Kapitalizmin Ekolojik Krizi -1: İnkar, Ehlileştirme, Siyasetsizleşme

Barış Özüdoğru10 Şubat 2026

 

“İnkarcılar bilim konusunda tamamen yanılıyorlar.

Ancak iklim değişikliğinin devrimci anlamı hakkında,

solun hala kavrayamadığı bir şeyi kavrıyorlar”.

Naomi Klein [1]

Ekolojik kriz, yerel ya da tekil çevresel sorunların toplamından ziyade, yeryüzü sisteminin temel işleyiş mekanizmalarını bütünüyle tehdit eden tarihsel bir kırılma olarak ele alınmalıdır. Gezegenin biyofiziksel sınırlarını tanımlamak amacıyla ortaya konan ve iklim değişikliğinden biyosfer bütünlüğüne, biyokimyasal döngülerden okyanus asitlenmesine kadar uzanan dokuz gezegensel sınırdan altısının günümüzde aşıldığı gözetilince, bu kırılma, gezegenin topyekün bir yıkım süreci içinde bulunduğunu göstermektedir [2]. Gezegenin biyofiziksel sınırlarıyla devamlı gerilim halindeki bir toplumsal üretim ilişkileri biçiminin sonucu olan bu kriz, artık bilimsel bir tartışma konusu değil, inkarı siyasal bir tercihe dönüşmüş somut bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Bu noktada altı çizilmesi gereken temel mesele şudur: Ekolojik krizin kökeninde, doğayı bedava bir kaynak olarak gören ve büyümeyi varoluşsal bir zorunluluk haline getirip “büyü ya da öl” yasasıyla hareket eden sermaye birikim mantığı yatar [3]. Sermaye, büyüme zorunluluğu önündeki her sınırı aşılması gereken bir engel olarak görür, ancak bu sınırsız iştah gezegenin biyofiziksel sınırlarıyla uyumsuzdur.

Bu çok boyutlu yıkım süreci içerisinde iklim krizi, diğer gezegensel sınırlar için tetikleyici ve hızlandırıcı rolüyle, en kritik ve dolayısıyla da aciliyetle ele alınması gereken başlık olarak öne çıkar. Ancak iklim krizi artık yalnızca bilimsel raporların ya da modellemelerin konusu olmaktan çıkmış ve doğrudan doğruya “siyasal bir saflaşma alanı” haline gelmiştir. Tam da bu nedenle, iklim krizi etrafında şekillenen tartışmalar, yalnızca “bilim ne diyor?” sorusunun ötesine geçmiştir. Sorulması gereken sorular, bu kriz “kimler tarafından, hangi toplumsal ilişkiler içinde ve kimin çıkarına üretilmektedir?” çerçevesiyle ele alınmalıdır.

Bu krizin bir yanında, krizin varlığını açıkça inkar eden iklim inkarcılığı, diğer yanında ise krizi kabul etmekle birlikte çözümü piyasa mekanizmaları, fetişizme varan teknolojik iyimserlik ya da yeşil sermaye birikimine havale etmek suretiyle “ehlileştirip siyasetsizleştiren” liberal çevreci yaklaşımlar bulunmaktadır. Her ne kadar birbirine karşıt gibi görünseler de, iki eğilim de bilimsel bilginin bütünüyle reddi ya da stratejik biçimde etkisizleştirilmesi noktasında ortaklaşır. Çünkü inkar, yalnızca gerçeği reddetmek değil, aynı zamanda onu siyasal olarak etkisizleştirmektir. Nitekim bu yazı dizisinde amaçlanan, ekolojik yıkım karşısında geliştirilen bu iki hakim yaklaşımın ortak ideolojik işlevini açığa çıkarmak ve Marksist bir ekoloji perspektifinin neden basitçe bir “çevre politikası” değil, bütünlüklü bir toplumsal dönüşüm programı sunduğunu tartışmaktır.

Saflaşmanın taraflarına, iklim krizinin varlığını sorgulayan, hatta reddeden “iklim inkarcılığı” nı ele alarak başlayabiliriz. Bu yazının asli amacının iklim krizinin maddi gerçekliğini ispatlamak olmadığı aşikar. Yine de, inkar cephesinin politik ajandasına geçmeden önce, bilimin önümüze koyduğu somut birkaç veriyi sunmanın faydalı olabileceğini düşünüyorum.

Genel bir tanım olarak iklim değişikliği, iklim sisteminin uzun dönemli ortalama ve değişkenliklerinde meydana gelen kalıcı değişimleri ifade eder [4]. Bu değişimin en somut bilimsel göstergesi ise, atmosferik karbondioksit (CO₂) miktarındaki artıştır. Bilim insanlarının elinde Antarktika ve Grönland buz çekirdeklerinden elde edilen, yaklaşık son 800 bin yılı kapsayan oldukça hassas atmosferik CO₂ kayıtları bulunmaktadır. Bu veriler bize Dünya ikliminin Milankovitch Döngüleri* olarak bilinen dinamiklerden dolayı buzul ve buzullararası dönemler yaşadığı bu süre zarfındaki “doğal” sınırlarını net biçimde gösterir. Tüm bu zaman dilimi boyunca atmosferdeki CO₂ yoğunluğu buzul dönemlerinde 172 ppm’in (parts per million=milyonda bir birim) altına, buzullararası sıcak dönemlerde ise 300 ppm’in üzerine çıkmamıştır. Sanayi devrimi öncesi referans değer 280 ppm olup, kapitalist sanayileşmenin ivme kazandığı 20. yüzyıl boyunca bu değer hızla yükselmiştir. 1900’lerde 295–300, 1980’de 340 ppm olan atmosferik CO₂ yoğunluğu, bu tarihten sonra ise neoliberalizm koşulları altında bugünkü değeri olan 423–425 ppm bandına doğru hızlı bir ivmeyle ulaşmış durumdadır [5-6]. Dünya sistemi için güvenli sınır olan 350 ppm 1988, 400 ppm ise 2015 yılında kalıcı bir şekilde aşılmış olup [7], gezegen adeta doludizgin uçuruma doğru yuvarlanmaktadır.

(Grafik https://www.ecoclimax.com/2019/08/co2-concentration-in-atmosphere-over.html’den değiştirilerek yeniden çizilmiştir.)

CO₂ başta olmak üzere artan sera gazı yoğunluğu, atmosferde tutulan enerji miktarını yükselterek okyanusların ısıyı soğurma kapasitesi ve asitliğini, buz örtülerinin istikrarını ve atmosferik dolaşım sistemlerini köklü biçimde değiştiren bir fiziksel zorlayıcıdır. İklim bilimcilerin “küresel ısınma” olarak adlandırdığı süreç, tam da bu enerji dengesizliğinin sistem ölçeğinde yarattığı birikimli tepkiye karşılık gelir. Mevcut emisyon eğilimlerinin sürmesi halinde, küresel ortalama sıcaklık artışının yüzyıl ortasında kritik sınır olan 1,5 °C eşiğini aşıp, yüzyılın sonunda 2–3 °C bandına ulaşması beklenmektedir. Bu durum, Yeryüzü sisteminin geleceğine dair bir kabus senaryosu olmayıp, bilimsel yöntemlerle ölçülmüş ve karşılaştırılmış bir fiziksel gerçekliktir [6, 8]. Ancak küresel ısınma, basitçe ortalama sıcaklıkların birkaç derece artmasından ibaret olmayıp, tarihsel ortalamadan sapmaların, yani sıcaklık anomalilerinin sıklığında ve şiddetindeki sistematik bir artışı ifade eder. Günümüzde giderek daha sık gözlenen sıcak hava dalgaları, uzun süreli ve şiddetli kuraklıklar, aşırı yağışlar vs., iklim sistemimizin dengesiz bir rejime doğru kaydığını göstermektedir. “Peki, bu kadar somut bilimsel veri ortada dururken, bu inkar meselesi tam olarak neyin nesi?” şeklinde haklı bir soru sorulabilir. Türkiye’de bazı marjinal sosyal medya paylaşımlarına sıkışmış ya da Yeniden Refah Partisi içerisinde kümelenmiş olan iklim inkarcılığı, ABD’de oldukça güçlü ve örgütlü bir yapı olarak karşımıza çıkar. İnkarcılar, bazen 2015 yapımı “Climate Change Denial Disorder” kısa filmindeki gibi “kurgusal bir hastalıkla” özdeşleştirilerek ve bazen de sosyal medyada “kar yağmasının küresel ısınmanın olmadığı anlamına geldiğine inanan aptal insanlar” tarzı yaftalamalara konu edilerek eleştirilirler. Ancak bu tür bir okuma, meseleyi tehlikeli biçimde basitleştirir ve asıl sorumluları görünmez kılar. Çünkü iklim inkarcılığı, eğitimsiz kitlelerin kendiliğinden ürettiği masum bir yanlış bilinçten ziyade, bu cehaleti bilinçli biçimde örgütleyen, her yıl yaklaşık 900 milyon dolarlık bütçeye yaslanan ve bunun büyük bir kısmının izi sürülemeyen “karanlık para” ile finanse edildiği son derece sofistike bir ideolojik aygıttır [9].

Naomi Klein tarafından defalarca gösterildiği üzere, iklim krizini kabul etmek serbest piyasa dogmasının dizginlenmesi, vergilerin artırılması ya da kapsamlı kamusal müdahaleleri zorunlu kılar. Bu sebeble de, iklim hareketi, Heartland Institute gibi kuruluşlar etrafında kümelenen inkarcı çevrelerce “karnı kırmızı Marksist doktrinle dolu yeşil bir Truva Atı” olarak damgalanır [10]. Andreas Malm tarafından kavramsallaştırılan “fosil sermayenin” [11] bekasını korumaya yönelen bu yaklaşım, yalnızca finanse edildikleri fosil enerji sektörünü değil, sermaye birikiminin yapısal mantığı olan “büyü ya da öl” yasasının savunmasını oluşturur. Bilim insanlarına adeta terörist muamelesi yapıp hedef gösteren bu anlayışın nihai hedefi, iklim krizinin kendisinden ziyade, onun enerji, üretim, ulaşım ve tüketim alanlarında piyasa dışı, planlı ve kolektif müdahaleleri zorunlu kılan siyasal sonuçlarıdır. Bu nedenle inkarcılık, neoliberal kapitalizmin son kırk yılda inşa ettiği ideolojik ve kurumsal yapının sorgulanmasını daha en baştan boğmayı amaçlayan sınıfsal bir araçtır.

Ekoloji tartışması yukarıda da belirttiğimiz gibi inkarcılıkla sınırlı değildir. Aksine, Türkiye dahil Dünya’da çok daha yaygın ve etkili olan ikinci eğilim, bir taraftan krizi kabul edip diğer taraftan onu “siyasetsizleştiren” liberal çevreci söylemdir. Bu yaklaşım, iklim krizi başta olmak üzere ekolojik yıkımın çözümünü karbon piyasaları, net-sıfır hedefleri, sürdürülebilir kalkınma gibi piyasa mekanizmaları ya da teknolojik iyimserlikte arar. Krizi tarihsel ve sınıfsal bağlamından kopararak, kapitalist sistem içerisinde çözülmesi gereken teknik bir yöntem meselesine indirger. Böylece kapitalist üretim tarzı, insanlar tarafından sorgulanmadan “daha iyi yönetilmesi” gereken bir surete bürünür. Nihai olarak ise ekolojik kriz, “tüm insanlığın sorumlu olduğu bir suç”, “yeşil olmayan! tüketim alışkanlıkları”, “yetersiz teknoloji” ya da “aşırı nüfus” gibi açıklamalarla sınıfsızlaştırılır.  Oysa krizin faili soyut bir insanlıktan ziyade, kaynakları sınırlı bir Dünya’da sınırsız büyüme güdüsüyle hareket eden bir üretim tarzı ve bu üretim tarzının egemen sınıflarıdır. Ekolojik yıkımın bedelini ödeyenlerle onu yaratanlar aynı değildir. Buna rağmen liberal çevreci söylem, sorumluluğu genelleştirerek sınıfsal failleri görünmez kılar.

Sınıfsal faillerin görünür hale gelmesinin en önemli noktası da, kuşkusuz, Marksizmin kriz mantığının ve bu doğrultuda öngördüğü kurtuluş reçetesinin savunulması bağlamında ortaya çıkar. Bugüne dek, yaygın bir yanlış kanı ile, Marksistlerin kapitalizm için öngördüğü nihai krizin yalnızca “kar oranlarının azalma eğilimi” ve benzeri açıklamalarla gerçekleşeceği, ancak piyasada böyle şeylerin olmadığı, sosyalizmin bile çöktüğü fakat kapitalizmin ayakta kaldığı, dolayısıyla tarihin de kapitalizm ile sonuna gelindiği öne sürülmüştür. Buna göre kapitalizm, her yapısal aksaklığı piyasa-içi uyarlamalarla düzeltecek ve Marksistlerin haklı çıkma ihtimali de ortadan kalkacaktır; böylelikle Marksizmin önerdiği sistemsel dönüşüm perspektifi gereksizleşecektir. Fakat, kapitalizmin ekolojik ve yaşamsal çelişkisine getirilen Marksist açıklamalar, kapitalizmin içsel çelişkilerinin aşılamazlığı yönündeki tezin tarihsel haklılığını yeniden ispatlamakla kalmamış, krizin gerçek sebeplerini ifşa ederek, krize dair yegâne rasyonel kurtuluş reçetesini de sunabilmiştir.

Marksist ekoloji perspektifi, ne krizin kendisini ne de gerçek faillerini gizleyip, ekolojik krizi basitçe bir çevre politikası sorunu olmaktan çıkarmış ve bunun toplumsal üretim ilişkilerinin o “aşılamaz” krizi olduğunu ortaya koymuştur. John Bellamy Foster tarafından Marx’ta yeniden keşfedilen “metabolik yarık” kavramıyla açıklanabilecek bu yaklaşım, kapitalist üretimin toplum ile doğa arasındaki metabolik ilişkiyi sistematik biçimde bozmaya mahkum olduğunu vurgular [12]. Her ne kadar doğrudan bu terimi kullanmasa da, bir kriz olarak bu metabolik bozulma, Harvey’nin işaret ettiği üzere, sermayenin, çelişkileri -şimdiye dek olanlar gibi- coğrafi genişleme ve mekansal çözüm kapasitesiyle başka yerlere kaydırma kabiliyeti sayesinde görünürde bir süre yönetilebilir veya ertelenebilir [13]. Gelgelelim, ekolojik krizde açıkça görebildiğimiz üzere, krizlerin hepsi o kadar da “aşılabilir” değildir ve ekolojik felaketin küresel karakteri, çelişkileri ortadan kaldırmayıp onları dünya üzerinde çok daha geniş ölçekli, şiddetli ve genel kriz formları olarak yeniden üretmektedir [14]. Dolayısıyla açıkça söylenmelidir ki, ekolojik kriz, Marksizmin kapitalist üretim tarzında teşhis ettiği içsel çelişkiye dairdir ve yine, ancak Marksizmin öngördüğü bilimsel çerçeve ile çözüme kavuşturulabilecektir.

Nitekim ekolojik kriz, teknik çözümlerle ya da piyasa mekanizmalarıyla aşılamaz. Kriz, kapitalizmin tarihsel sınırlarından biridir ve bu sınır, ancak üretimin toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden örgütlenmesiyle aşılabilir. Ekoloji mücadelesi, bu sebepten ötürü, zorunlu olarak toplumsal bir dönüşüm programını gündeme getirir. İşte inkarcıların farkına varabildikleri şeyde tam olarak budur! Çünkü iklim krizi ile mücadele, ancak servetin yeniden dağıtımından, toplu taşımanın yaygınlaştırılmasına, askeri harcamaların kısılmasından reklam ve tüketim endüstrisinin tasfiyesine varan radikal kamucu tedbirlerle gerçekleştirilebilecek bir süreçtir.  İnkarın merkezlerinden Heartland Enstitüsünden Joseph Bast’ında açıkça söylediği gibi “İklim değişikliği, solun yapmak isteyip de yapamadığı herşey için mükemmel bir şeydir” [1]. Nihayetinde iklim krizini çözmeye çalışırken izlenecek yöntemler bütününün, ister istemez ekonomik eşitsizlik, göçmen sorunu ve ırkçılık ya da toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi birbirine bağlı krizleri aynı anda çözmeninde bir yolu olduğu unutulmamalıdır. Yazıyı sonlandırırken Ian Angus’un hatırlatmasını kritik buluyorum: “Eğer politik analizlerimiz ve programımız sağlam bir doğa bilimleri temeline sahip değil ise dünyayı değiştirme gayretlerimiz de sonuçsuz kalacaktır” [15]. Buradan hareketle, Naomi Klein’ı da tekrar iliştiriyorum: “Çoğu solcunun, iklim biliminin kendilerine kapitalizme karşı en güçlü argümanı sunmuş olduğunun henüz farkına varamamış olmamaları ne acı bir ironidir” [1].

Kaynaklar:

[1] Klein, N. “Capitalism vs. the climate”, The Nation, 9 Kasım 2011, https://www.thenation.com/article/archive/capitalism-vs-climate/  (erişim: 3 Ocak 2026).
[2] Richardson, K., Steffen, W., Lucht, W., Bendtsen, J., Cornell, S. E., Donges, J. F., Drüke, M., Fetzer, I., Bala, G., von Bloh, W., Feulner, G., Fiedler, S., Gerten, D., Gleeson, T., Hofmann, M., Huiskamp, W., Kummu, M., Mohan, C., Nogués-Bravo, D., … Rockström, J. (2023). Earth beyond six of nine planetary boundaries. Science Advances, 9(37), eadh2458. https://doi.org/10.1126/sciadv.adh2458
[3] Foster, J. B., Clark, B., & York, R. (2010). The ecological rift: Capitalism’s war on the Earth. Monthly Review Press, New York, s. 162.
[4] Matthews, J. B. R., Möller, V., van Diemen, R., Fuglestvedt, J. S., Masson-Delmotte, V., Méndez, C., Semenov, S., & Reisinger, A. (Eds.). (2021). Annex VII: Glossary. In V. Masson-Delmotte et al. (Eds.), Climate Change 2021: The Physical Science Basis (Working Group I Contribution to the Sixth Assessment Report of the IPCC). IPCC
[5] Lüthi, D., Le Floch, M., Bereiter, B., Blunier, T., Barnola, J. M., Siegenthaler, U., ... & Stocker, T. F. (2008). High-resolution carbon dioxide concentration record 650,000–800,000 years before present. Nature, 453(7193), 379-382.
[6] IPCC. (2023). Climate change 2023: Synthesis report. Intergovernmental Panel on Climate Change. https://www.ipcc.ch/report/ar6/syr/ (erişim 4 Ocak 2026)
[7] NOAA Global Monitoring Laboratory - Trends in Atmospheric Carbon Dioxide (2025) – with minor processing by Our World in Data.
[8] Hansen, J., Sato, M., Russell, G., & Kharecha, P. (2013). Climate sensitivity, sea level and atmospheric carbon dioxide. Philosophical Transactions of the Royal Society A: Mathematical, Physical and Engineering Sciences, 371(2001), 20120294.
[9] Klein, N. (2014). This changes everything: Capitalism vs. the climate. Simon & Schuster, New York, s. 38.
[10] Klein, N. (2019). On Fire: The (burning) case for a Green New Deal. Simon & Schuster, New York, s. 10.
[11] Malm, A. (2016). Fossil capital: The rise of steam power and the roots of global warming. Verso.
[12] Foster, J. B. (2000). Marx's ecology: Materialism and nature. Monthly Review Press, New York, s. 155.
[13] Harvey, D. (1982). The limits to capital. Basil Blackwell. s. xvii.
[14] Harvey s. 413-415
[15] Angus, I. (2019). Yeşilin daha kızıl tonu: Bilim ve sosyalizmin kesişimleri (N. Darılmaz, Çev.). Efil Yayınevi. Ankara, s. 6.
* Dünya’nın yörüngesi, eksen eğikliği ve devinimindeki peryodik değişimlerin her 20, 40 ve 120 bin yılda bir ısınma-soğuma dönemlerine yol açtığını açıklayan yaklaşım.