiyle değil; sessizlikle yönetilir. Saray çevrelerinde, dini kurumlarda ve eğitim alanlarında çocuklara yönelik cinsel şiddetin bilindiği, ancak sistematik olarak örtüldüğü çok sayıda kayıt, bu sürekliliği açıkça ortaya koyar. Sessizlik, bireysel korkunun değil; kurumsal sürekliliğin ürünüdür.

18. ve 19. yüzyıllarda burjuva ahlakının yükselişiyle birlikte istismar ortadan kalkmaz; yalnızca mekânsal ve sınıfsal olarak yeniden düzenlenir. Avrupa merkezinde “aile”, “masumiyet” ve “çocukluk” idealleri inşa edilirken, bu ideallerin dışında bırakılan bedenler sömürge coğrafyalarına, yoksul sınıflara ve kamusal görünürlüğü olmayan alanlara itilmiştir. Böylece istismar, modernliğin bastırdığı bir suç değil; modernliğin yönetim araçlarından biri olarak işlev görmüştür.

Tam da bu nedenle, modern devletle birlikte “skandal”, adalet üretmenin değil düzeni korumanın bir aracı olarak kurulur. Skandal anlatısı, sistematik şiddeti tekil fail üzerinden temsil ederek yapısal ilişkileri tartışma dışı bırakır. Fail ya şeytanlaştırılır ya da “istisna” ilan edilir; böylece patriyarka, sermaye ve devlet arasındaki süreklilik görünmez kılınır. Bu mekanizma, hukuki hesaplaşma yaratmak yerine kolektif rahatlama üretir. “Skandal” anlatıları, cezasızlığın modern biçimidir: üzen korunur, suç bireyselleştirilir, sorumluluk dağılır. Bu nedenle günümüzde istismar, geçmişe ait “karanlık dönemlerin” kalıntısı olarak değil; modern devletin ve erkek egemen iktidarın işleyişi içinde yeniden üretilen bir ilişki biçimi olarak varlığını sürdürür.

Bu rejimin kökleri modern döneme ait değildir. Çocuk istismarı, tarihsel olarak ne kültürel bir sapma ne de modern dünyanın yan ürünüdür; patriyarkanın mülkiyet, güç ve tahakküm örgütlenmesi içinde süreklilik kazanmış bir pratiktir. Erkek egemen düzen, çocukluk kavramını korumak için değil, erişimi düzenlemek için tanımlar; hukuk rızayı özneyle değil, güçle müzakere eder. Bu nedenle bugün “fail” kavramının öne çıkması, dilsel bir ilerlemeden ibaret değildir; tarihsel bir kırılmanın işaretidir. “Sapık” söylemi, düzeni aklayan bir dil olarak işlev görürken; “fail” tanımı, yapısal sorumluluğu ima eder. Ancak ifşaların artması, tek başına hesap verebilirlik üretmez. Tarih, ifşaların değil; onları yöneten iktidar ilişkilerinin belirleyici olduğunu defalarca göstermiştir. Bu nedenle istismar, yalnızca patriyarkal değil; sınıflı toplumun erkek egemen biçimde örgütlenmesinin süreklilik kazanan bir sonucudur. Ve bu nedenle de çocukluk, rıza ve suç hâlâ sabit ilkeler değil; güç ilişkilerine göre esnetilen ve yeniden tanımlanan alanlar olarak tutulmaktadır.

Bu yapı, tarikatlarda, özel adalarda, saraylarda ya da parlamentolarda farklı adlar alsa da aynı mantıkla işler. Belirleyici olan nerede olduğu değil, kimin korunacağıdır. Güç sahibi erkekler söz konusu olduğunda çocukluk, rıza ve suç esneyen kavramlara dönüşür. Devletin, dinin, sermayenin ya da medyanın devreye girdiği her noktada istismar bireysel bir suç olmaktan çıkar. Bu ise düzenin sürekliliğini garanti eder. Bugün yaşadığımız şey bir “ifşa çağı” değil, bir ifşa rejimidir. Belgeler çoğalır, tanıklıklar artar, isimler dolaşıma girer; ancak bu dolaşım, düzeni felce uğratmak yerine onu yeniden örgütler. Erkek egemen iktidar, istismarı gizlemekten çok, onu yönetilebilir bir gürültüye dönüştürerek ayakta kalır. Her yeni ifşa, bir öncekini bastıran bilgi kalabalığı içinde etkisizleşir. Hesap verebilirliğin askıya alınması, artık sessizlikle değil, görünürlükle sağlanır.

Bu rejimin en işlevsel araçlarından biri, failin sürekli yer değiştirmesidir. Bugün “sapık” denilen yarın “yalnız aktör”, ertesi gün “ahlaki çöküntü örneği” olur. Yapı ise sabit kalır. Bu nedenle Epstein etrafında dolaşan isimlerin bir kısmının, örneğin Donald Trump veya Binyamin Netanyahu gibi siyasal figürlerin, kamuoyunda tartışılması, düzen açısından bir tehdit değil, kontrollü bir basınç boşaltma alanı işlevi görür. İsimler konuşulur, ağlar konuşulmaz. İlişkiler kişiselleştirilir, erkeklik dünyasının kolektif suçluluğu görünmez kılınır. Aynı durum, Epstein çevresinde yer alan sermaye ve diplomasi figürleri için de geçerlidir. ABD- Orta Doğu hattında siyaset, yatırım ve güvenlik alanlarında etkili olmuş bazı isimlerin (örneğin Tom Barrack) tartışmanın merkezine değil, kenarına itilmesi, bu yapının nasıl çalıştığını gösterir. Bu figürlerin varlığı, istismarın marjinal ya da bireysel bir suç olmadığını; iktidar ilişkileriyle iç içe geçmiş bir yönetim tekniği olarak işlediğini açığa çıkarır. Davetler, bağışlar, lüks mekânlar, özel jetler ve “özel ilişkiler”, erkek egemen düzenin yüzyıllardır kullandığı araçlardır. Çocuk ve kadın bedenleri ise bu araçların sessiz ancak vazgeçilmeyen bileşenidir.

Tam da bu noktada, Epstein vakası küresel bir örnek olmaktan çıkar; yerel düğümlerle birleşir. Türkiye’de karşımıza çıkan tablo, bu uzun hattın istisnası değil, devamıdır. Rixos yazışmaları, Burak Oğraş dosyası ve yıllara yayılan kurumsal körlük, aynı cezasızlık rejiminin yerel biçimde nasıl çalıştığını gösterir. Burada da mesele tekil bir suç ya da münferit bir ihmal değildir. Mesele, istismarın ve şüpheli ölümlerin, sermaye-siyaset- erkeklik üçgeninde nasıl askıya alındığıdır. Bu askıya alma yalnızca yargı yoluyla gerçekleşmez. Yasama denetiminin işletilmemesi, dosyaların sürüncemede bırakılması ve “araştırma gerektirmez” sessizliği, cezasızlığın kurumsal boyutunu tamamlar. Böylece istismar ne tamamen inkâr edilir ne de gerçekten soruşturulur. Sürekli konuşulur ama asla çözülmez. Bu da ifşa rejiminin yerel karşılığıdır.

Epstein vakası etrafında dolaşıma giren konspiratif anlatılar, çoğu zaman ahlaki bir dehşet dili üretir: “Şeytanî”, “kan içici”, “insanlık dışı”. Bu dil, istismarın sıradanlığını ve kurumsallığını görünmez kılar. Oysa asıl sarsıcı olan, suçun olağan araçlarla, tanıdık ilişkilerle, devlet–sermaye–erkeklik ağları içinde işlenebilmesidir. İstismarı “insanlık dışı” ilan etmek, onu toplumsal ilişkilerin dışına iterek düzeni temize çeker. Burada belirleyici olan, fuhuş, ahlak ya da bireysel tercih tartışmaları değildir. Asıl mesele, erkek egemen mülkiyet rejiminin kendisidir. İstismar, bu rejimde gücün kullanım biçimlerinden biridir. Tarikatta da mecliste de özel adada da lüks otelde de aynı mantık işler: Gücü olan, erişimi olan, korunur. Korunamayan ise çocuklar ve kadınlardır.

Epstein vakası etrafında üretilen konspiratif anlatılar, çoğu zaman gerçeğin açığa çıkmasına değil, cezasızlık rejiminin yeniden üretilmesine hizmet eder. Deprem sonrası kaybolan çocuklara ilişkin kamuoyunda dolaşıma giren Epstein bağlantılı iddialar kanıtlanmış olgular değildir; ancak bu iddiaların bu denli hızla yayılabilmesi, devletin çocukların akıbetine dair şeffaf, izlenebilir ve hesap verebilir mekanizmalar kurmamış olmasının doğrudan sonucudur. Konspirasyoncu anlatılar, bilgi fazlalığından değil, bilgi yokluğundan beslenir. Türkiye’de bu başlıklara ilişkin yayın yasakları da kamuoyunu korumaz; tersine, söylentiyi ve mitolojiyi örgütler. Bilginin askıya alındığı yerde istismar, gerçek fail ağlarıyla değil, abartılı imgeler ve kişiselleştirilmiş anlatılar üzerinden tartışılır. Bu durum, istismarı açığa çıkarmaz, cezasızlık rejiminin işine yarar.

Bu noktada mesele yalnızca bir “skandalı” anlamak değildir; patriyarkanın cezasızlıkla nasıl kurumsallaştığını, kadınların ve çocukların bedenlerini bir iktidar alanı olarak nasıl örgütlediğini teşhir etmektir. Bizim tarafımız, “olağanüstü kötülük” masallarıyla düzenin aklandığı yer değil; mağdurun beyanının değersizleştirildiği, hukukun güçlüler için esnetildiği, erkekler arası dayanışmanın suç ortaklığına dönüştüğü yerde hesap soran yerdir. Epstein’i “şeytan” ilan etmek kolaydır; zor olan, onu mümkün kılan erkeklik düzenini, sınıfsal ayrıcalığı ve devlet aklının askıya aldığı denetimi hedef almaktır. Feminist politika, tam da burada başlar: İstismarı bireysel patolojiye indirgeyen dili reddeder; failin arkasındaki mekanizmaları görünür kılar.

Antik toplumlarda, feodal yapılarda, dinsel kurumlarda, modern ulus-devletlerde ve günümüz küresel kapitalizminin merkezlerinde; çocukluk, rıza ve beden kavramları çoğu zaman güç ilişkileri tarafından belirlenmiş, hukuki ve ahlaki koruma mekanizmaları bu ilişkilerin sınırları içinde şekillenmiştir. Bu nedenle istismarın tarihini yalnızca Batı’ya, Doğu’ya ya da tekil bir inanç sistemine indirgemek değil; patriyarkanın farklı coğrafyalarda yeniden ürettiği yapısal koruma ve hesap dışılık biçimlerini birlikte düşünmek gerekir. Bu yüzden mücadele hattı, isimlerin dolaşıma girmesiyle yetinemez; “ifşa”yı, hesap sormaya bağlamayan her anlatı, sonunda cezasızlığın gürültüsüne dönüşür. Bizim talebimiz net: Seçici adaletin son bulması, denetimin askıya alınmasına son verilmesi. Kurumsal kör noktaların dağıtılması ve erkek egemen sessizlik rejiminin kırılması. Hukuki süreçlerin işletilmesi, yasama denetiminin zorlanması, medya suskunluğunun teşhir edilmesi ve feminist hareketin biriktirdiği deneyimin kolektif bir hafızaya dönüştürülmesi, bu rejimin kırılabileceği somut eşiklerdir. Cezasızlık “doğal” değil; siyasal bir tercihtir. Ve siyasal tercihler, ancak örgütlü feminist ısrarla geri püskürtülür.

Epstein vakası, geçmişte kalmış bir skandalın değil, hâlâ işleyen bir düzenin kaydını tutar. İstismar burada istisnai bir suç değil; patriyarka, sermaye ve devlet arasındaki ilişkilerin süreklilik kazanan bir biçimidir. İfşalar artarken cezasızlığın kalıcılaşması tesadüf değildir. Çünkü bu düzen, istismarı ortadan kaldırarak değil; onu yönetilebilir, dağınık ve kişiselleştirilmiş anlatılar içine alarak ayakta kalır. Arşivler büyür, isimler değişir, mekânlar dönüşür; ancak suçun kendisi değil, yalnızca biçimi yer değiştirir.

Epstein Vakası: Erkeklik, İktidar ve Ataerkil Cezasızlık Rejimi
0:00 / 0:00