Gençliğin Genetik Bir Haysiyet Meselesi: Antiemperyalist Hafıza

Ali Külekçi27 Şubat 2026

TDK hafıza (bellek) kelimesini “Yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü” olarak tanımlar. Yani hafıza yalnızca hatırlanan şeylerin bütünü değil, bunların ‘geçmişle ilişkiselliğini’, ‘bilinçli’ bir biçimde saklama olarak biçimleşir.  

Bu tanıma göre hafıza bir müze değil; bilinçli bir saklama gücünün biriktiği ve açığa çıkmak ya da bir refleks olarak dışarı vurulmak için beklediği bir tür bağışıklık sistemidir. Fakat bazen bireyin hafızasının dışında kalanları, dahil olduğu toplumun hafızası saklar ve -yukarıdaki tanımda olduğu gibi- açığa çıkmayı bekleyen bir refleks olarak biriktirir. İşte tam da bu sebepten dolayı bu coğrafyada antiemperyalizm yalnızca bir siyasi tercih değil, haysiyetini korumak için geliştirilmiş bir varoluşsal reflekstir.  

Bugünün gençliğine sıklıkla yöneltilen “apolitik” ve “tarihsiz” gibi eleştiriler, gençliğin genetiğinde sessizce uyumakta olan antiemperyalist mirası ıskalamaktadır. Bu kuşak, dijital platformların, internetin; hatırlamanın değil, unutuşun hüküm sürdüğü bir dünyanın içine doğmuş olabilir. Fakat bu kuşağın genetiklerinde yer alan mirasın bir heyula gibi uyuduğu yerden uyanması için gerekli olan tek şey ufak bir kıvılcımdır. Bu kıvılcım bazen bir postalın sesi, bazen haksız hukuksuz bir ekonomik dayatma, bazen de haysiyetini emperyalist güçlere karşı verdiği ulusal bağımsızlık mücadelesiyle kazanan bir ülkenin başkentinde yapılmaya yeltenilen bir haydutlar zirvesi olabilir. İşte hafıza tam böyle anlarda girer ve ‘ilişki’yi kurar; bugün deneyimlenen şeyin dün yaşanılan ile paralelliği tam olarak bu bahsedilen uyanış anlarını yaratır.  

Dünya’da verilen antiemperyalist mücadelelerin tarihine bakılırsa görülecektir ki böyle anlarda farklı coğrafyalardaki hafıza tamamen ortak olmasa da refleks ortaktır. Çünkü birtakım emperyalist güçler halkları ‘müttefik’veya ‘Pazar’ olarak kodlarken o halklar toplumsal hafızada bir mücadele geleneğinin mirasçısı olarak kodlanmıştır.  

 Bu hafıza-hatırlama-kodlama denklemi yalnızca ülkemize özgü değildir. Dünyanın dört bir yanında, özellikle bizim de dahil olduğumuz Akdeniz hattında halklar emperyalizme karşı ‘haysiyet refleksi’ göstermiştir. 

Tankın Ezdiği Kapı, Hafızanın Gösterdiği Yol: Politeknik Direnişi 

Atina Ulusal Teknik Üniversitesi (AUTÜ) öğrencileri tarafından 14 Kasım 1973’te başlatılan Politeknik Direnişi “Bir hafıza nasıl oluşur ve onlarca yıla rağmen nasıl sürer?” sorusuna verilebilecek en güzel cevaplardandır.  

Bu direnişin ilk kıvılcımı 1967 yılında Yunanistan’ı “Komünizm tehlikesinden korumak” amacıyla başlayan albaylar cuntasıyla çakılır. Tüm bireysel özgürlükleri ortadan kaldıran, siyasi partileri kapatan cuntanın adı, işkencecilikten, sürgünden ayrı anılmaz bir durumdadır.[1] 

Olaylar 14 Kasım’da Politeknik öğrencilerinin “Ekmek, eğitim, özgürlük!” sloganıyla işgal kararı almasıyla başlar. Binayı işgal eden öğrenciler aynı zamanda bağımsız radyo istasyonuna da sahip olma fırsatını yakalarlar. Tüm bu direnişe imzasını bu radyodan yapılan yayınlar vurur. Çünkü bu alelade bir yayın değil; öğrencilerin mücadelelerini halkla buluşturmak için kullandıkları bir araçtır.  

Bu radyodan o zamanlar 21 yaşında bir öğrenci olan Maria Damanaki tarafından yapılan “Edo Polytechneio! Edo Polytechneio!” (Burası Politeknik!) sözleriyle başlayan ünlü anons, alışılagelmiş diktatörlüğe karşı demokrasi mücadelesinin çok daha ötesini temsil eder ve miras bırakır. Çünkü o gün Yunanistan’da neredeyse herkes bilir ki cuntanın kökü de Akdeniz coğrafyasındaki birçok cunta gibi emperyalist güçlere, ABD’ye dayanmaktadır. 

14 Kasım’da başlayan direniş, cuntanın Politeknik’in kapısını 17 Kasım’da AMX-300 model tankının paletleri altında ezmesiyle -en azından o gün için- son bulur. Tanklar okula girerken radyodan öğrencilerin yaptığı son anons ise bugün dahi unutulmaz bir niteliktedir:  

“Biz silahsızız! Biz silahsızız! Öğrenciler tanklarla karşı karşıya. Askerler bizim kardeşimizdir, bize ateş etmeyecekler. Biz daha iyi ve özgür bir Yunanistan için savaşıyoruz. Halkımızın kaderini bizzat kendimiz tayin etmek için… Biz bu toprakların özgürlüğü için savaşıyoruz. Ey Yunan halkı! Politeknik’in kapısında tanklar var ve namlularını sizin çocuklarınıza çevirmiş durumdalar. Şu anda, ey Yunan halkı, Amerikalıların nasıl ‘biz’ olduğunu (nasıl içimize sızıp yerimize geçtiğini) kendi gözlerinizle görüyorsunuz. Artık daha fazla kan dökülmemeli. Daha fazla kan dökülmesin!”[2] 

Son anlarını yaşayan bir direnişin son sözlerindeki en değerli kısım, “Amerikalıların nasıl ‘biz’ olduğunu (nasıl içimize sızıp yerimize geçtiğini) kendi gözlerinizle görüyorsunuz” bölümüdür. Burada ifade edilen şey, tankı süren asker bir Yunan olsa da o askerin artık bir Amerikan aygıtı haline gelmesidir. Çünkü dünyanın dört bir yanındaki halklar; okullarında, sokaklarında gezen tankların kimler tarafından yönlendirildiğini iyi bilir. 

Politeknik Direnişinin bugüne bıraktığı hafıza, yalnızca üç günlük bir anı ve birkaç nostaljik radyo mesajından ibaret değil; bu direniş tekrarlanan bir ‘miras’ bıraktı. Bu mirasın kanıtı her 17 Kasım’da yapılan o yürüyüşün rotasında gizli. Her yıl ellerinde kırmızı karanfillerle Politeknik’in ezilmiş kapısının önünde toplanan on binlerce genç yürüyüşlerini, en azından görüntüde, cuntayı temsil eden bir yerde veya demokrasinin onlar için önemini ifade edecek bir yerde bitirmiyor. Yunan gençliğinin öfkesi ve hafızası 52 yıldır her şeyin kaynağının ve failinin olduğu yere, ABD Büyükelçiliği’ne akıyor.[3] Çünkü ne kadar engel olunmaya çalışırlarsa çalışsınlar, ‘hafıza’, tetiği çeken albaylar cuntası olsa da asıl failin okyanusun ötesinde olduğu ‘bilinçli’ bir biçimde kaydetmiştir. 

Ancak bu haysiyet refleksi yalnızca Ege’nin karşı kıyısında gerçekleşmez. Yunanistan’ın bir deniz ötesinde de farklı zamanlarda gençler benzer bir “Hayır!” sözünü söyleyerek mücadele etmişlerdir. 

Carlo Kalkıyor, Hesap Soruyor 

Zaman neredeyse 30 yıla yakın ilerliyor, ama refleks değişmiyor. İtalya’da 8-22 Temmuz arasında Cenova’da G8 Zirvesi’ne karşı gerçekleşen eylemlerde de aslında durum buydu. Bu sefer hayır sesi ‘kapitalist küreselleşme’ye karşı çıkmıştı. Suret farklı olsa da düşman yine aynıydı. 

Zirveden önce şehir demir parmaklıklarla çevrilmiş, şehrin limanı yasak bölge ilan edilmişti. [4] Bu aslında hem eylemlerin doğasına hem de sonucuna dair birçok şey anlatıyordu: Dünyayı parsel parsel bölmeye ve kendi aralarında paylaşmaya niyetlenenler, Cenova’ya dahi ancak şehri parçalara bölerek şehre girebilmişlerdi. Binler sokaklardayken, parmakla sayılabilecek zenginler bu binlerin kaderini bir koruma ordusunun arkasına saklanarak belirlemeye yelteniyordu. Tahmin edilen 200 bin eylemciye karşılık 20 bin tam teçhizatlı polis görevlendirilmişti. Protestolarla özdeşleşmiş onlarca slogan olsa da farklı hafızalarda benzer refleksleri yansıtan şu sloganlar yine de seçilebilirdi: 

“Our world is not for sale.” (Dünyamız satılık değil.) 

“Our world is not for sale; put the bankers (George Bush, Berlusconi) into jail.” (Dünyamız satılık değil; bankerleri —George Bush’u, Berlusconi’yi— hapse atın.) 

“Whose world? Our world! Whose streets? Our streets!” (Kimin dünyası? Bizim dünyamız! Kimin sokakları? Bizim sokaklarımız!)” [5] 

Uzun yıllar boyunca bilince nüfuz etme kuvvetini koruyabilecek hafızanın yolu bazen bedellerden, kayıplardan geçer. Cenova G8 Eylemlerinde bu bedel Piazza Alimonda Meydanı’nda Carlo Giuliani’nin öldürülmesi oldu. Çıkan çatışmada jandarma tarafından iki metre mesafeden alnından vurulan Carlo’nun ölümü yetmezmiş gibi, bedeninin üstünden intikam alırcasına iki defa jandarma cipi geçti. Carlo’nun ölümünün ertesi günü toplanan binler, polisin ve jandarmanın suratına, hiçbir coğrafyada değişmeyen bir refleksle “Assassini” (Katiller) diye haykırarak kaybettikleri yoldaşlarını andılar.[6]  Fakat Carlo’nun ölümü yalnızca İtalya’da ses getirmedi; çünkü G8 zirvesine karşı yapılan eylemlerin merkezi doğal olarak Cenova olsa da Avrupa’nın ve dünyanın dört bir yanında farklı farklı eylemlerle dünyanın ‘efendiler’ tarafından paylaşılmasına karşı halklar ayaktaydı.  

G8 Eylemlerinin bizlere anlattığı tek şey bir gencin ölümü üzerine yaşanan bir trajedi değil. Polisin ve jandarmanın orantısız müdahalesinde 400’den fazla gösterici yaralandı. Fakat bütün fiziksel hasarın kaybın ötesinde başka bir gerçeklik gözler önüne serildi: Polis etkisiz hale getirdiği göstericileri, “Yaşasın Mussolini” diye bağırmaya zorlamıştı. [6] Bu korkunç zorlama, maskenin düştüğü bir an yarattı ve yine ‘hafıza’yı haklı çıkardı. ‘Küreselleşme’, ‘Demokrasi’ veya ‘Serbest Piyasa’ gibi makyajların altına saklanan bu yüzdeki emperyalizmin faşizmle kurduğu o yıkılmaz bağ, Carlo’nun Piazza Alimonda Meydanı’na akan kanı ve polisin Mussolini çığlıkları şunu gösterdi ki suret ne kadar değişirse değişsin düşman değişmez; düşman değişmiyorsa refleks de değişmez.  

Carlo veya Cenova G8 direnişi yalnızca İtalya halkı için bir miras bırakmadı. Akdeniz’in bir başka kıyısının mahsulü olan Bandista’nın ‘Hiçbir Şeyin Şarkısı’nda, Carlo’nun ismi “Mahir, Hrant” gibi bu topraklarda yaşayan neredeyse her bir insanın hafızasına bir yerden dokunan isimlerle yan yana geldi. Bu durumda ‘hafıza’nın kapılarla, gümrüklerle sınırlanabileceğini kim söyleyebilir? 

“Bir sokağın ortasında yatıyor 

Yoldaşları kenti altüst ediyor 

Carlo kalkıyor, hesap soruyor 

Güneş, güneş yine doğuyor” 

 Hangi Hırsızın Polisi, Hani Ev Sahibi? 

Bu sefer zamanda yine geriye gitsek de coğrafya olarak en tanıdığımız yere dönüyoruz. Türkiye’de antiemperyalist mücadelelerin tarihi bir yazıya sığmayacak kadar geniş. Fakat bu hareketlerin neredeyse hepsinin dayandığı ortak bir hafıza var: 68 kuşağı. 

68 kuşağı dünyanın birçok yerinde coğrafyaya özgü bazı niteliklere ve farklılıklara sahip olsa da, anti-kapitalist ve düzen karşıtı ruhu her yerde ortaktı. Türkiye’de bu ruh sosyalist ve antiemperyalist vurgusu öne çıkan bir şekilde suretini buldu. Bu kuşaktan önce bu iki vurgunun bu topraklarda olmadığını söylemek haksızlık olur. Fakat bu mücadeleleri bu topraklarda bütünleştiren ve hafızalaştıran şey 68 kuşağıydı.  

Satırlarca tarih anlatmaktansa, bu tarihi ve edinilen hafızayı somutlaştıracak bazı kısa sözler, dizeler vardır. 68 kuşağından bazı isimlerin hocalığını yapmış, sosyalist ve ODTÜ’lü şair/akademisyen Ergin Günçe, bu hafızayı ‘Türkiye Kadar Bir Çiçek’ şiirinde şöyle somutlaştırdı: 

“Amerikan polisinde bile fotoğrafım var, hah 

Hangi hırsızın polisi, hani ev sahibi” 

 Bu iki dizeye sığan “Hani ev sahibi?” sorusu, bir bakıma Türkiye’de 68 kuşağının pusulasını ifade ediyor. Çünkü o tarihlerde sözde ev sahibi olanlar ABD filolarını limanlarına demirletmekten bir gram utanmıyorlar, onları ‘ev sahibi’ haline getirip bu memlekette yerin üstünde, altında ve hafızasında ne varsa onlara satmaktan azıcık bile ar etmiyorlardı. Yani bu memleketin halklarını kendi çıkarları için göz göre göre ‘kiracı’ durumuna düşürmekten başka hiçbir emelleri yoktu. 

Fakat hafıza böyle bir aşağılanmayı kabul etmedi. Bu yanıtın ilk ve en net hali 6. Filo’ya karşı yapılan eylemlerde davetsiz ‘misafir’e kapının gösterilmesi oldu. İlk eylemlilikler, ayak bastıkları Beyoğlu’nu bir tür eğlence merkezi, tatil alanı olarak gören ABD askerlerine boya atılması, başlarından keplerinin alınması şeklinde başladı. Filonun Türkiye’ye ilk gelişi 1967 yılındaydı. Fakat asıl eylemlilikler 17 Temmuz 1968’de filonun yeniden İstanbul’a demirlemesiyle oldu.[7] Filo geldiği gün demirlediği İstanbul başta olmak üzere memleketin dört bir yanında öğrenciler ayağa kalkmaya, sokaklara doluşmaya başladı. Hafıza en zirve noktalarından bir tanesine yine bir kayıpla erişti. İlk gün yapılan eylemlere karşı polisin bastığı İTÜ yurdundaki devrimci öğrenci Vedat Demircioğlu, polis tarafından yurdun 2. katından atılarak katledildi. Polis, Vedat’ın yerdeki yaralı bedenini tekmeleyip sürükleyerek, hafızanın karşı tarafta da benzer işlediğini Carlo’dan 33 sene önce gösterdi. [8] 

Mücadele arkadaşlarının ölümüyle daha da öfkeli bir hale gelen gençlik, 18 Temmuz’da marşlar ve sloganlarla filonun demirli olduğu Dolmabahçe’ye doğru harekete geçti. Dolmabahçe’ye inen o yokuşta yalnızca bir grup öğrenci değil, gerçek ‘ev sahipleri’ yürüyordu. Rıhtıma vardıklarında emperyalizmin o bilindik kibriyle, ayak bastığı yeri sömürgesi, pazarı sanan ABD askerleriyle karşılaştılar.  

Deniz Gezmiş’in önderliğindeki öğrenci grubu askerleri de kibirlerini de boğazın serin sularına gönderdi. İşte bu an bir ‘hafıza’nın kendi kendini var ettiği, ‘bilinç’le ilişkisini kurduğu andı. Bugün görmek hiç zor değil; aynı Yunanistan’da olduğu gibi, hafıza birbirini tanımayan, görmeyen başka kuşaklara ve başka insanlara aynı yolu bilinçli bir şekilde yürütüyor. Binlerce kişi İstanbul’da her 6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı anmak için başladıkları yürüyüşlerine ABD askerlerinin denize döküldüğü yerde, Dolmabahçe’de son veriyor. Ve bu binler her 6 Mayıs’ta şu sloganı ağızlarından düşürmüyor: “Emperyalistler, işbirlikçiler, 6. Filo’yu unutmayın!” 

Fakat 68 kuşağı emperyalizmi yalnızca bir kere kovmadı. Çünkü emperyalizm sadece denizden değil, şık makam araçlarıyla karadan da geliyordu. Tarih 6 Ocak 1969’du; hafıza suyla başladığı refleksine bu sefer ateşle devam ediyordu. Namıdiğer Vietnam kasabı, eski CIA ajanı Robert William Komer’in büyükelçi olarak atanması ilk kıvılcımı çakan olay oldu. Bu da yetmezmiş gibi, Komer 6 Ocak günü Rektör Kemal Kurdaş tarafından ODTÜ’ye davet edildi.[8] Komer arkasında Vietnam halkının ahını, önüne de Türkiye gençliğinin öfkesini alarak ODTÜ’ye girdiğinde niyet çok net olsa da hesaplar o kadar net değildi. Komer’in aracının önünde toplanan öğrenci kitlesi önce aracı ters çevirdi ve daha sonrasında da araç, deposundan alınan benzinle ateşe verildi.[9] Hafızayı somutlaştıracak ve satırlarca tarihin önüne geçecek bazı sözler olduğundan bahsetmiştik; fakat bazı eylemsellikler de o sözlerin önüne geçerek anları yaratır. Anlar da bu hafızanın taşıyıcı kolonu olma görevini görür. İşte o emperyalist kibri temsil eden Cadillac’ın ateşe verilmesi de ABD askerlerinin denize dökülmesi gibi bir ‘an’dı. Rektörlüğün önünde yükselen dumanlar öfkeli bir avuç gençten çok daha fazlasını; Vietnam’ın ormanlarına atılan napalm bombalarının dumanlarına karşı son derece anlaşılır bir cevabı ve sınır tanımayan bir selamı temsil ediyordu. Şiir bu iki anda eyleme dönüştü: Ev sahipleri hırsızlara denizden, karadan; mümkün olan her yoldan “Defol!” diyordu. 

Hafıza Nasıl İşler? 

Peki kendimize dert edindiğimiz ve yazının başından beri muhasebesini yapmaya çalıştığımız bu hafıza ‘dikey’ bir biçimde mi işliyor? Yani bu kavram geçmişte yaşanan ve birbiriyle ilintili içeriklere sahip birtakım olayların dikey bir aktarımı olarak görülebilir mi?  

Buna pek de zorlanmadan hayır cevabını verebiliriz. Antiemperyalist bir hafıza -herhangi bir hafıza- halkların verdiği diğer mücadelelerden de beslenerek belirli bir biçimde büyüyor. Örneğin bugün Gezi’nin bu topraklarda bıraktığı mücadele mirasını, 19 Mart’ta yıkılan o barikatı, ODTÜ ve Hacettepe öğrencilerinin tüm engellere rağmen bir araya gelerek sarılışını, bu topraklarda verilen ve verilecek olan herhangi bir mücadeleden ayrı düşünmek mümkün değildir. Çünkü tarihi bir avuç belgenin zihinlerde canlandıracağı bazı imgeler bütünü veya ibret alınacak bir çerçeve olarak düşünmek; bilinçte yaratabildiği şeyden ve eyleme geçiriciliğinden ayrı okumak, ona biraz haksızlık etmek olacaktır. 

En başta da söylediğimiz üzere, memleketin gençlik kuşağı bu topraklarda yaşananlar başta olmak üzere tüm mücadele mirasını bilinç düzeyine çıkmayı bekleterek toplumunun hafızasında uyutmaktadır. Bu sebeple bu memlekette gerçekleşecek olan herhangi bir emperyalist müdahale, hafızayı tetikleyebildiği ölçüde karşısında belki de birazcık unutmak üzere olduğu o refleksi bulacaktır.  

Bir önceki bölümde söz edilen dizelerini Ergin Günçe şöyle devam ettiriyor: 

“İyisin sevgilim, aceleci ve sabırlı 

Belki de barışa bir savaşla varılır 

Çünkü işleten sevgiyi 

Öfkenin kurucu meclisidir 

Tarihi hızlandırmanın çiçeği” 

Tüm tevazumuzla Ergin Günçe’ye küçük bir ekleme yapabiliriz: İçinde bulunduğumuz dönemde tarih bu topraklarda yalnızca hızlandırılmayı değil, aynı zamanda ‘yapılmayı’ bekliyor. Bunu yapacak olansa bu memleketin gençlerinden başkası değil. 

[1] https://www.greeknewsagenda.gr/athens-polytechnic-uprising/ 
[2] Andri Flourentzou, "Here Polytechnic": The historic radio station that was built in a few hours and was heard all the way to Paris, https://en.famagusta.news/news/ellada/edo-polytechneio-o-istorikos-radiostathmos-pou-ftiachtike-se-liges-ores-kai-akoustike-mechri-to-parisi  
[3] https://www.birgun.net/haber/yunanistan-daki-cunta-karsiti-politeknik-direnisi-nin-52-yil-donumunde-anma-yuruyusu-yapildi-669657  
[4] Başak Ertür, G8 Zirvesinden Notlar –1, https://apacikradyo.com.tr/arsiv-icerigi/g8-zirvesinden-notlar-
[5] Türkan Uzun, Küresel Direniş Hareketine İçeriden Bir Bakış ve Cenova Tanıklığı, https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-149-eylul-2001/2340/kuresel-direnis-hareketine-iceriden-bir-bakis-ve-cenova-tanikligi/2916
[6] Phil Butland, 20 July 2001: Police murder of Carlo Giuliani brings the anti-capitalism movement to Europe, https://theleftberlin.com/carlo-giuliani-g8-genoa/ 
[7] https://gercekgazetesi1.net/genclik/56-yil-once-6-filoyu-denize-doken-68-kusaginin-emperyalizme-karsi-mucadelesi-suruyor 
[8] Yol Politika Kolektifi, 68 Hareketi: Paris’ten Dünya’ya eski dünya arkanda, https://www.birgun.net/makale/hatirlatmalar-68-hareketi-paristen-dunyaya-eski-dunya-arkanda-528438 
[9] https://bianet.org/haber/devrimciler-komeri-kovaladiginda-89884 
Gençliğin Genetik Bir Haysiyet Meselesi: Antiemperyalist Hafıza
0:00 / 0:00