2026 yılı epey hızlı başladı. Ocak ayının üçüncü gününde Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela’nın başkenti Karakas’a 80 kişinin hayatına mal olan bir hava saldırısı gerçekleştirdikten sonra Delta Force birlikleri aracılığı ile devlet başkanı Maduro ve eşini kaçırdı. Dünya çapında verilen tepkilerin karakteri muhtelif olmakla birlikte Avrupa Birliği başta olmak üzere batı dünyasının çoğu temsilcisi, uluslararası hukuka uyulması yönünde kime yöneldiği belli olmayan müphem çağrıları tekrarlayarak ve Maduro’yu kınama fırsatını kaçırmayarak olanlara tepki verdiler.
Uluslararası hukuk yönünden ortada ciddi bir ihtilaf yok. Amerikan müdahalesinin kanunsuz olduğu, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 2(4) hükmünü ihlal ettiği gün gibi ortada. Kuvvet kullanma yasağının iki istisnasından biri olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yetkilendirmesinin mevcut olmadığı aşikar. Bu yüzden ABD geçmişte de olduğu gibi diğer istisna olan “meşru savunma”nın anlamını sündürmeye çalışıyor. Buna göre bir uyuşturucu ticareti ağının başını çektiği iddia edilen Maduro, bu itibarla Amerikan halkına ve toprağına “saldırmış” oluyor! Öbür taraftan Trump rejiminin sözcülerinden esasen ortada bir askeri müdahale olmadığını, bunun bir polis operasyonu olduğunu işitiyoruz.
Bir bakımdan yaşananların hiçbiri emsalsiz değil. Örneğin ABD’nin Latin Amerika’da bir devletin başkanını kaçırması ve o devlete karşı yasadışı şekilde kuvvet kullanmasının bir örneği olarak 1989-90 Panama işgali akla gelebilir. Ya da Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin kuvvet kullanma yasağını bariz bir biçimde ihlal etmesinin bir örneği olarak 2003’te başlayan Irak Savaşı düşünülebilir.
Öbür taraftan bugün yaşananları geçmiştekilerden ayıran bazı ciddi hususlar yok değil. Öncelikle Alex Callinicos’un dikkat çektiği üzere bir ülke olarak Venezuela, ABD’nin Latin Amerika’da gerçekleştirdiği son iki istilanın kurbanları olan Granada ve Panama’dan epey farklı. Ufak bir Karayip adası olan Granada’nın ve 20. yüzyılın başında Kolombiya’dan koparılan dar bir şerit olan Panama’nın aksine Venezuela, bağımsızlığını 19. yüzyılda Simon Bolivar öncülüğünde kazanmış oldukça büyük bir ülkedir.[1]
Uluslararası Hukuk Düzeninde Süreklilik ve Kopuş
İkincisi, meselenin uluslararası hukuk boyutunda bir süreklilik olduğu kadar bir kopuştan bahsetmek mümkün. Şimdiye kadar Amerikan müdahaleleri, savunulması ne kadar zor bir konumda bulunursa bulunsun, kendilerini belli bir yasal ve insani zemine oturtmaya çalışırlardı ve bu çabalarıyla liberal müesses nizamın ciddi bir bölümünü ve hatta soldan bazı isimleri de ikna etmeyi başarırlardı. Irak örneğinden gidersek, Colin Powell’in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni ikna etmek için şekilden şekle girdiği ve nihayetinde başarısız olduğu görüntüler hala hafızalarda.[2] Bununla birlikte ABD her ne kadar Güvenlik Konseyi’ni ikna edememiş olsa da Irak’ın işgalini BM Sözleşmesi’nin 51. maddesi anlamında meşru müdafaa kapsamına dahil etmek için çeşitli entelektüel cambazlıklara başvurmaktan çekinmedi. Beyaz Saray’ın 2002 tarihli Ulusal Güvenlik Stratejisi metni daha sonradan “Bush Doktrini” olarak anılacak olan bir dizi dış politika hattı geliştirirken, daha sonra Irak işgaline dayanak edeceği “ön alıcı saldırı” (pre-emptive strike) öğretisini de ortaya attı. Bu yeni öğreti ile ABD’nin dünyadaki diğer ulusların uyması beklenenlerden farklı standartlara tabi tutulması gerektiği öne sürülüyor, ona ortada herhangi bir somut tehlike yokken de “ön alıcı” bir şekilde savaş yürütmeye dair zamanı ve mekânı aşan bir hak tanınıyordu.[3] En nihayetinde, özellikle de Irak’ta kitle imha silahları bulunduğu yalanının ifşa olması ile birlikte Irak Savaşı, “illegal savaş” denince siyasal yelpazenin her köşesinden insanın aklına gelen ilk şey oldu. Ama o dönemde ana akım batı medyasını, liberal kalemşorların ciddi bir kısmını ve hatta bazı solcuları Amerikan füzelerinin arkasında esas duruşa geçirmek o kadar da zor olmamıştı. Örneğin o döneme kadar hayatını sosyalist solun bir ferdi olarak sürdürmüş ve hatta Amerikan emperyalizminin en karanlık yüzlerinden Henry Kissinger’ın suçlarını belgeleyen ünlü kitaba/belgesele imza atmış olan Christopher Hitchens, Irak Savaşı’na destek vererek adı “neo-muhafazakar”larla anılan bir figüre dönüştü. Ünlü sosyalist siyaset kuramcısı Norman Geras, başından beri desteklediği Irak Savaşı’nı desteklemeyi 2013 yılındaki ölümüne kadar ısrarla sürdürdü. Kısacası Bush hükümeti, hem etiko-politik hem de hukuki argümanlarla Irak’ın işgaline rıza üretmeye çalıştı ve 11 Eylül sonrası konjonktürün de etkisiyle bunda geçici ama somut bir başarı elde etti.
Trump hükümeti ise böyle bir şeye adeta tenezzül etmiyor. Uluslararası kamu hukuku uzmanı Marko Milanovic, ne Trump’ın basın toplantısında ne de Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin eylemlerine hiçbir yasal gerekçe üretmeye çalışmadığına işaret ediyor.[4] Milanovic, Tim Waltz’ın Fox News’te konuşurken meşru müdafaa gerekçesine dayandığını fakat bir gün sonra Güvenlik Konseyi’nde meşru müdafaa meselesine hiç değinmediğini tespit ettikten sonra bunun bilinçli bir tercih olduğunu, nitekim ABD’nin bu durumda meşru müdafaa iddiasında bulunmasının gülünç olacağını ekliyor.[5]
Hukuki dayanak yoksunluğuna ilaveten Trump hükümeti eylemlerini meşrulaştıracak insani bir gerekçe de ortaya atmıyor. 3 Ocak tarihinin bu yönüyle de bir kırılma anı olduğu düşünülebilir, zira Soğuk Savaş sonrası dönemde şimdiye kadar en nihayetinde yasal dayanaktan yoksun olduğu kanaatine varılan askeri müdahaleler için dahi “insani” gerekçeler üretiliyordu. Örneğin NATO’nun 1999 yılında gerçekleştirdiği Kosova müdahalesi hakkında İsveç hükümetinin başını çektiği bir komisyon oluşturulmuş, bu komisyonun ürettiği raporda müdahalenin “yasadışı ama meşru” (illegal but legitimate) olduğu sonucuna varılmıştı. Soğuk Savaş sonrası dönemin emperyalist müdahaleleri, Costas Douzinas’ın tabiriyle bir tür “postmodern adil savaş” teorisi çerçevesinde temellendirilmeye çalışıldı.[6] Bu dönemde geliştirilen “insani müdahale” ve “koruma sorumluluğu” gibi doktrinlerle kozmopolit bir evreye sıçradığı telakki edilen uluslararası düzenin legal-teorik arka planı örülürken Güvenlik Konseyi’nin onay verdiği 2011 Libya müdahalesi bu teorik çerçevenin terminolojisi ile gerekçelendirildi.[7]
Bugünün ABD’si hiçbir insani gerekçe gösterme ihtiyacı da hissetmiyor. Eskiden solcu eleştirmenlerin kaleminden okuduğumuz “petrol için yaptılar” gibi açıklamaları bugün bizzat Amerikan hükümetinin sözcülerinin ağzından işitiyoruz. O halde şu sonuca varmanın meşru olduğunu söylemekte bir beis bulunmuyor: Trump hükümetinin dış politikası, Soğuk Savaş dönemi sonrasının “normal”inden farklı bir çizgi izliyor ve bu çizginin kalıcılaşması halinde uluslararası düzenin yeni bir aşamaya geçtiğini söylemek zorunda kalacağız.
Küresel Karşı-Devrim Bunun Neresinde?
Şüphesiz ki ABD’nin “haydutlaşmasının”, ülke içinde Trump yönetiminin izlediği otoriterleşmeci çizgiyle, örneğin ICE’nin güpegündüz sokak ortasında işlediği cinayetle ya da seçimle iktidar devrinin yadsınmasına yönelik “şaka yollu” göndermelerle, eşzamanlı ortaya çıkması tesadüf değildir. Cenk Saraçoğlu’nun da işaret ettiği gibi Trump’ın Venezuela’ya müdahalesini ihtiva eden süreci bütünsel olarak aynı karşı devrimci sürecin uluslararası plandaki tezahürü mahiyetiyle kavramak, diğer bir deyişle onu “küresel karşı-devrim” dalgasının Venezuela topraklarına ayak basması olarak nitelemek mümkündür: “Dünyanın her yerinde hukuk, kural ve etik tanımayan sağcı-şoven hareketlerin ve liderlerin yükselişi, zaten etki alanı hep sınırlı kalmış olan fakat bugün mutlak bir acz içerisindeki uluslararası örgütlerin artık varlık nedeninin ortadan kalkması, uluslararası hukukun delik deşik edilmesi; her bir alanı etkilemesi ve tüm dünyada etkisini göstermesi açısından “küresel bir karşı-devrim” sürecinin parçası olarak ele alınabilir. Bu süreci aynı zamanda küresel düzeyde bir faşistleşme süreci olarak da nitelemek önem arz ediyor; zira faşizmi ayırt eden şey böylesine yıkıcı, total ve hayatın her alanını hedef alan bir karşı-devrimci saldırı yoluyla sermaye sınıfının önündeki toplumsal engellerin aşılmasıdır.”[8]
Bu süreç artık o denli gözle görünür durumda ki yalnızca Saraçoğlu gibi Marksistler değil muteber ana akım gözlemciler de aynı tespitleri açıkça paylaşıyor. Örneğin Daron Acemoğlu, yukarıda yaptığımız tespitlere paralel bir şey söylüyor. ABD’nin daha önceki müdahale ve hamlelerinin, öz çıkarcı ve samimiyetten uzak da olsa bir demokrasi ve insan hakları retoriği ile “cilalandığını” ifade eden Acemoğlu, Trump’ın bu son hamlesi ile birlikte bu “cilanın” bir kenara konulduğunu ve bunun olumsuz güzergahta önemli bir gelişme olduğunu vurguluyor.[9] Fakat Acemoğlu bununla da kalmıyor. Bugün yaşanan sonuçların ABD’nin dünyanın polisi olarak konumlandırıldığı dünya düzeninin nihai sonucu olduğunu dillendiriyor. Daha da ileri giderek, kendi kurumsalcı ve son kertede liberal bakış açısının damgasını taşımakla birlikte belli yönlerden Saraçoğlu’nun tespitlerine oldukça benzer bir noktayı dikkatlere sunarak, ABD’nin kendi içinde yaşadığı otoriterleşme süreci ile Maduro’nun kaçırılması arasında bir rabıta kuruyor: “Kısmen ABD’nin kurumları epey zayıfladığı ve çok daha az demokratik hale geldiği için, kısmen de meşruiyet cilası soyulup gittiği için, Maduro’nun kaçırılması yeni bir şeyi temsil ediyor.”[10]
Peki çözüm nedir? Acemoğlu’na göre çözüm, daha adil uluslararası kurumlarda ve yeni, daha sağlam bir felsefi zeminin inşasında yatıyor.
Acemoğlu’nun böyle düşünmesinde yadırganacak bir şey yok. Ayrıca Acemoğlu’nun, genel hatlarıyla çok sayıda ana akım gözlemcinin paylaştığı bir fikri en yetkin ve makul şekilde dile getirenlerden biri olduğu söylenebilir. Fakat benim bulunduğum yerden bu perspektif, Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi metni için yazdıkları önsözde Genç Hegelcilere yönelttiği şu eleştirileri anımsatıyor: “Bir zamanlar, gözü kara bir adam, insanların suda boğulmalarının tek nedeninin, onların yerçekimi fikrine saplanmaları olduğunu savunuyordu. Eğer insanlar, örneğin, bunun bir hurafe olduğunu ilan edip bu fikri kafalarından çıkarıp atsalarmış, suda boğulma tehlikesinden tamamen kurtulmuş olacaklarmış. Ömrü boyunca, istatistiklerin kendisine sayısız kanıt sunarak zararlı sonuçlarını tekrar tekrar ortaya koyduğu bu yerçekimi yanılgısına karşı savaştı. Bu gözü kara adam, Almanya’daki yeni devrimci filozofların prototipiydi.”[11]
Marx ve Engels, yukarıda aktarılan paragrafta Genç Hegelci Alman filozoflarının yalnızca egemen düşüncelerle savaşarak ve maddi koşullara hiç temas etmeksizin dünyayı değiştirebilecekleri yönündeki kanaatlerini alaycı bir dille eleştiriyor. Emperyalist saldırganlığı “yeni ve daha sağlam felsefi temeller” inşa ederek ortadan kaldırma fikri, bana yer çekimi saplantısından kurtularak kanatlanıp uçmaya çalışmaktan pek farklı görünmüyor. Adil olmak gerekirse Acemoğlu, bu felsefi temele aynı zamanda yeni ve daha iyi tasarlanmış uluslararası kurumların eşlik etmesi gerektiğini söyleyerek salt “düşünceler” alanına odaklanan bir Genç Hegelci karikatüründen çok daha ciddi bir yere konumlanıyor. Onun kalibresindeki bir sosyal bilimciden de aksi beklenmezdi. Fakat “daha adil kurumlar” bahsi ile dahi en nihayetinde üst yapısal bazı düzenlemelerle kökleri maddi temelde yatan bir marazın ortadan kaldırabileceği önermesi, son kertede yukarıdaki alıntıda tiye alınan yaklaşıma benzer bir maluliyet taşıyor.
Yukarıda da belirttiğim gibi, Acemoğlu’nun yazısı Batı’da Trump’tan rahatsız olan kesimlerin kahir ekseriyetinin paylaştığı bir yaklaşımın en yetkin ve makul versiyonlarından birini temsil ediyor. Dolayısıyla bu yazıda Acemoğlu’nun daha büyük bir kesim için vekaleten muhatap alındığını, onun yazısına ilişkin söylenilenlerin çok daha geniş bir düşünce grubuna izafe edilebileceğini belirtme ihtiyacı hissediyorum.
“Yeni Evre”de Marksist Teori ve Sosyalist Çıkış
Peki biz ne söylemeli, nasıl bir tavır takınmalıyız? Bu soruya nihai cevap verdiğimi iddia etmeyeceğim. Fakat buraya kadar söylenenlerden de güç alarak birkaç kelam edilebileceğini düşünüyorum.
Şunu belirterek başlayalım: Trump’ın uluslararası sistemde “müjdelediği” yeni evreyi ulusal ölçeklerde de karşılık bulan küresel bir faşistleşme sürecinin uluslararası veçhesi olarak kavradığımızda, bu cendereden çıkışı liberal uluslararası düzene ya da onun şu ya da bu yönleriyle geliştirilmiş bir versiyonuna geri dönüşte bulan yaklaşımları, “antifaşist minimum” siyasetinin bir uzantısı olarak görmek gerekir. Bu yönüyle söz konusu yaklaşım, antifaşist minimum siyasetinin taşıdığı bütün arızaları bünyesinde barındırır. Antifaşist minimum isimlendirmesi genellikle liberalizmin solundan gelip faşizmi durdurmak adına liberalizme “fit olma” manasında kullanılsa da “fit olunan” liberalizmin faşizmin önüne nihai bir set çekmeye yeteceği fikrinde ortaklaşmayı simgelediği için ona yöneltilen eleştirileri siyasal spektrumun bütününe yaymak mümkündür. Oysa bugün yaşananların hiçbiri, kapitalist üretim tarzının ve burjuva devletlerin egemen olduğu bir dünyada yaşıyor oluşumuzdan doğan nedensellik zincirinin dışında değildir. Haliyle bu zincir kırılmadan onlara karşı yürütülen her türlü mücadele de eksik kalır. Foti Benlisoy’un ifadesiyle: “Faşizm neoliberal ‘felaket çağına’ has baskın bir eğilim ve potansiyel. Bu eğilimle mücadele etmek için bilhassa ‘defansif’ bir antifaşizm anlayışından (Bora’nın tabiriyle antifaşist minimumdan), yani siyasal hedeflerini esas olarak faşist tehdidi durdurmakla sınırlayan ve bunun için de merkeze rücu eden bir eğilimden uzak durmak gerekiyor. Günümüzün antifaşizmi, açıkça antineoliberal bir çizgiye oturmak, faşizmi besleyip somut bir olasılık haline getiren ‘kapitalist gerçekçiliğin’ hakimiyetinde gedikler açmayı hedeflemek zorunda.”[12]
İkincisi, emperyalist saldırganlık ve bu saldırganlığın zemini olan uluslararası güç eşitsizliği, yalnızca uluslararası kurumsal tasarımın taşıdığı eksikliklere ya da mevcut uluslararası hukuk normlarının kör noktalarına atfedilemez. Marx’ın meşhur sözlerini anımsayacak olursak, Code Napoleon burjuva toplumunu yaratmamış, burjuva toplumu Code Napoleon’u yaratmıştır.[13] Elbette Marx’ın ifadeleri, onun ve Engels’in geliştirdiği görüşlerin bir mahkeme savunmasında vurucu bir biçimde ifade edilebilmesi için üretilmiş bir kabalaştırmadır. Fakat Marx’ın bu saptaması yine de kilit önem taşıyan bir hakikate temas eder.
Marx’ın ulusal bir hukuk sistemi için yaptığı bu saptama, uluslararası hukuk alanında da geçerlidir. Diğer bir deyişle, uluslararası toplumun ihtiva ettiği ve onu karakterize eden güç eşitsizliğini ve buradan doğan emperyalist saldırganlığı “son kertede” bir sebep değil bir sonuç olarak görmek gerekir. Bu sonucun kök sebebi ise kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişim çerçevesinde ilerleyen bir sistem olmasıdır. Bir toplumsal sistem olarak dünyanın neredeyse tamamını sarmalamak tarihte ilk defa kapitalizme nasip olmuştur. Bu itibarla kapitalizm, dünyadaki hemen hemen bütün ülkeleri tek bir dünya sisteminin parçası olarak kapsarken onları bir yandan birbirine yakınlaştırıp bağlar, öbür yandan da aralarındaki eşitsizlikleri daimi olarak yeniden üretir. Troçki’nin ifadesiyle: “(…) Kapitalizm, kendine miras kalmış eşitsizliği, kendi araç ve yöntemlerini yürürlüğe koymak suretiyle parçalayıp değişikliğe uğratarak, onun üzerinde ancak tedricen hakimiyet kazanır. Kendinden önceki ekonomik sistemlerin aksine, kapitalizm, doğası gereği ve sürekli olarak ekonomik yayılmaya, yeni topraklara sızmaya, ekonomik farklılıkların üstesinden gelmeye, kendi yağında kavrulan yerel ve ulusal ekonomilerin bir karşılıklı mali ilişkiler sistemine dönüştürülmesine gayret eder. Böylelikle onların birbirlerine yaklaşmalarına neden olur ve en ileri ve en geri ülkelerin ekonomik ve kültürel düzeylerini eşitler. (…) Ne var ki kapitalizm, ülkeleri birbirine ekonomik olarak yaklaştırıp bunların gelişme aşamalarını eşitlerken, kendine özgü, yani anarşik yöntemlerle işini görür, öyle ki, sürekli olarak kendi eserini baltalar, bir ülkeyi diğerinin karşısına, sanayinin bir kolunu diğerinin karşısına çıkarır, dünya ekonomisinin bazı parçalarını geliştirirken diğerlerinin gelişmelerine engel olup geriye savurur. Ancak bu iki temel eğilimin, ki her ikisi de kapitalizmin doğasından kaynaklanırlar, birbiriyle ilişkilendirilmesi bize tarihsel sürecin canlı dokusunu açıklar.”[14]
Burak Gürel’in de açıkladığı gibi Troçki’nin bu tespitini ampirik olarak desteklemek mümkündür. Zira bu satırların kaleme alınmasından bu yana geçen yüz yıllık zaman dilimi içerisinde, çok özel jeopolitik koşullar altında ve yoğun kalkınmacı devlet müdahalesi ile gerçekleşen birkaç istisna dışında, kapitalist gelişme bakımından geri ülkelerle ileri ülkeler arasındaki makas kapanmadığı gibi azalmamıştır da. Gürel, Maddison Projesi veri tabanından aktardığı verilerle 1820-2010 yılları arasında, bazı dönemsel ve geçici dalgalanmalar haricinde dünyanın kapitalist gelişme bakımından ileri ve geri ülkeleri arasındaki kişi başına düşen milli gelir farkının azalmadığını, bilakis artış gösterdiğini ortaya koyuyor.[15]
“Eşit Haklar Arasında Karar Veren Güçtür”
Marx’ın yukarıdaki alt başlıkta aktarılan ifadesi yeterince açıklayıcı: Kapitalizm ve onun bir aşaması olarak emperyalizm var oldukça ortadan kaldırılamayacak olan bu eşitsizlik, uluslararası hukukun kifayetsizliğinin de temelidir. Bunun neticesi olan muazzam iktisadi, askeri vb. güç eşitsizlikleri varlığını korumaya ve hatta büyümeye devam ederken bunu yalnızca kurumsal tasarımlarla tedavi etmeye çalışmak, bir orman yangını bir bardak suyla söndürmeye çalışmaya benzer.
Bunun sebebi ise oldukça basittir: Mantıksal tutarlığından veya mevzuata uygunluğundan bağımsız olarak hangi hukuki yorumun ya da hangi mahkemenin kararlarının cari olacağını, hangisinin örgütlü bir cebir aygıtı tarafından icraya koyulacağı belirler. Perry Anderson’ın Thomas Hobbes’a referansla söylediği gibi, hukuku yapan şey hakikat değil otoritedir.[16] Dolayısıyla da yeniden üretilen güç eşitsizliklerinin mevcut olduğu bir uluslararası sistemde hukukun kime ne zaman ve ne kadar uygulanacağı da eşitsizdir.
Yakın geçmişten birkaç örnekle söylediklerimizi destekleyebiliriz. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Afganistan’da işlenen suçları araştırmaya koyulduğu zaman yaşananları hatırlayalım. UCM savcısı Fatou Bensouda, gerçekleştirdiği ön soruşturma neticesinde Afganistan’da konuşlanmış Amerikan güçleri tarafından savaş suçları işlenmiş olabileceğini duyurdu. Bunun üzerine dönemin ABD Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo, “ABD personellerine yönelik her türlü soruşturmadan doğrudan sorumlu olan kişilere” vize kısıtlamaları uygulanacağını duyurdu. Bundan bir aydan daha kısa bir süre sonra ABD, Bensouda’nın vizesini iptal etti. Bensouda’nın vizesinin iptalinin üzerinden yaklaşık bir hafta sonra UCM’nin Ön Soruşturma Dairesi, Bensouda’nın Afganistan’daki duruma ilişkin soruşturma yürütme talebini reddetti.[17]
Zamanda biraz daha geriye gidince karşımıza bir örnek daha çıkıyor. Bu sefer George W. Bush liderliğindeki Amerikan hükümetinin Irak’ı ve Afganistan’ı işgal etmeye hazırlandığı zamana gidiyoruz. Bush, Bill Clinton tarafından 2000 yılında imzalanmış fakat Senato tarafından henüz uygun bulunmamış olan Roma Statüsü’nden (Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurucu antlaşması) ABD’nin imzasını 2002 yılında geri çekti. Aynı yıl “Amerikan Hizmet Mensupları Koruma Kanunu” çıkarıldı. Bu kanuna göre, BM barış koruma operasyonlarına dahil olan Amerikalılara her türlü UCM kovuşturmasından bağışıklık tanınmadığı sürece ABD’nin bu operasyonlara katılımı sınırlandırılabilecekti. Üstelik aynı kanunla Amerikan askerlerinin UCM tarafından gözaltında tutulan Amerikan vatandaşını “kurtarmak” üzere UCM’nin merkezinin bulunduğu Hollanda’ya çıkarma yapılabileceği de hükme bağlanmış oluyordu.[18] Amerikan başkanına Amerikan vatandaşlarını UCM tarafından kovuşturulmaktan ve gözaltına alınmaktan kurtarmak adına Hollanda’yı istila etme yetkisi veren bu kanuna gayri resmi olarak “Lahey İstila Kanunu” (The Hague Invasion Act) dendi. Tor Krever’in aktardığına göre Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Bush’un taleplerine boyun eğmesi uzun sürmedi: Amerikan barış koruma güçlerinin bir yıl boyunca kovuşturmadan bağışık tutulmasına karar verildi, bu karar 2003 yılında yenilendi. Üstelik Krever’e göre Bush için pek de endişelenecek bir şey yoktu. Nitekim Mart 2003’te, UCM savcısı olarak göreve başlayacak olan Luis Moreno Ocampo, “bir ABD vatandaşına karşı dava açmayı hayal dahi edemediğini” söyleyerek bir ABD yetkilisini teskin ediyordu.[19]
Uluslararası kurumların küresel kapitalizmin hegemonları hilafına karar verdiği durumlar hiç yok mu? Nadir de olsa var, elbet. Bunların nasıl sonuçlandığına ilişkin bize bir fikir vermesi açısından Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’in Gazze’de soykırım yapıyor olabileceğine dair kararına, ya da Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Benjamin Netanyahu hakkında çıkardığı yakalama kararının sonuçlarına bakmak faydalıdır. Her iki kararın üzerinden bir yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen İsrail, başta ABD olmak üzere Batı blokunun mühim bir kısmının doğrudan desteği ile Gazze’de soykırım yapmaya devam ediyor. Elbette ne Netanyahu ne de herhangi bir yetkili bu suçlarından ötürü hesaba çekilmiş değil.
Uluslararası Hukuku Yakmalı Mı?
Bütün bunlar nazara alındığında uluslararası hukuk, altından kalkamayacağı büyük işlerin altına girip duran bir delişmen, bir kifayetsiz muhteris görüntüsü çiziyor. Ancak bunların hiçbiri, uluslararası hukukla iştigal etmekten tümüyle kaçınmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Uluslararası hukuk, hiç değilse bir ideolojik güç olarak varlığını koruyor.[20] Uluslararası hukukun ideolojik bir güç olmasını, statükonun üzerine bir kanunlar ve değerler kılıfı geçirerek onu meşrulaştırması olarak kavrayabiliriz. Bu bakımdan uluslararası hukuku bir “demistifikasyon”a tabi tutmak için onun dilini konuşmak, onun teorideki ve pratikteki iç çelişkilerini, iç mantığını ve gerçek dünyadaki işlevlerini ifşa etmek gerekir. Bu da şüphesiz onunla iştigal etmeyi gerektirir.
Üstelik bir ideolojik güç olarak uluslararası hukuk, tıpkı ulusal hukuk sistemlerinde olduğu gibi ve rıza üretme işlevinin kaçınılmaz bir dayatması olarak, yalnızca egemenlerin buyruklarını değil ezilenlerin mücadelelerinin doğurduğu tavizleri de içerir. Muhittin Gönenç Hacaloğlu bu durumu Samir Amin’e atıfla şu şekilde açıklar: “(…) diyebiliriz ki uluslararası hukuk da sermaye birikim süreçlerinin zorunlu bir sonucu olarak oluşmuş olan merkez ve çevre devletlerin, küresel sermaye ile uluslararası emek hareketinin arasındaki mücadelenin bir ürünü olarak tanımlanabilir.”[21] Çok sayıda örnekten birini vermekle yetineceğim: 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’nin hazırlanış sürecinde yaşanan tartışmalar esnasında, resmi olarak hala sömürge sahibi olan devletler kabul edilecek beyanname metninde çeşitli yasal kör noktalar yaratarak sömürge halkları beyannamenin kapsamı dışında bırakma çabasına girişmiştiler. Bu çabaların akamete uğramasının başlıca sebebi ise, bağımsızlığını yeni kazanmış birkaç eski sömürge devletle birlikte Sovyet delegasyonunun şiddetli muhalefeti idi. Üstelik bir Sovyet delegesi, “sömürgeci güçler arasında yaygın olan bazı ırkların üstün ve bazılarının aşağı olduğu yönündeki saçma teorinin kökünün kazınması gerektiğini” belirterek bu fikirlerin “yenilgiye uğratılmış Nazi teorisini anımsattığını” ifade etmişti.[22] Şüphesiz ki bu argümanların işlevsel olmasını sağlayan ideolojik atmosfer, Sovyet halklarının ve Kızıl Ordu’nun Wehrmacht’ı Doğu Avrupa’ya gömerek kazandığı zaferden bağımsız düşünülemez. Daha sonra 1960 yılında 1514 sayılı BM Genel Kurul Kararı ile sömürge uluslar formel bağımsızlıklarını kazanmış, bu ulusların bağımsızlık savaşları BM nezdinde alkışlanırken BM’ye bu bağımsızlık mücadelelerini aktif olarak destekleme görevi verilmiştir.[23]
Bu itibarla uluslararası hukukun kimi kavramları, normları ve değerleri, sermaye sınıfına ve emperyalist hegemonlara karşı araçsallaştırılabilir.
İstilacı Bir Tür: Hukuk İdeolojisi
Fakat ideolojik bir güç olarak uluslararası hukukun bir diğer yönü vardır ki onu hesaba katmadan buradaki tehlikeyi tam olarak sezmek mümkün değildir. Bu diğer yön esasen şu olgudan doğar: Genel olarak hukuk, özelde de uluslararası hukuk, istilacı bir türdür. Hayatın hukuk tarafından bir şekilde temas edilmeyen bir yönünü düşünmek zordur. Martti Koskenniemi, bu yazıya da hakim olan türden sol uluslararası hukuk eleştirilerinin, yalnızca uluslararası kamu hukukuna odaklanarak uluslararası hukukun küresel kapitalizmin “altyapısını” (infrastructure) teşkil eden, onun pek çok unsurunu “yaratan” tarafının üzerinden atladığını öne sürdükten sonra şu tespiti yapar: “Dijital ağlardan posta sistemine ve küresel ticarete, ‘uluslararası’ dünya ile girilen tüm etkileşimler pek çok farklı hukuk kuralını ve hukuki kurumu barındırır. Çevrenin korunmasından bir savaşın nasıl yürütüleceğine çok sayıda mesele tamamıyla kanunlaştırılmıştır.” [24]
Gelgelelim hukukun kendisi kadar ideolojisi de istilacı olabilmektedir. Koskenniemi’nin hukukun uluslararası kapitalist sistemin yeniden üretimindeki mühim rolüne ilişkin vurguları teslim etmekle birlikte, yeniden üretilen kapitalist “temel”in başatlığının unutulması, bizi Marx ve Engels’in erken dönem metinlerinde kullandığı anlamda ideolojiye, yani camera obscura olarak ideolojiye götürür. Bu şekilde hukuk ideolojisi, bize küresel kapitalizmle uluslararası hukuk arasındaki ilişkinin, gerçekliğe temas eden ama onu baş aşağı çeviren bir resmini sunar.[25] Bunun politik sonucu ise emperyalist saldırganlığın ve ikiyüzlülüğün çözümünün kapitalizmin devrilmesinde değil, daha iyi tasarlanmış uluslararası kurumlarda ya da daha sağlam bir felsefi zeminde görülmesidir.
Ulusal hukuk sistemlerinin başlıca öznesi soyut birey ise, uluslararası hukukun başlıca öznesi de devletlerdir. Ulusal hukuk sistemlerindeki soyut birey nihayetinde burjuva birey olarak karşımıza çıkıyorsa, uluslararası hukuktaki egemen devlet de soyutlanmış burjuva devlet olarak karşımıza çıkar.
Rob Knox’un ifade ettiği üzere uluslararası hukuk, “makul burjuva devleti” merkezine alır ve bizi de dünyaya makul burjuva devletin gözlerinden bakmaya çağırır.[26] Fakat makul burjuva devlet ilk başta göründüğü kadar makul ve masum değildir. Bunun oldukça aydınlatıcı bir izahını Knox’un metninde bulmak mümkündür. Knox, bu “makul” burjuva devletin emperyal şiddeti varsaydığını belirttikten sonra Uluslararası Adalet Divanı’nın Nükleer Silahların Kullanımı Hakkında İstişari Görüş’ünde her devletin temel bir hayatta kalma hakkına sahip olduğunu ve bu nedenle Mahkeme’nin “ekstrem bir meşru müdafaa durumunda” nükleer silahların kullanılmasının yasal olup olmayacağına ilişkin kesin bir şey söyleyemeyeceğini belirttiğini aktarıyor: “Devletler temel bir var olma ‘hakkına’ sahiptir. Makul burjuva devletler için makul bir uluslararası hukuk başka türlü olamazdı. Eşitsiz, emperyal ve ırksallaştırılmış bir dünyada böyle bir ‘hak’ en güçlü olanın teknolojik avantajlarını tahkim eder. Bu ‘makul burjuva devlet’ pozisyonu emperyal bir pozisyondur.”[27]
Knox şu sözlerle devam ediyor: “İsrail devletinin meşru müdafaa hakkına atıf yapmasının altında yatan tam da budur. Irksallaştırılmış bir nüfusun mülksüzleştirilmesi ve sömürülmesi üzerine kurulu bir devlet için, o nüfus gerçekten de varoluşsal bir tehdit olabilir. Bu yüzdendir ki yakın zamanda yapılan Soykırım Sözleşmesi üzerine UAD duruşmalarında İsrail’in hukuk ekibi meşru müdafaaya atıf yapmıştır.”[28]
Aklı başında her insan için eğer Filistinli nüfusun varlığı İsrail devleti açısından varoluşsal bir tehdit olarak algılanıyorsa, bu Filistin halkının değil İsrail devletinin gayrimeşru olduğu anlamına gelir. Marksistler için bu hayli hayli böyledir.
Bunun bir diğer anlamı da şudur: Uluslararası hukuk, bizim hangi konuda ne tavır takınacağımız, hangi aktörün hangi fiillerini meşru ya da gayrimeşru göreceğimiz konusunda başlıca kerteriz noktası olamaz. Uluslararası hukuk, başkaca amaçlara, örneğin emperyalizmin geriletilmesine ya da özgürleştirici toplumsal ilişkilerinin tesisine hizmet ettiği ölçüde yardıma çağrılabilir. Bunların altını oyduğu ölçüde de karşımıza alınmalıdır.
Örneğin Trump, Brezilya’ya yaptırımlar uygulayarak Bolsonaro’nun aldığı hapis cezasını çok kısa bir süreye düşürttüğünde, başka devletlerin iç işlerine müdahale yasağını ve ilgili Uluslararası Adalet Divanı kararlarını gündeme getirebiliriz. Ya da İsrail açık bir şekilde Filistin halkına soykırım uygularken, 1948 Soykırım Sözleşmesi’ni ya da soykırım yasağının jus cogens niteliğini gündeme getirebiliriz. Ama Trump’ın faşist arkadaşının paçasını kurtarmasına ya da İsrail’in soykırım yapmasına karşı olmamızın sebebi, bunların uluslararası hukuka aykırı olması değildir. Nitekim sömürgeciliğin uluslararası hukuka gayet uygun olduğu dönemlerde de Marksistler sömürge karşıtı isyanları teşvik etmekten çekinmemiştir.
Sonuç
O halde buraya kadar söylenenleri bir paragrafa sıkıştırarak bitirelim: Trump’ın Venezuela hamlesi ile küresel sistemi, eskisiyle devamlılık taşıdığı kadar ondan bir kopuşu da simgeleyen yeni bir evreye taşıdığı söylenebilir. Bu süreç, ulusal ölçeklerde süregiden “küresel karşı-devrim” ve faşistleşmenin uluslararası yüzü olarak okunmalıdır. Bu sürece karşı verilecek mücadele bir “antifaşist minimum”la sınırlandırılamayacağı gibi, kapitalizm küresel bir ölçekte bertaraf edilmeksizin emperyalist şiddet sona erdirilemez. Zira hem küresel karşı-devrim hem de emperyalist şiddet, kapitalist üretim tarzının hakimiyetindeki bir dünyada yaşamamızdan doğmaktadır. Eşitsiz ve bileşik gelişimin damga vurduğu bir dünyada uluslararası kurumları veya uluslararası hukuku rötuşlayarak çıkış yolunu bulmak mümkün değildir. Uluslararası hukuk, özellikle ihtiva ettiği ilerici kazanımlar sayesinde ilerici güçler tarafından araçsallaştırılabilir fakat bunun ötesi beklenmemelidir. Özellikle de uluslararası hukukun, siyasal meşruluğun mihenk taşı olarak değerlendirilmesi Marksistlerin katiyen kabul edemeyeceği bir şeydir.
*İngilizce metinlerden yapılan aktarımların çevirisi bana ait.
[1] Alex Callinicos, US raid on Venezuela exposes brutal lesson, Socialist Worker https://socialistworker.co.uk/alex-callinicos/alex-callinicos-us-raid-on-venezuela-exposes-brutal-lesson/ (Erişim tarihi: 11.01.2026) [2] Stories from the UN Archive: The presentation that launched a war, UN News https://news.un.org/en/story/2024/02/1146332 (Erişim tarihi: 11.01.2026) [3] Sanjay Gupta, “The Doctrine of Pre-Emptive Strike: Application and Implications during the Administration of President George W. Bush.” International Political Science Review / Revue Internationale de Science Politique, vol. 29, no. 2, 2008, pp. 181–96. JSTOR, http://www.jstor.org/stable/20445135. [4] Marko Milanovic, Some Further Thoughts on the Illegal US Attack on Venezuela: Self-Defence, Cyber, and Continuing Coercion, EJIL:Talk! Blog of the European Journal of International Law https://www.ejiltalk.org/some-further-thoughts-on-the-illegal-us-attack-on-venezuela-self-defence-cyber-and-continuing-coercion/ (Erişim tarihi: 11.01.2026) [5] Marko Milanovic, agy. [6] Costas Douzinas, Are Wars Ever Just?, The Guardianhttps://www.theguardian.com/commentisfree/libertycentral/2009/apr/21/universalism-humanitarianism (Erişim tarihi: 12.01.2026) [7] Costas Douzinas, A Short History of Just War, Critical Legal Thinking https://criticallegalthinking.com/2022/03/15/a-short-history-of-just-war/ (Erişim tarihi: 12.01.2026) [8] Cenk Saraçoğlu, Küresel Karşı-Devrim Venezuela’da: Çıkış Nerede?, Ayrım https://www.ayrim.org/guncel/kuresel-karsi-devrim-venezuelada-cikis-nerede/ (Erişim tarihi: 16.01.2026) [9] Daron Acemoğlu, “What Now for the Rules-Based Order?”, Project Syndicate https://www.project-syndicate.org/commentary/trump-venezuela-rules-based-order-must-be-built-anew-by-daron-acemoglu-2026-01 (Erişim tarihi: 16.01.2026) [10] Daron Acemoğlu, agy. [11] Karl Marx & Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Çevirenler: Tonguç Ok & Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayın, İkinci Basım Haziran 2013, syf. 23-24. Vurgular bana ait. [12] Foti Benlisoy, “Antifaşist Minimum”un Açmazları, Ayrım https://www.ayrim.org/guncel/antifasist-minimumun-acmazlari-fasizm-liberalizm-ve-sol/ (Erişim tarihi: 16.01.2026) [13] Karl Marx, The Trial of the Rhenish District Committee of Democrats, Neue Rheinische Zeitung No. 231 ve 232, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1849/02/25.htm (Erişim tarihi: 16.01.2025) [14] Lev Troçki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal: Komintern Program Taslağının Eleştirisi, Çeviren: Ufuk Demirsoy, Birinci Basım: Eylül 2000, Tarih Bilinci Yayınları https://marksist.net/node/1386#udpmtuspm (Erişim tarihi: 17.01.2026) [15] Burak Gürel, Eşitsiz ve Bileşik Gelişme: Sürekli Devrimin Anahtarı, Devrimci Marksizm Dergisi, Sayı 24: Güz 2015, syf. 84 [16] Perry Anderson, International Law of the Strongest: Lofty Moral Visions and a Formidable Instrument of Power, Le Monde Diplomatique https://mondediplo.com/2024/03/11international-law (Erişim tarihi: 17.11.2026) [17] The Trump Administration Revokes the ICC Prosecutor’s U.S. Visa Shortly Before the ICC Pre-Trial Chamber Declines to Authorize an Investigation into War Crimes in Afghanistan. American Journal of International Law. 2019;113(3):625-630. doi:10.1017/ajil.2019.36 https://www.cambridge.org/core/journals/american-journal-of-international-law/article/trump-administration-revokes-the-icc-prosecutors-us-visa-shortly-before-the-icc-pretrial-chamber-declines-to-authorize-an-investigation-into-war-crimes-in-afghanistan/AB777C9FF5CF5384DD2F3814C5E0E84E#fn3 (Erişim tarihi: 17.01.2026) [18] Tor Krever, Dispensing Global Justice, New Left Review 85, syf. 80 [19] Tor Krever, agy., syf. 81. [20] Perry Anderson, agy. [21] Muhittin Gönenç Hacaloğlu, Uluslararası Hukukun Tarihsel ve Ekonomi-Politik Analizi: Bağımlılık Teorisi Ekseninde Uluslararası Hukuk, Doktora Tezi, T. C. Galatasaray Üniversitesi Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı, Ekim 2025, syf. 195 [22] Jessica Whyte, Human Rights After October, Legal Form: A Forum for Marxist Analysis and Critique https://legalform.blog/2017/12/16/human-rights-after-october-jessica-whyte/ (Erişim tarihi: 17.01.2026) [23] Muhittin Gönenç Hacaloğlu, agy., syf. 197 [24] Martti Koskenniemi, The Laws That Rule Us: The Legal Infrastructure of Global Capitalism, New Left Review 154, syf. 21 [25] Christine Sypnowich, Law and Ideology, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2024 Edition), Edward N. Zalta & Uri Nodelman (eds.) https://plato.stanford.edu/entries/law-ideology/ (Erişim tarihi: 17.01.2026) [26] Rob Knox, Against Self-Defence, Legal Form: A Forum for Marxist Analysis and Critique https://legalform.blog/2024/10/25/against-self-defence-robert-knox/ (Erişim tarihi: 17.01.2026) [27] Rob Knox, agy. [28] Rob Knox, agy.




