2 Mart Pazartesi günü İstanbul Çekmeköy’de bir öğretmen sınıfta ders anlatırken öldürüldü. Adı Fatma Nur’du. Bir öğretmen ve bir öğrenci de yaralandı. Olayın ardından yapılan açıklamalar tanıdık bir çerçeve sundu: Fail psikiyatrik tedavi görmüş bir öğrenciydi. Dolayısıyla mesele bireysel bir trajedi, münferit bir suç olarak değerlendirildi. Peki gerçekten öyle mi? Bir öğretmenin sınıfta ders anlatırken öldürülmesi yalnızca bireysel bir patolojiyle açıklanabilir mi? Yoksa okul iklimi, eşitsizlik ve eğitim politikalarının bir sonucu muydu yaşanan?
Bu soruya yanıt verebilmek için cinayetin yaşandığı Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin koşullarına ve geçmişine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Okulda uzun süredir ciddi bir şiddet ikliminin varlığından söz ediliyor. Çete tarzı gruplaşmalar, yoğun akran zorbalığı ve sık sık yaşanan kavgalar… Bu olay da ilk değil. Geçtiğimiz yıl aynı okulda bir öğrenci başka bir öğrenci tarafından okul içinde bıçaklanmıştı.
Okulun geçmişi bununla da sınırlı değil. Çekmeköy’de geçtiğimiz yıl yaşanan ve bir Cumhuriyet savcısının öldürülmesiyle sonuçlanan olayın faillerinden birinin de yakın zamana kadar bu okulun öğrencisi olduğu biliniyor.Benzer şekilde kamuoyunda geniş yankı uyandıran Mattia Ahmet Minguzzi cinayetinin faillerinden birinin de yine bu okulun öğrencilerinden biri olduğu ifade ediliyor. Bu kadar çok şiddet olayının izinin aynı okul çevresine kadar uzanması basit bir tesadüf olarak görülebilir mi? Üstelik okulun tarihinde başka bir ağır travma daha olduğunu ekleyelim.
10 Ekim’de Ankara’daki bombalı saldırıda hayatını kaybeden öğretmen Ata Önder Atabay da bu okulun öğretmeniydi. Ancak o dönem yaşanan bu kaybın okul içinde yeterince ele alınmadığı, öğrenciler ve öğretmenler açısından sağlıklı bir yas ve dayanışma sürecinin oluşturulamadığı ifade ediliyor. Böyle travmaların görmezden gelinmesi ya da hızla gündemden düşmesi, okul iklimi üzerinde ciddi bir olumsuz etki yaratır. Çünkü travmalar konuşulmadığında ortadan kalkmaz; yalnızca sessizce okulun duvarlarına siner ve öfkeyi besler. Bugün ortaya çıkan şiddet iklimini anlamak için bu geçmişi de hatırlamak gerekir. Ancak mesele yalnızca geçmiş olaylar değildir. Okulun yapısal sorunları da dikkat çekicidir.
Yaklaşık 1400 öğrencisi bulunan okulda bazı sınıfların mevcudu 50 kişiye kadar çıkmaktadır. Bu sayılarla sağlıklı bir sınıf yönetimi kurabilmek neredeyse imkânsızdır. Kalabalık sınıflar yalnızca akademik başarıyı düşürmez; aynı zamanda denetimin zayıfladığı ve gerilimin kolayca tırmanabildiği bir ortam yaratır. Üstelik okulda 300’e yakın MESEM öğrencisinin bulunduğu ifade edilmektedir. Eğitimle bağı zayıflamış, çoğu zaman yalnızca haftanın belirli günlerinde okula gelen bu öğrencilerle okul arasında güçlü bir aidiyet ilişkisi kurulması zaten oldukça zordur. Sağlıklı bir aidiyet ilişkisinin kurulamaması şiddet iklimini besleyen başka bir faktör olarak öne çıkıyor.
Sorunun bir başka boyutu ise eğitimdeki eşitsizliktir. Bilindiği üzere eğitime bütçeden ayrılan pay her yıl azaltılmaktadır. Bununla beraber kaynak dağılımı konusundaki adaletsizlik eğitimin kamusal niteliğine ciddi zararlar vermektedir. Örneğin, Çekmeköy ve Sancaktepe’de çok sayıda imam hatip okulu bulunuyor. Bu okullarda sınıf mevcutları 8 ile 20 arasında değişiyor. Fiziki imkanları ise oldukça iyi olan bazı okullarda boş katlar bulunduğu bile söyleniyor. Buna karşılık meslek liselerinde sınıflar 50 kişiye ulaşabiliyor. Bu kalabalıkla birlikte temel hijyen malzemelerinin temini, çalışan istihdamı ve bakım onarım ihtiyaçlarında ciddi aksaklıklar yaşandığı görülüyor. Bu tablo şu soruyu kaçınılmaz hale getiriyor: Eğitim sistemindeki bu eşitsizlik bir tesadüf müdür, yoksa bilinçli bir politika tercihinin sonucu mudur?
Okulun bulunduğu bölgenin sosyoekonomik koşulları da bu tabloyu ciddi biçimde ağırlaştırıyor. Okul Çekmeköy ilçesinin en yoksul mahallelerinden birinde bulunuyor. Öğretmenler birçok öğrencinin okula aç geldiğini söylüyor. Tek başına açlığın bile öğrencilerde öfkeyi ciddi şekilde artıran biyolojik bir olgu olduğunu not edelim. Bunun yanında okulun fiziki imkanlarının da yetersiz olduğunu görüyoruz. Örneğin, ciddi bir ısınma sorunu söz konusu. Öğretmenlerin kış aylarında montla derse girdiği ifade ediliyor. Kuşkusuz, böyle bir ortamda öğrencileri okula bağlayabilecek tek şey gelecek umudu olabilir. Ne var ki, giderek büyüyen işsiz üniversite mezunu ordusuna katılmak hiç de motive edici değil. Yoksulluğun ve gelecek kaygısının yoğun olduğu böyle bir ortamda büyüyen gençlerde umutsuzluk ve öfkenin artması kimseye şaşırtıcı gelmemeli. Yoksulluk, kalabalık sınıflar ve fiziki ortamının yetersizliğinden beslenen sorunlara zamanında etkili müdahaleler yapılabiliyor mu peki?
Mümkün değil; 1400 öğrencinin bulunduğu böyle bir okulda yalnızca üç rehber öğretmen görev yapıyor. Üç rehber öğretmenle bu kadar öğrencinin basit evrak takibinin yapılması dahi mümkün değilken, bu orantısız tabloda bütün sorunların büyümeden tespit edilip zamanında müdahale edilmesi imkansızdır. Bu nedenle ortaya çıkan ciddi sorunlar genellikle disiplin ve güvenlik meselesi olarak tartışılıyor. Okullara polis yerleştirmek, kamera sayısını artırmak ya da disiplin cezalarını sertleştirmek çözüm olarak sunuluyor. Oysa okul güvenliği yalnızca güvenlik tedbirleriyle sağlanamaz. Gerçek güvenlik; sağlıklı bir okul iklimi, güçlü rehberlik hizmetleri, öğrencilerle kurulan güven ilişkisi ve eğitimdeki eşitsizlikleri azaltan politikalarla mümkündür.
Sorunun okul dışı makro boyutları da var elbette. Gençler zamanın büyük bölümünü sosyal medyada, televizyon başında ve dijital platformlarda geçiriyor. Bu alanlar gençlik için güçlü bir referans dünyası oluşturuyor. Bu dünyada çoğu zaman zorbalık, sertlik ve agresif davranışlar övülen-pekiştirilen davranışlar olarak öne çıkıyor. Eğitim politikalarını belirleyenler burada üretilen kültürle mücadele etmeden, yalnızca disiplin tedbirleriyle sorunları çözmeye çalıştığında etkili kalıcı sonuçlar almak pek mümkün görünmüyor. Ancak böyle bir dertleri olması için önce kendilerini; siyasete hâkim olan şiddet dili ve pratiğini değiştirmeleri gerekiyor.
Bu acı olay vesilesiyle öğretmenlik mesleğin itibarsızlaştırılması üzerine de yeniden düşünmemiz gerekiyor. Siyasi baskılar, Öğretmenlik Meslek Kanunu türü düzenlemeler ve CİMER gibi şikâyet mekanizmalarının da öğretmenleri kolay hedef haline getirdiğini unutmamak gerekir.
Fatma Nur öğretmenin ölümü tüm bu nedenlerle yalnızca bireysel bir suç olarak görülemez. Bu ölüm; yoksulluğun, eğitimdeki eşitsizliğin, öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştıran politikaların, kalabalık sınıfların, yetersiz psikososyal desteğin ve yanlış eğitim politikalarının kesiştiği noktada ortaya çıkan bir trajedidir.Eğer bu olay yalnızca bir başsağlığı mesajıyla geçiştirilirse, benzer acıların tekrar yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Bir öğretmenin sınıfta ders anlatırken öldürülmesi yalnızca bir okulun değil, bütün bir eğitim sisteminin sorunudur.
Ve asıl soru hâlâ ortada durmaktadır: Fatma Nur öğretmeni gerçekten kim öldürdü?




