3 Ocak itibarıyla, uzun zamandır bildiğimiz bir gerçekle tekrar yüzleşiyoruz; Amerika Birleşik Devletleri’nin daha önce hukuki kılıflar arayarak yürüttüğü müdahaleler, bugün açık bir yağma siyasetine dönüşmüş, bu kılıfı üretme görevi ise Avrupa liderleri tarafından üstlenilmiştir.
ABD, uluslararası hukuku tüm dünyanın gözü önünde hiçe sayarak Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’i zorla alıkoyarak, bağımsız bir ülkenin siyasal iradesine yönelik açık bir saldırıya imza attı. Buna karşın kendisini “uygar dünya” olarak tanımlayan Batılı devletlerden tek bir ciddi itiraz yükselmedi. Almanya Şansölyesi’nin saldırıyı “hukuken karmaşık” olarak tanımlaması, Fransa Cumhurbaşkanı’nın ise yaşananları “otoriter bir rejimden kurtuluş” şeklinde ifade etmesiyle diğer Avrupa ülkeleri de ABD’nin Donald Trump önderliğinde uluslararası alanda bir suç örgütü gibi hareket etmesi karşısında ya sessiz kaldı ya da bu saldırganlığı meşrulaştıracak ideolojik gerekçeler üretmek için sıraya girdiler.
Ortada açık bir gerçeklik var; ABD emperyalizmi, küresel ölçekte hegemonyasını sürdürmek amacıyla askeri gücünü pervasızca kullanmakta, Avrupa ise bu saldırganlığın ideolojik ve diplomatik arka planını sağlamaktadır. Trump yönetiminin Meksika’dan Kanada’ya, Kolombiya’dan Grönland’a uzanan tehditkâr söylemleri, “uygar dünya”nın sessizliği sayesinde tüm dünya halklarını hedef almaktadır. Bu saldırganlığın amacı demokrasi ya da özgürlük değildir; hedef, ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgeleri’nde açıkça ifade edildiği üzere, küresel hegemonya alanlarını garanti altına almak ve özellikle Güney Amerika’da bağımsız hareket etmeye çalışan ülkeleri cezalandırmaktır.
Bu tablo, emperyalizmin güncel karakterini açıkça ortaya koyuyor. Henüz lise yıllarında Lenin’in Emperyalizm kitabını elimize alır almaz ezberlediğimiz üzere; emperyalizm, finans kapitalin ve tekellerin egemen olduğu, dünyanın büyük güçler arasında paylaşıldığı ve bu paylaşımın yeniden yapılmasının savaşları kaçınılmaz kıldığı bir tarihsel evredir. Bugün bu tespit yalnızca geçerliliğini korumakla kalmayıp aynı zamanda daha çıplak ve saldırgan bir biçim almışken, batı demokrasilerinin ilerici değerleri, sermayenin ihtiyaçları karşısında sistematik biçimde tasfiye edilmektedir.
Bu sürecin kurumsal dayanaklarından biri ise şüphesiz NATO’dur. NATO, kurulduğu ilk günden beri savunma ittifakı söylemi altında, emperyalist savaşların ve askeri müdahalelerin meşrulaştırılmasında merkezi bir rol oynuyor. Artan askeri harcamalar, silahlanma ve güvenlik politikaları, yalnızca hedef ülkelerde değil, NATO üyesi ülkelerin emekçi sınıfları üzerinde de ağır toplumsal sonuçlar doğuruyor. Günümüzde NATO üyesi ülkelerin neredeyse tümünde, kamu harcamaları kısılırken silahlanmaya yatırım yapılıyor, sermaye gruplarına teşvikler ve vergi indirimleri sağlanırken, ekonomik krizlerin yükü emekçilerin sırtına bindiriliyor. Bu halk düşmanı “tercihler”, emperyalist saldırganlık ile sermayenin sınıfsal çıkarları arasındaki bağı açıkça ortaya koyuyor.
İnsanlığın ilerici değerlerini temsil ettikleri iddiasını taşıyan Avrupa ülkeleri, bugün sermayenin ve emperyalist çıkarların elinde açık birer karşı-devrim aracına dönüştüler. Bu karşı-devrimci saldırganlık yalnızca Venezuela’ya, Filistin’e ya da belirli coğrafyalara özgü değildir. Otoriterleşme, militarizm, aşırı sağın yükselişi ve sosyal hakların tasfiyesi, farklı ülkelerde benzer biçimler alarak ilerliyor.
Türkiye elbette bu küresel karşı-devrimci sürecin dışında değil. AKP iktidarı, içeride otoriter bir yönetim biçimini kurumsallaştırırken, dış politikada NATO üyeliği ve Batı ile kurulan çıkar ilişkileri üzerinden emperyalist sistemle uyumlu çizgiyi sürdürüyor. Filistin konusunda kullanılan hamasi söylemler, Türkiye’nin NATO içindeki konumunda ve emperyalist ittifaklarla ilişkilerinde herhangi bir kopuşa karşılık gelmiyor. Emekçilerin hak kayıpları, artan yoksulluk ve baskı rejimi, küresel ölçekte işleyen karşı-devrimci dalganın yerel bir yansıması olarak karşımızda tezahür ediyor.
Bu noktada temel soru açık: Bu karşı-devrimci saldırıyı durdurabilecek bir siyasal güç var mı? Emperyalist saldırganlığın küresel bir bütünlük içinde örgütlendiği koşullarda, ona karşı geliştirilecek siyasal yanıtın da aynı ölçekte ve bilinçte kurulması zorunludur. Bu çerçevede enternasyonalizm, soyut bir dayanışma çağrısı ya da iyi niyetli bir tutum değil; sınıf mücadelesinin maddi ve siyasal bir gereğidir. Bugün NATO’dan çokuluslu şirketlere, uluslararası finans kurumlarından medya tekellerine uzanan emperyalist ağ, dünya ölçeğinde eşgüdümlü bir karşı-devrimci düzen üretmekteyken; buna karşı geliştirilecek mücadelenin de enternasyonal bir siyasal akıl, ortak bir programatik çerçeve ve süreklilik taşıyan örgütsel bağlar üzerinden inşa edilmesi gerekmektedir.
Doğan Ergün’ün geçtiğimiz günlerde yine bu mecrada yayımlanan, benim de üzerime düşeni arama konusunda uykusuz geceler geçirmeme sebep olan yazısında1 da altını çizdiği üzere; içinde bulunduğumuz dönem bizlere siyasal olarak “sorumluluk alma” zorunluluğunu dayatıyor.
Yaşananları teşhir ederek günlerimizi geçireceğimiz eşiği çoktan aştık. Emperyalist saldırganlığın küresel karakteri, mücadeleyi de kaçınılmaz olarak küresel bir düzleme taşımakta ve bu düzlemde enternasyonalizm, yalnızca bir ilke değil; siyasal müdahalenin zorunlu koşulu olarak karşımızda durmaktadır. Bu sorumluluğu üstlenmek, içinde bulunduğumuz dönemin önemli siyasal görevlerinden biridir. NATO’ya ve ABD emperyalizmine karşı mücadeleyi merkezine alan, dünya ölçeğinde örgütlü bir karşı-hegemonya inşa etmek, karşı-devrimle tüm dünyada mücadele etmek, Filistin’den Venezuela’ya, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan direniş hatlarını aynı tarihsel sürecin parçaları olarak kavramak, bu sorumluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.
1- Doğan Ergün, 2025’ten 2026’ya Dönemin Sorumluluğunu Almak, Ayrım, Ocak 2026 https://www.ayrim.org/guncel/2025ten-2026ya-donemin-sorumlulugunu-almak/




