Bugün Türkiye’de genç olmak ekonomik, siyasi ve kültürel bir çöküşün altında yaşam mücadelesi vermek anlamına gelmeye başladı. Çoktandır bir üniversite öğrencisinin aydın adayı olma misyonu ortadan kaldırılmış ve proleterleşen bir gençliğin temelleri atılmış durumda. Küresel karşı-devrim ittifakının önemli bir parçası olan AKP iktidarı, gençliğin ülke tarihinde bugüne kadar taşımış olduğu “dönüştürücü politik özne” olma niteliğini yitirmesi ve gençlerin yalnızca iş gücü ihtiyacını karşılayacak bir “nicelik” haline gelmesi için var gücüyle çalışıyor. Gençliğin karşı karşıya olduğu bu “geleceksizlik” sorununu besleyen en önemli faktörlerden birisi AKP iktidarı olsa da sorunu ortaya çıkaranın çok daha büyük bir güç birliği olduğu su götürmez bir gerçek. Bu güç birliğini sağlayan, ABD ve batı emperyalizminden başkası değil. Kadınların, gençlerin, işçilerin adeta kanını emen bu emperyalist saldırının en önemli araçlarından birisi ise kuşkusuz Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı, yani NATO.
NATO, bugün ülkemizdeki birçok gencin gözünde dünya haritasında boyalı otuz iki ülke olmaktan öteye geçmiyor. Buna karşılık, NATO’nun askeri bir ittifak olması durumundan kaynaklanan bir “barış garantörlüğü” özelliği taşıdığı inancı da iktidar eliyle, faaliyetlerini meşrulaştırmak için yayılıyor. Dünün 12 Eylül’ünü örgütleyenin, Ortadoğu’yu içinde bulunduğu bu karanlığa sürükleyenin ABD’nin emperyalist çıkarları ve bunun aracı olarak kullandığı NATO olduğu gerçeği ise tarihin tozlu sayfalarına gömülmek isteniyor. Adeta bir saltanat düzeni haline gelmiş AKP iktidarı, Türkiye’yi bu emperyalist hiyerarşi içerisinde belli bir bağımlılık noktasına getirmiş durumda. “Milli savunma sanayii” kisvesi altında güçlü devlet ve bağımsızlık masalları anlatan AKP, bu yalanlarına en başta gençleri inandırmaya çalışıyor. Bunun sebebi ise sıkça bahsettiğimiz, gençliğin ihtiyaca uygun işgücünden öteye geçmemesi çabası. Üniversite kampüslerindeki sorunları göremeyecek derecede kör edilmiş, geleceksizliğinin farkında olmayan, siyaseti yönlendirebilecek bir özne olabileceğine inanmayan bir gençlik; ABD’nin yayılmacı politikaları ve uluslararası sermayeyle tam uyum içerisinde çalışarak çıkar sağlamaya çalışan AKP destekli sermaye için bulunmaz bir cevher niteliğinde. Bu noktada, gençliğin anlatılan masalların yarattığı karanlıktan çıkması ve geleceğini kendi elleriyle inşa edebileceğine yeniden inanması en acil ihtiyacımız haline gelmiş durumda. Yüzümüzü çevirmemiz gereken yer ise çok net: tarihsel hafızamızla kuracağımız aydınlık gelecek.
Aydınlık bir gelecek inşa etmek dendiğinde, toplumda üzerine sorumluluk düşen önemli bir kesimin gençlik olduğu açık. Gençlik hareketi, tarihsel süreçte her daim ülkeyi daha ileriye taşımak için mücadele ederek toplumsal muhalefetin en kritik öznelerinden birisi olmuştur. Değişimde payı olmayacağına inandırılan, ABD emperyalizminin çıkar sağlayacağı şekilde kontrol edilen bir nesne haline getirilmeye çalışılan gençliğin bugün de hatırlaması gereken, tarihsel rolü ve dönüştürücü gücüdür. NATO, askeri bir örgüt olmanın dışında Türkiye’nin ekonomik olarak belirli bir ölçüde ABD’ye ve Batıya bağımlı hale gelmesini sağlayan bir ittifaktır. Unutturulmaya çalışılan bu gerçekleri hatırlamış bir gençlik, devam eden bütünlüklü emperyalist saldırıya karşı en toplu şekilde mücadele edebilir. Kısacası, ancak karşı karşıya olduğu geleceksizlik tehlikesinin en önemli oluşturucularından birinin NATO olduğunu fark etmiş, “NATO’ya karşı olan” bir gençlik karşı-devrimle bir mücadele yürütebilir. Bu noktada sorgulamak gereken ise bu emperyalist ittifakın gençlerin hayatlarına nasıl dokunduğudur.
2026 yılında KYK bursunun 3.000 TL’den 4.000 TL’ye çıkarıldığı haberi AKP tarafından öğrencilere adeta bir müjde gibi duyuruldu. Birçok devlet üniversitesinde yalnızca aylık yemekhane masrafının dahi 4.000 TL’yi aştığı gerçeği ise bu miktarın “komikliğini” gözler önüne sermeye yetiyor. Öğrencilere reva görülen durum böylesi korkunç bir haldeyken geçtiğimiz yıl “savunma bütçesi” olarak NATO’ya verilen taahhüt gereği ayrılan harcama miktarı ise GSYH’nın %2’sine denk gelen bir miktar olan 22,7 milyar dolar oldu. MEB bütçesinin yalnızca %1,5’u ile bütün öğrencilere günde bir öğün ücretsiz yemek vermeye yanaşmayan AKP iktidarı, 2035’e kadar NATO’ya ayrılan bütçeyi GSYH’nın %5’ine çıkarma hedefini koymaktan hiç çekinmedi. İlkokuldan liseye öğrenciler aç kalıyor, üniversiteliler okumak için bir yandan çalışmak zorunda bırakılıyor, yurtlara fahiş oranlarda zamlar geliyor, ders kitapları karşılanamayacak ücretlere ulaşıyor. Yaşam mücadelesi veren gençler bu gerçeklikle sert bir şekilde yüzleşmeye devam ederken iktidar ise NATO’nun ülkemiz için gerekli olduğu masallarını özellikle gençlere anlatarak bir an önce bu alan için yeni iş gücü yaratmanın peşine düşmüş durumda. Yani NATO gençlerin sorunlarını çözmüyor, gençliğe insanca yaşamak dahi hak görülmüyorken NATO ve sermayenin çıkarları el üstünde tutuluyor.
NATO’nun gençlerin hayatına bir başka etkisi ise nitelikli bir gelecek hayali noktasında gerçekleşiyor. Olabilecek en küçük yaşta çocukları iş gücü haline getirmeye çalışan, okuldan çıkarıp işçi haline getiren MESEM politikasının mimarı olan bir iktidarla karşı karşıyayız. Üniversite öğrencilerine gelince, bu durum ucuz işgücü deposu olarak görülmek olarak karşımıza çıkıyor. Birçok bölümde öğrencilerin staj yapma zorunluluğu bulunuyor. Bu yolda gençlere maaşsız veya çok düşük ücretli stajlar dayatılıyor. Örneğin, Boğaziçi’nde okuyan bir öğrenci binbir güçlükle başvurduğu staj programlarına “yeterli” görülmediği için kabul edilmeyebiliyor. Buna karşılık, üniversiteler NATO’yla anlaşmalı şekilde uyguladıkları staj programlarını öğrencilere bir fırsatmış gibi duyurarak adeta öğrencilere dayatılan bu çaresizlikten sermayeye çıkar sağlamaya çalışıyor. Bu durumda iktidarın niyetinin ne olduğu bir kez daha açıkça görünüyor: Bir an önce Türkiye sermayesinin emperyalist hiyerarşideki konumu için çıkar sağlayacak işgücü yaratmak. Ülkenin en nitelikli üniversitelerinde okuyan öğrenciler meslek alanlarında iş bulmanın hayalini dahi kuramıyorken, okullarının onlara sunduğu en iyi imkan ise NATO’da staj yaparak silah mühendisliğine bir adım atmak oluyor. İşte bu şekilde, Türkiye’yi ve tüm Ortadoğu’yu karanlığa bürüyen bu emperyalist güç yine aynı toprakların gençlerini, kendi yayılmacılığı için kullanacağı bir eleman olarak yetiştiriyor ve kendi kendini devam ettirmesini sağlayacak sistemini oluşturmuş oluyor.
NATO’ya oldukça yüksek bir bütçe ayırabilen AKP iktidarının yönetimi altındaki Türkiye’de akıl almaz politikalarla gençlik her geçen gün yoksulluğa daha da fazla sürükleniyor. Bu yalnızca Türkiye’deki gençlerin değil, ABD emperyalizminin üzerinden çıkar sağlamaya çalıştığı her ülkenin sınırları içerisindeki gençlerin bir gerçekliği. Bu yoksulluğun karşısında yine gençler durmalı ve buna karşı mücadele etmeliyken, bir “barış garantörü” olarak lanse edilen NATO kullanılarak emperyalist güçlerin devamlılığı uğruna gençler birbirleriyle karşı karşıya getiriliyor. Filistin’de bir gencin katledildiği silahın üretimi için Türkiyeli bir genç kullanılmış oluyor. Zenginleri varlık içerisinde yüzüyorken yoksul mahallelerinde açlıktan ölen insanların olduğu ABD, “medeniyet” ihraç etmek istediğini iddia ettiği İran’ı bombalamakla tehdit ediyor ve bu bombanın üretimini yine başka bir yoksul genç üstlenmek durumunda kalıyor. Suriye’de halkların geleceğine, karar verme cüretini kendinde bulan Trump, NATO gibi bir askeri ittifakı arkasına alarak Ortadoğu’ya müdahalede bulunabiliyor ve bunun için gerekli iş gücünü Türkiye’deki veya bir başka ülkedeki yoksul gençlerden sağlıyor. Emperyalizmin geldiği noktada, bağımlı ülkelerde sanayileşme kısıtlanarak, gençlik NATO isimli bu silah sektörünün bir parçası olmaya mecbur kaldığı, insani yaşam standartlarının esamesi dahi okunmayan bir hayat yaşamak zorunda bırakıldığı için dünyanın dört bir yanındaki gençler, yine aynı sebepten birbirlerinin karşısında yer almak durumunda bırakılıyor.
Emperyalizmin işine yarayan bir başka durum da gençlerin ülkesinden umudu kesip, insanca koşullarda yaşama hayaliyle başka bir ülkeye göç etmesidir. ABD ve Batı emperyalizmi bu durumu, “özgür tercih” olarak açıklamaya çalışsa da bir gencin doğup büyüdüğü, okuduğu, köklerinin olduğu topraklardan vazgeçip hiç tanımadığı bir ülkenin sınırlarında sıfırdan bir hayat kurmaya çalışması nereden bakarsak bakalım özgür bir tercih olarak kabul edilemez. Bu ancak bir “mecbur bırakılmışlık”tır. Gençleri buna mecbur bırakanlar ise onlara “Amerikan rüyası”nı pazarlayan ABD gibi emperyalist güçlerden başkası değildir. Türkiye’nin kendi kamusal kaynaklarıyla yetişmiş, nitelikli üniversitelerde eğitim almış birçok genç kendi ülkesinde asgari ücretle yaşam savaşı vermek dururken, hazır işgücü olarak görüldüğü emperyalist bir ülkede, daha iyi olacağına inandığı yaşam koşullarına sahip olacağı düşüncesiyle yaşamayı tercih ediyor. Yarı-bağımlı bu ülkelerdeki gençleri bu şekilde sömürmenin en güçlü araçlarından birinin de NATO olduğu kesin. Öyle ki NATO, bir genci kendi ülkesinden umudunu kesip sömürünün merkezi olan bir yeri daha iyi bir hayat olarak görme yanılgısına düşürmenin en gerçek araçlarından biri olmuş durumda. Bir genci kendi ülkesinden vazgeçiren bir kurumun, gençlik tarafından kabul edilebilir bir şey olması da mümkün değil.
Son olarak; uluslararası maden tekellerinin, enerji şirketlerinin Türkiye ve daha birçok ülkede kâr hırsıyla doğayı her geçen gün daha da talan ettiğine şahit oluyoruz. Bu ekolojik talanın kurbanları yalnızca doğa değil o madenin veya fabrikanın işçileri, bölge halkı da oluyor. Örneğin 2024’te yaşanan İliç maden kazasında toprak altında kalan 9 işçi hayatını kaybetmişti ve bu facia aynı zamanda çok büyük bir doğa felaketiydi. Akbelen’den İkizdere’ye Türkiye’nin dört bir yanında maden ocağı açmak için talan edilmeye çalışılan alanlarda direnişler de oldu ve olmaya devam ediyor. Yakın zamandan uzak zamana, yanı başımızdaki yerlerden uzak mesafelere birçok yerde görülen bu örneklerin hepsinin sebebi ise ortak: uluslararası sermayenin çıkarı. Maden emperyalizmi olarak adlandırabileceğimiz, uluslarası sermayeye servetler katan bu durum NATO’ya nasıl bağlanıyor? İklim değişikliğiyle mücadelenin önemli bir neferi olarak kendini lanse eden Batı, aynı zamanda NATO’ya bağımlı her ülkenin yeraltı kaynaklarını sömürmek için yapılan bir doğa talanının da baş sorumlusu. Türkiye’de, önce Marshall planıyla başlayıp “yabancı sermayeyi teşvik” gibi isimlerle meşrulaştırılmaya çalışılan bu ekolojik yıkım anlaşmasının bugünkü sürdürücüsü ise elbette AKP iktidarı ve NATO. NATO’nun daha fazla silah üretmesi için topraklarımızın her bir parçasının maden sahaları haline getirilmesi, gençler için de önemli bir tehlike barındırıyor. Öyle bir talana şahit oluyoruz ki, karşısında durulmadığı takdirde ekonomik anlamda geleceksizlik tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gayet iyi bilen gençler için her yerin beton olduğu, ağaç yeşilliğinin yalnızca fotoğraflarda kaldığı bir gelecek tehlikesi de baş gösteriyor.
Yazımızın sonuna gelirken, NATO’nun ne sanıldığı ama aslında ne olduğunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Emperyalist güçlerin oluşturduğu karşı-devrimci cephenin Türkiye’deki ayağı AKP, NATO’nun vazgeçilmez bir askeri ittifak olarak görülmesini istiyor. Bu noktada gençler, tarihsel hafızalarına dönerek NATO’nun bugüne kadar yaptıklarının yalnızca halk ve özellikle gençlik nezdinde hak gaspları yaşanmasına sebep olduğunu hatırlamalı. 12 Mart’ların, 12 Eylül’lerin sorumlusunun ABD emperyalizmini Türkiye’ye yerleştirmeye çalışan NATO’nun ta kendisi olduğunu hatırlamalı ve buna karşı gençlik hareketinin nasıl bir anti-emperyalist cephe oluşturduğunu da unutmamalıdır. Tarihsel hafızamızla beraber bugün de dönüp bakınca NATO’ya bütçe ayrılabiliyorken öğrencilerin aç kaldığını, NATO’nun da birçok başka kuruluş gibi güdümünde olduğu uluslarası sermayenin çıkarları uğruna gençlerin işsizlik kıskacında bırakıldığını, tek düşman emperyalist güçler iken dünyanın bir ucundaki genci düşman olarak görmeye mecbur edildiğini görmek gerekiyor. Gençliğin üzerine düşen ise NATO’nun kendilerine anlatılan masallar değil, kendilerini önce yoksulluğa sürükleyip sonra da bu sisteme mecbur eden bir silah ticareti kuruluşundan öteye geçmediğini fark etmek ve buna karşı örgütlü bir mücadele yürütmenin adımını atmaktır. Aksi takdirde bu zorlu mücadele yolunda, gölgesinde soluklanılacak bir ağaç dahi bırakılmamış, sermaye tarafından talan edilmiş bir Türkiye’yle baş başa kalabiliriz.




