Bir zamanlar Perry Anderson’un dediği gibi, Marksizm bir tarih teorisi kadar bir teori tarihi de sunar. Bu sayede, sadece tarihi açıklamaya yönelmez, aynı zamanda kendi gelişiminin tarihinin de teorileştirilmesini sağlar. Belki de Marksizme özgün yanını veren niteliği, yöntemini kendisi üzerinde de kullanmasına imkan veren bu özdüşünümselliğidir. Onun kolay kolay aşılamamasının nedenini de burada bulmak mümkün.
Ancak “teorinin tarihi” dediğimiz boyut, yine Marksizmin temel ilkeleri nedeniyle, salt kavramsal ya da spekülatif biçimlerde ele alınamaz. Marksizmde teorinin tarihi teorinin içsel evrimiyle, içrek gelişimiyle, içeriden itilimiyle ilgili değildir. Teori, pratiğe kılavuzluk ettiği gibi, pratiğin biriktirdiği deneyimin çeşitli dolayımlarla yansıdığı bir düzeydir de. Pratiğin teoriye yansıması ise, tarihsellik dolayımı ile gerçekleşir.
O halde, belirli bir dönemde Marksist teorinin nasıl geliştiğini ve gelişeceğini anlamak için, onun gerçek sahibi olan, yani onun gelişimini koşullayan pratiği üreten sosyalist hareketin ve sınıf mücadelelerinin tarihsel deneyimine odaklanmak gerekir.
Artık, 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, sosyalist hareketin ve sınıf mücadelelerinin biriktirdiği deneyimin Marksizme nasıl yansıdığını, hatta Marksizmde nerelere yansıdığını tartışmak için yeterli veriye sahip olduğumuz söylenebilir. Kuşkusuz, böylesi bir tartışma, en azından ilk adımlarında, belli ölçüde tahminlere ve öngörülere yaslanmak zorunda olacaktır.
Yine de bir sistem olarak Marksizm ile sosyalist hareketin ve sınıf mücadelelerinin yarattığı olanakları bir araya getirmenin, bu tahmin ve öngörülere az çok dayanıklılık kazandıracağını varsayabiliriz. Tahmin ve öngörülerdeki riskleri azaltmanın bir yolu da tartışmanın hareket noktasını olabildiği ölçüde spesifik hale getirmektir. Bu açıdan, buradaki değerlendirmeleri öncelikle ve özellikle Türkiye bağlamından hareketle ileri süreceğim. Ve haddinden fazla uzayabilecek bu yazıyı makul sınırlarda tutabilmek için de tartışmayı hem Marksizmin temelleri açısından hem de sosyalist mücadelenin stratejik arayışlarına zemin olması açısından en önemli gördüğüm üç başlıkla sınırlayacağım.
Sınıf, Siyaset, Strateji
Sınıf kuramı Marksizmin merkezinde yer alır. Bu yüzden, Marksizm hakkında yürütülen tartışmaların ister istemez dokunacağı alanların başında sınıf kuramı gelir. Bugünlerde moda olan bir deyimle söylemek gerekirse, Marksizmin değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez yanlarının ilki sınıfa ve sınıf mücadelelerine tanıdığı önceliktir.
Sınıf konusunun Marksizmdeki yerinin değiştirilemez olması, günümüz kapitalizminde sınıf yapısının ve ilişkilerinin, bunların büründüğü görünümlerin önemsiz olduğu anlamına gelmez elbette. Emek gücünün kapitalist üretim süreçlerinde konumlanması, artık değer üretme mekanizmalarının ve alanlarının çeşitlenmesi, emeğin sektörel dağılımının sermaye birikim biçiminin gereklilikleri doğrultusunda yapılanması, çalışma hayatına ve sınıfsal ilişkilere dair normların değişmesi gibi konuların her biri Marksist sınıf kuramının başlıca gündemlerini oluşturur. Buradan hareket ettiğimizde bile, Marksizmin gelişimi için başvurulacak kanalların başında sınıf ve sınıf mücadelesi hakkındaki tartışmaların geleceğini söyleyebiliriz.
Hem Marksizmin tarihi içindeki kimi yüzeysel ekollerde hem de burjuva-liberal ideolojinin inşa ettiği “Marksizm karikatürü”nde sınıfın sadece imalat sektöründe, kol emeği ile çalışan, mavi yakalı geleneksel emekçi tipini ifade ettiği ileri sürülmüştür. Günümüze kadar gelen sınıf tartışmaları yazınına kabaca bakıldığında bile böylesi yakıştırmaların en ufak bir rasyonalitesi ve teorik dayanağı olmadığını söylemenin ve bunları ikirciksiz biçimde reddetmenin bir başlangıç şartı olduğunu söylemek zorundayız.
Marksizm açısından tanım açıktır: Tarihsel ve toplumsal süreçler içinde üretim araçlarından koparılmış, yani mülksüzleştirilmiş ve proleterleştirilmiş, bu anlamda emek gücünü sermaye sınıfına satmadan yaşamını sürdürme imkanlarından mahrum edilmiş; buna bağlı olarak da emek faaliyetini sermayenin gözetimi, denetimi ve disiplini altında yerine getiren herkes işçi sınıfının parçasıdır. Marx’ın “kolektif emekçi” olarak adlandırdığı ve kapitalizmde artık değer üretiminin tüm safhalarına dağılan emekçiler proletaryayı, yani işçi sınıfını oluştururlar. Böyle bakıldığında, işçi sınıfının, farklı mesleklere, farklı sektörlere, farklı ücret dilimlerine, farklı çalışma düzenlerine, farklı emek rejimlerine, farklı yaka renklerine dağılmış olmasından; bu anlamda tek bir emekçi tipine sığdırılamayacak kadar çeşitlilik göstermesinden daha doğal bir şey olamaz.
Bu söylenen, işçi sınıfının iç ayrımlarının önemsiz olduğu anlamına gelmiyor elbette. Tam tersine, işçi sınıfının bu parçalanmışlığı ve ayrımları o denli önemlidir ki, sosyalist hareketin belki de “ilk emir” denebilecek görevi işçi sınıfının birliğini sağlamaktır. Bu ise, esasında bir strateji tartışmasıdır.
Konu stratejiye geldiğinde, ister istemez sınıf tartışması da toplumsal formasyon düzeyine oturtulmak zorundadır. Çünkü işçi sınıfının farklı kesimlerinin birliğinin nasıl sağlanacağına dair bir “teori” inşa edilemez; bu sorunun yanıtı ancak siyaset ve toplumsal formasyon ölçeğinde verilebilir. Siyaset ve toplumsal formasyon ölçeğine gelindiğinde ise, işçi sınıfının kapitalist üretim ilişkileri içerisindeki konumundan biraz daha fazlasının analize katılması zorunlu olur. O fazlalığı oluşturan boyutlar da “emek gücünün yeniden üretimi” başlığı altına girer.
Emek gücünün yeniden üretimi denildiğinde ilk akla gelen ise, bir işçinin ertesi gün emek sürecine dönmesine ve yeni işçiler üretmek için proleter ailesinin yaşamasına yetecek kadar ücretin ödenmesidir. Bu, temel düzeyde doğru olsa da sadece buna indirgendiğinde muazzam hatalara kapı aralar. Çünkü tarih boyunca süren mücadeleler açısından olduğu gibi, teorinin kapsamı ve zenginliği açısından bakıldığında da emek gücünün yeniden üretimi sadece işçinin karnının doymasına indirgenemez.
Dahası, işçiyi doyurulması gereken bir mideye indirgemek burjuva-liberal yaklaşımdan türeyen bir önyargıdır. Oysa sınıf mücadelesi, ekmekle olduğu kadar toplumsal yaşamın farklı veçhelerinin deneyimlenmesi ile de ilgilidir. İşçiler, sadece karınlarını doyurmak için değil ailelerinin sağlığı ile, çocuklarının eğitimi ile, kamusal hizmetlere erişim ile, insanca bir yaşamın normları ile ilgili de mücadeleler yürütürler. Marx da bu konuyu “uygarlık düzeyi” ve “yaşam beklentileri” gibi sözlerle ele alıp “tarihsel ve manevi” unsurların da dikkate alınması gerektiğini söyler.
Ve, doğal olarak, bu biçimde tanımlanan bir alan dolaysız biçimde siyasetin, siyasal mücadelenin de öncelikli alanlarından biridir.
Böylelikle, günümüzde emek sürecinin yanında emek gücünün yeniden üretimi sürecinin de öneminin arttığını söylemekten bir adım daha ötesini söylemiş oluyoruz: Sosyalist siyaset, emek gücünün yeniden üretimi alanındaki çatışma ve gerilimlere yönelmediği, buralarda kazandığı mevziler ve deneyimle güçlenip bir iktidar alternatifi yaratmadığı sürece başarı şansı yok denecek kadar azdır. Bu söylenen, emek sürecindeki çelişkinin asliliğini ya da burada yaşanan çatışmaların önemini yadsımaz. Ancak bu çelişkinin kendisini siyasal alanın içinde çözeceğini, iktidar stratejisinin başarısının da işyeri temelindeki çatışmalara değil toplumsal formasyonu baştan başa kat eden siyasal çatışmalara bağlı olduğunu anlatır. Böyle bakıldığında, yüz yıl önce ekonomizmin Marksizm saflarından hışımla kovulması da gayet anlaşılır olur.
Sonuca gelirsek, söylenen şu: Sınıf mücadelesi, emek gücünün yeniden üretimi süreci başta olmak üzere, belirli bir toplumsal formasyon ölçeğindeki siyasal çatışma ve mücadeleler olarak anlaşılmalıdır. Salt üretim süreciyle, hatta belirli bir sektör ya da işyeriyle ilgili çelişki ve çatışmalar hakkında yürütülen mücadelelerle elbette bazı (ve çok değerli) kazanımlar elde edilebilir, ancak bunlar kendi başlarına bir iktidar alternatifi yaratıp kapitalizmin sınırlarını aşamaz. Sosyalist hareketin üstlenmesi gereken misyon toplumsal formasyon ölçeğindeki bir siyasal mücadeleyi inşa etmek, bu mücadelenin etkileri ve örgütleyiciliği yoluyla sınıfın birliğini sağlamak ve devrimci bir iktidar alternatifi yaratarak kapitalizmi aşmaktır.
Bunun niyetlerle değil ancak bir stratejiyle mümkün olacağını söylemeye gerek yok. Bu stratejinin önce gerekliliğinin kabulü, sonra oluşturulması için yürütülen tartışmaların zenginliği ve nihayetinde hayata geçirilen pratiklerin biriktirdiği deneyimin kendisi; tüm bunlardan elde edilecek veri dizisi işlenmek, ayıklanmak, birleştirilmek, soyutlanmak, kavramlaştırılmak üzere bizi Marksizme götürecektir. Ve ilk çeyreğin ardından, ikinci çeyreğin başında, Marksizmin gelişme kanallarından birinin bu olacağı söylenebilir.
Halk, Egemenlik, Demokrasi
Tarihteki burjuva devrimleri döneminden bugüne demokrasi tartışması birbirinden sürekli uzaklaşan iki çizgi içinde sürmüştür. Bunlardan ilki, halkın kendi kendini yönetmesini ve demos’un egemenliğini vurgulayan; ikincisi ise, egemenlik kağıt üzerinde halka ait görünse de onu hayata geçirecek temsilcilerin ve temsil sisteminin işleyişini vurgulayan bir yaklaşım olarak özetlenebilir.
Bu iki çizginin birbirinden uzaklaşmasının anlaşılır nedenleri bulunuyor. Her şeyden önce burjuvalar da dahil olmak üzere egemen sınıfların yüzlerce yıl boyunca halkın kendi kendini yönetmesi düşüncesinden, bu anlamda demokrasinin böylesi bir halkçı/plebyen yorumundan memnun olmadıkları biliniyor. Yine de özellikle ancien régime’lere karşı yürütülen mücadelede kitlelerin desteğine ihtiyaç duyan burjuvazinin demokrasiyi kabullenmek zorunda kaldığını söyleyebiliriz. Bu zorunlu kabulü takiben, emekçilerin zorlu mücadelelerle elde ettiği mevzilerin özellikle dünya sosyalist sisteminin varlığında gittikçe pekiştiği de biliniyor.
Ancak burjuvazinin demokrasiyi zorunlu kabulünün yanı sıra, onun halkın egemenliğini ifade eden halkçı/plebyen yorumunu tasfiye etmesi ve onu salt bir temsil biçimine indirgeyerek evcilleştirmesinden de söz edilmesi gerekir. Burjuvazinin elinde demokrasi, çeşitli temsil prosedürlerine daraltılarak biçimselleşmiş; böylece halkın egemenliğini kullanmasından çok onu devretmesi, hatta terk etmesi anlamına gelmiştir. Demokrasinin, demos’un egemenliğini önceliklendiren halkçı/plebyen yorumu ise, gelişimini sosyalist düşüncenin içinde sürdürmüştür. Nitekim, Marksizm için demokrasi, her şeyden önce, demos’un egemenliğini ifade eden bu halkçı/plebyen içerik bakımından değerlidir.
Fakat, liberal demokrasi anlayışındaki esas sorunu saptamak, ona atfedilen biçimsellik niteliğini iyi anlamayı şart koşar. Liberal demokrasinin “biçimsel” olması, temsili olmasından gelmemektedir; zira temsil, farklı demokrasi anlayışları içinde de yer bulabilecek bir katılım modelini anlatır. Liberal demokrasinin biçimsel olması, onun devlet, ekonomi ve toplum arasına koyduğu ayrımın biçimsel olmasından gelir. Bu ayrım, toplum içindeki alanların demokratik kuralların işlemesine izin verilenler ile izin verilmeyenler biçiminde ayrılmasını ifade eder.
Bu yaklaşımın doğal sonucu, halkın söz sahibi olabileceği alanlar ile söz sahibi olamayacağı alanların birbirinden kesin çizgilerle ayrılması, örneğin üretim ve ekonomiyle ilgili karar alma ve tasarrufta bulunma hakkının sadece sınırlı sayıda “yurttaş”a tanınmasıdır. Bu sınırlı yurttaş topluluğu, söylemeye gerek yok ki, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlar ve onların temsilcileridir.
Söylemeye çalıştığım şey şu: Demokrasi tartışmasının bir düzeyi, kapitalist üretim tarzının dünya-tarihsel çözümlemesine oturur; bu düzeye “kuram düzeyi” diyebiliriz. Tartışmanın sürdürülebileceği diğer düzey ise, belirli bir zamanda ve mekanda, yani özgül bir bağlamda cereyan eden sınıf mücadelelerinin deneyimi ve kapasitesi üzerine oturur; bu düzeye ise “siyaset düzeyi” demek mümkün.
Kuram düzeyinde ele alındığında demokrasi sermaye egemenliğinin belirlenimlerini çıplak biçimde yansıtır. Siyaset düzeyinde ise demokrasi esas olarak halihazırdaki sınıf mücadelelerinde üstlendiği rol ve içerikle öne çıkar ve işçi sınıfının mücadele kapasitesinin artışı veya azalışı bakımından değerlendirilir. Böyle, siyaset düzeyinde bakıldığında demokrasinin tarihi, emekçilerin onu genişletme yönündeki mücadeleleriyle doludur ve bilinen haklar ve özgürlükler anlamındaki demokrasinin kapitalizmin içsel bir dinamiği olmayıp emekçilerin uzun, zahmetli ve devrimci mücadeleleri sonucunda ortaya çıktığını gösterir.
Kuramda ele alındığı haliyle siyasetteki halini karşılaştırıp demokrasiyi bunlardan birine sıkıştırmak doğru olmaz. Bunun yerine, birinci düzeyi kuramsal olarak korumak, ikinci düzeyi ise toplumsal formasyonlar ve siyasal mücadeleler bağlamında düşünmek daha yerinde olur. Diğer bir deyişle, demokrasinin değeri ve rolü konusunda kuramsal açıklamalara başvurulması istenen sonucu vermeyecektir; tam aksine, demokrasiye kuramsal düzeyde yaklaşmak onun hakkında mesnetsiz iyimserliklere dayalı beklentilere girmemek gerektiğini göstermek gibi bir uyarıcı işlev barındırır. Sosyalistlerin gündeminde bir demokrasi sorununun ve mücadelesinin olup olmadığını ise kuramsal referanslardan çok özgül siyasal ve toplumsal koşullar tayin eder.
Bu konuda altı çizilmesi gereken ikinci nokta ise şu: Demokrasi sorunu tarihsel olarak burjuva devrimleri dönemiyle ilişkili olsa da burjuva devrimlerinin demokrasi sorununu tümüyle çözdüğünü söylemek mümkün değildir. Hele de burjuva devrimlerinin geç dönemiyle birlikte, burjuvazi için demokrasinin kendisi bir sorun haline gelmiştir. “Demokratik devrim” aşaması ile “proleter devrimin demokratik görevleri”ni birbirine karıştırmak bu konuda en sık düşülen hatayı oluşturur. Dahası, kapitalizmin gelişim süreci, özellikle de günümüze doğru yaklaştığımızda, demokrasinin adım adım genişlediği bir süreçten çok, demokratik değer ve ilkelerin aşındırıldığı bir süreci anlatmaktadır. Sermaye egemenliği, sınıf mücadelesindeki kazanımlarıyla doğru orantılı bir biçimde demokratik normları da kısıtlama eğiliminde olmuştur ve bu eğilim baskınlık kazanmıştır. Dolayısıyla, bugün demokratik hak ve özgürlüklere karşı yönelmiş saldırıların doğrudan doğruya emekçileri hedef alan saldırılar olarak anlaşılması gerekir.
Bu söylenenler, Marksist kaynaklı siyasal hareketlerin, kendi özgül bağlamları içindeki demokratik mücadelelere kayıtsız kalamayacağını anlatmaktadır; ancak, yine Marksist kaynaklı siyasal hareketlerin, demokrasi mücadelesini biçimsel eşitlik ve katılım prosedürlerinin ötesine taşıması gerektiğini de ifade etmektedir. Çünkü kapitalizm halkı öncelikle dışlamaktan çok, halkı öncelikle sömüren bir sistemdir.
Günümüzde bu yaklaşımın pratik karşılıklarının yaratılması hem sosyalist hareketin toplumsal bir güce dönüşmesi hem de Marksizmin içinde gelişeceği pratiğin zenginleştirilmesi için kaçınılmazdır. Zaten burjuvazinin gönüllü biçimde giriştiği demokrasi fikri ile liberalizmin birbirinden koparılması sürecine sosyalist hareket de katkıda bulunmalı ve demokrasinin halkçı/plebyen bir içerikle yeniden tanımlanmasına ve somutlaşmasına yönelik kendi uğraşına yoğunlaşmalıdır.
Liberalizm ile demokrasi arasındaki bağların koparılması, bugüne kadar “burjuva demokratik” olarak adlandırılan ve birçok mücadele programında “sosyalizm öncesi talepler” olarak sıralanan en basit demokratik norm ve ilkeleri de kapsamalıdır. Bu tür demokratik norm ve ilkelerin bir burjuva rejiminin olağan unsurları olduğu fikri yıkılmalı, söz konusu en basit taleplerin bile ancak ve sadece sosyalizmle bütünleştiğinde gerçeklik kazanacağı gösterilmelidir. Günümüz kapitalist toplumlarındaki demokrasi sorunlarına karşı yürütülen mücadelenin sınıf karakteri kazanarak sosyalizm mücadelesine eklemlenmesi de bu yolla mümkün olabilir.
Liberalizmin demokrasiden kovulmasını hedefleyen bu çabalarla oluşacak deneyim, açılmakta olan dönemde Marksizm hakkında çok verimli tartışmalar üretebilecek önemli bir yatak olacaktır. Sosyalist siyasetin sömürü ve tahakküm olgularını birlikte ele alması ve bunları hem dikey (sınıfsal) hem de yatay (toplumsal) eksenlerde içererek bir mücadele bütünlüğü yaratması, sosyalizm düşüncesinin yeniden güçlenmesi ve bir iktidar alternatifi yaratabilmesi için de kaçınılmazdır. Ve ilk çeyreğin ardından, ikinci çeyreğin başında, Marksizmin gelişme kanallarından bir diğerinin bu amaçla yürütülen mücadeleler olacağı söylenebilir.
Sömürü, Tahakküm, Hegemonya
Sömürü ve tahakküm olgularının bir araya getirilmesi ya da iç içe geçmesi, esasında, Marksizmin kapitalist üretim tarzına dair çözümlemesinin genel çerçevesine tümüyle uygundur. Her şeyden önce, kapitalizm, üretim sürecinde sömürü ile tahakkümü buluşturur. İşçi, sadece kapitalist adına artık değer üretmez, aynı zamanda onun yönetimi altında çalışır. Dahası, sermaye egemenliği sadece üretim sürecini de içermez; kapitalizm bir ekonomik model değil toplum biçimidir ve üretim de dahil olmak üzere toplumsal yapının tamamı üzerinde egemenlik kurar. İşte tam olarak bu noktada, sınıf mücadelesi, üretim sürecini aşıp yeniden üretim sürecine, ekonomiyi aşıp siyasete yayılır. Aynı biçimde, sınıf mücadelesini salt ekonomik çıkarlar adına yürütülen bir mücadele olmaktan çıkarıp ona siyasal bir içerik kazandıran da budur.
Bu nokta ise bizi, merkezinde işçi sınıfının bulunduğu bir hegemonya tartışmasına bağlar.
Hegemonya kavramı Marksizmde Lenin ve Gramsci’yle anılsa da işçi sınıfı ile başka sınıfların ya da toplum kesimlerinin ittifakı ya da ortak mücadelesi bağlamında Marx’tan bu yana tartışılmıştır. Marx ve Engels’in sözlerine bu açıdan baktığımızda birden fazla saptamayla karşılaşırız. Öncelikle, devrimci sınıfın, kendisini sadece bir sınıf olarak değil, tüm toplumun temsilcisi olarak ortaya koyması gerektiğinden söz edilmektedir. Bu, en başta, egemen olmayan bütün sınıf ve grupların çıkarlarının devrimci sınıfın çıkarlarına sıkı sıkıya bağlı olmasında ifadesini bulur. O halde, hegemonya, kurucu ilkesi bir sınıfın siyasal önderliği olan bir modeldir. Marx’ın söylediği gibi, bir sınıf, beraberindekileri kendi çıkarlarının toplumun tümünün çıkarlarıyla örtüştüğüne ikna eder.
Ancak bu ikna çabası, salt bir vaat olarak ileri sürülmekle başarılı olamaz. Hegemonik proje tarafından kapsanan toplum kesimlerinin çıkarları gerçekten de temsil edilmeli ya da taşınmalıdır. Burada önemli olan, işçi sınıfının çıkarlarının savunulmasının, diğer tüm çıkarların savunulmasının ön koşulu haline gelmesidir. Bir anlamda, hegemonik eklemlenme içinde işçi sınıfının çıkarları kendi kendisiyle özdeş olma niteliğini yitirir; ancak, hegemonyanın diğer unsurları da aynı süreçten geçer ve kendi çıkarlarının sadece işçi sınıfının çıkarları matrisinde anlam kazanabileceğine ikna olur.
O halde, herhangi bir hegemonik eklemlenmenin ideolojisi rolünü “saf proleter sınıf bilinci” oynayamaz. Her hegemonik eklemlenme, onun merkezinde duran ve önderlik rolünü üstlenen sınıfın çıkarlarını yansıtır, ancak bunu, önderlik yaptığı sınıfların ve/veya grupların çıkarlarını buharlaştırmak yerine, onları kendi çıkarlarına bağımlı hale getirerek yapabilir. Sadece işçi sınıfının çıkarlarını yansıtan, başka hiçbir çıkarı kendisine eklemlemeyen bir hegemonyanın inşa edilebilmesi, tanım gereği de mantık gereği de mümkün değildir.
Bütün bunlardan bir sonuca varmayı deneyebiliriz.
Emek-sermaye çelişkisinin hiçbir dönemde çıplak biçimde ortaya çıkmaması gibi, kapitalizme karşı mücadele de hiçbir zaman sahneyi yalnızca burjuvazi ile proletaryanın paylaştığı bir düello biçiminde yürütülemez. Toplumsal yapı, burjuvazi ile proletarya dışında farklı sınıf konumlarına da sahiptir. Bu konumların bazıları eski üretim tarzının kalıntıları biçiminde varlığını sürdürmektedir; bazıları ise, kapitalist üretimin çelişkili yapısı içerisindeki ara konumlardır.
Ayrıca, kapitalist toplumlarda, artık değer sömürüsü olmayan, ama kapitalist baskı ve şiddetin örnekleri olarak ortaya çıkan eşitsizlikler ve mağduriyetler de vardır. Son olarak, sermaye birikiminin sömürü ve tahakküm olgularını bütünleştirmeye yönelik her adımı gibi, yeni proleterleşme dalgalarını beraberinde getiren her mülksüzleştirme hamlesi de toplumun bütününü sarsıcı biçimde tahrip eder.
Hegemonya mantığı da bu noktada devreye girer. İşçi sınıfı, sermaye egemenliğini ortadan kaldırmak için yürüttüğü mücadelede diğer toplum kesimlerinden destek almak için onlarla yaratıcı ve karşılıklı bir eklemlenme içine girerek kendisini toplumun devrimci hareketinin önder gücü haline getirir. İşçi sınıfının önder rolünün sağlanması ise, farklı çıkar ve taleplerin, bir ön koşul olarak işçi sınıfının çıkarlarının karşılanmasına bağımlı kılınmasıyla başarılabilir.
Günümüzde, neoliberal birikim biçiminin dayattığı koşullar altında, merkezinde işçi sınıfının bulunduğu bir siyasal hareketlenmenin yaşanması, olasılık değil, kesinlik düzeyindeki bir saptama olarak görülebilir. Nitekim, örneklerini gittikçe daha sık görmeye başladığımız kitlesel protesto dalgaları da kendiliğinden biçimde sınıfsal karakter barındırmaktadır.
Ancak, böylesi protesto dalgalarının, saf bir sınıf kimliğiyle ve proleter ideolojisiyle yükselmesini beklemek pek gerçekçi değildir. Bunun yerine, toplumdaki sömürü ve tahakküm sorunlarının özgül biçimde kaynaştığı, özgürlük ve adalet konularındaki hassasiyetlerin dile geldiği, tüm bunların ise halihazırdaki yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik gibi sınıf sorunlarıyla ilişkilendirilerek halkçı/plebyen bir tarzda ifade edildiği protesto dalgaları beklenmelidir.
Bu tür dinamiklerle sağlam ve kalıcı bağlar kurabilmek, bunların harekete geçirilmesinde sevk edici ve öncü misyonlar yerine getirebilmek, bu misyonun gerektirdiği stratejiyi, bu stratejiyi ifade eden taktiksel ve söylemsel yaklaşımı inşa edebilmek ve nihayetinde tüm bunların üzerinde gerçekleşeceği örgütlülük zemin ve biçimlerini çeşitlendirip güçlendirmek, sosyalist hareketin hayli zorlu ama mutlaka başarılı olması gereken bir görevi üstlenmesi anlamına gelir.
Ancak, yine Marksizmin gelişimi açısından bakıldığında, yeni dönemde ona en fazla veri ve içerik kazandıracak alanlardan birinin de burada özetlenen çabalarla yaratılacağını söyleyebiliriz. İlk çeyreğin ardından, ikinci çeyreğin başında, Marksizmin gelişme kanallarından bir başkasının da bu amaçla ve hedefle yürütülen mücadeleler olacağı söylenebilir.
***
Başta da söylediğim gibi, Marksizm hakkında konuşulması gereken ve önümüzdeki dönemde Marksizmin gelişimine katkı koyabilecek konular buradaki üç başlıktan ibaret değil. Kapitalist devlet biçiminin dönüşümüyle ortaya çıkan kamusallık krizinin yarattığı siyasallaşma olanakları ile bunun halkçı bir söylem çerçevesinde somut bir mücadele kulvarına dönüştürülmesi; demokratik norm ve ilkelerin tek tek ortadan kalkması sonucunda yaşanan sorunların halkın özörgütlülüklerinin yaratılması yoluyla alternatif bir toplumsallaşma deneyimine bağlanması; sosyalizm mücadelesinin örgütsel aygıtlarının geliştirilmesi açısından parti modeli konusunun strateji tartışmaları bağlamında yeniden açımlanması; ekolojik kriz başta olmak üzere günümüz kapitalizminin insanlığı tehdit eden olgularının salt mücadele konusu olmakla yetinmeyip çağdaş bir sosyalizm vizyonunun içerisinde pozitif biçimde ele alınması; rahatlıkla bu listeye eklenebilecek daha birçok konu ve başlıkta üretilecek deneyimin Marksizmin gelişimine sunacağı katkı göz ardı edilemez.
Deneyimin diyorum, çünkü bu tür başlıklarda salt teorik zeminde yürütülecek tartışmaların değil sosyalist hareketin bu alanlarda üreteceği pratiğin Marksizmin gelişimine katkı sağlayacağını düşünüyorum. Pratiğin en gündelik olanından en tarihsel olanına kadar her örneği toplumsalın uzamını dikey ve yatay yönde genişleterek bize farklı perspektifler kazandırır. Yani pratik, sadece bir fikrin ya da niyetin tatbiki olarak düşünülemez; o, esas olarak, teorinin işleyeceği bilgiyi üreterek onun gelişimi için zorunlu olan itkiyi oluşturur.
İlk çeyreğin ardından, ikinci çeyreğin başında, Marksizmin gelişiminin ihtiyaç duyduğu itki ise “fikir”den çok “amel”den doğabilir.




