Giovanni Arrighi’nin “Adam Smith Pekin’de” kitabının isminden ilham alarak seçtiğim bu başlık, öncelikle şu gerçeğe işaret ediyor: Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (bundan sonra kısaca COP31), 2026 yılının kasım ayında Antalya’da gerçekleştirilecek. Yani dünya devletleri, ortak iklim politikalarını müzakere etmek üzere ülkemizde bir araya gelecekler.
İddiam odur ki bu durum, bu yıl Lenin’i de Antalya’ya çağırmamız gerektiğini gösteriyor. Daha isabetli bir ifade ile, Lenin’in 53 yıllık yaşamını, şu veya bu münferit eylem ya da söylemini aşan, bize Lenin’in şahsının içinde var olduğu zaman ve mekan bağlamının ötesine geçerek belli bir teorik bütünlüğü kendi özgül bağlamımızda yeniden üretme yetisini kazandıracak ilkeleri yardıma çağırmamız gerekiyor. COP31, bize Leninist politika yapmak için tarihsel bir fırsat ve bu fırsata mütekabil bir sorumluluk arz ediyor.
COP31, yalnızca Antalya’yı veya Türkiye’yi değil dünyanın tamamını, yalnızca bugünü değil geçmişi ve geleceği de ilgilendiren bir mesele olarak, yani dünya-tarihsel önem taşıyan bir mesele olarak karşımızda duruyor. Bu yargının illeti ise iklim krizi ile kapitalizm ilişkisinde yatıyor.
COP(Conference of the Parties), 1992 yılında kabul edilen ve 1994’te yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi temelindeki en üst karar organını temsil ediyor. 1995 yılından beri düzenlenen COP toplantılarında sözleşmeye taraf devletlerin tümü temsil ediliyor ve taraflar aksini kararlaştırmadıkları müddetçe bu toplantılar her yıl düzenleniyor. 197 ülke ve bir bölgesel ekonomik entegrasyon örgütü olmak üzere 198 tarafı bulunan sözleşmenin nihai amacı iklim sistemine yönelik “tehlikeli” beşeri müdahaleyi önlemek olarak tarif ediliyor.[1] Kısacası iklim politikaları söz konusu olduğunda küresel ölçekteki en yetkili karar alma organının COP konferansları olduğu söylenebilir. Bu yüzdendir ki COP konferansları, misafir oldukları şehirlerde iklim adaletinden kentin çeşitli sorunlarına geniş bir yelpazede kamuoyu oluşmasına, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, siyasi partilerin vs. aktif rol üstlendiği süreçlerin gelişmesine vesile olabilmektedirler. O yüzden bu konferansların 31’incisinin Antalya’da düzenlenecek olmasının bize yüklediği görev ve sorumlulukların mahiyeti ve tarihsel anlamı konusunda yoğun bir biçimde tefekkür etmek icap eder.
İklim krizi bilimsel bir hakikat olarak kendisini dayattığı içindir ki ana akım burjuva siyaseti, onu söylem alanında yadsıyamıyor. “Fosil sermayesi”nin kesesindeki altınlarla beslenen düşünce kuruluşları ve Matt McManus’un “post-modern muhafazakar” olarak nitelediği kimi Batılı sağcı çevreler haricinde kimsenin inkar edemediği olgu, iklim krizinin insanlığı emsalsiz bir tehlike ile karşı karşıya bıraktığıdır. Sol-Keynesyen iktisat tarihçisi Adam Tooze, içinde bulunduğumuz durumu Fransız düşünür Edgar Morin’den ödünç aldığı “çoklu kriz” kavramıyla tasvir ederken şu tespiti yapıyor: “Günümüzün ana problemi, içinde bulunduğumuz durumun radikal özgünlüğünün nasıl düşünüleceğidir.(…) Ekolojik kriz artık diğer tüm eleştirel düşüncenin paradigması olmalı ve onun temposunu belirlemelidir.”[2]
Bilimsel konsensüs, iklim değişikliğinin beşeri sebeplerden kaynaklandığını ve insan toplumları için ciddi olumsuz sonuçlara gebe olduğunu net bir şekilde tespit etmiş durumda. Bu sonuçların ne denli feci olabileceği ise henüz net olmamakla birlikte, bilim insanları bunun insan medeniyetinin çöküşü anlamına gelecek küresel bir felakete dahi varabileceğini ifade ediyor.[3]
Bu manzara, dünyanın burjuva devletlerini bir şeyler yapmasalar bile bir şeyler yapıyormuş gibi görünmeye zorluyor. COP konferansları da esasen bu işlevi görüyor. Bugüne kadar COP buluşmalarının samimiyetini ve işlevselliği sorgulamak için zaten yeterince sebebimiz vardı. Fakat geçtiğimiz kasım ayında düzenlenen COP30, meseleye yeni bir boyut kazandırdı. Örneğin COP30’un kabul ettiği sonuç bildirgesinde fosil yakıtların bahsi dahi geçmiyor. Bu durum, Sungur Savran’ın ifadesi ile burjuvazinin ekolojiyi ölüm yatağına yatırdığı, “ekoloji mücadelesi ve ‘yeşil dönüşüm’ konularında ötanazi kararı” almış olduğunu gösteriyor.[4]
Burjuva medeniyetin intihara meyli, Trump ya da Milei gibi figürlerin “çıldırmış” olmaları ile ya da politika yapıcıların irrasyonelliği ile izah edilemezler. Bilakis mesele, kapitalist rasyonalitenin insanlığın kahir ekseriyeti için son derece irrasyonel olmasının bir sonucudur. Burjuvazi iklim krizi karşısında aczini ve isteksizliğini beyan etmektedir, çünkü kapitalist üretim tarzının yeniden üretimi ile “ekoloji mücadelesi”nin mütevazı hedefleri arasında dahi belirgin bir gerilim, hatta “ekolojik dönüşüm”ün daha ileri safhalarının gerektirdikleri bakımından düpedüz bir çelişki mevcuttur.
Barış Özüdoğru’nun dikkat çektiği gibi Batı’daki iklim inkarcılığı endüstrisinin anti-komünist önyargıları tetikleyerek kamuoyu oluşturmaya çalışması boşuna değildir. Bu durum, küresel aşırı sağın ve fosil sermayesinin, iklim krizi ile kapitalizm arasındaki yapısal bağın özünü isabetli bir şekilde tespit etmesinden ileri gelir. İnkarcıların tespit ettiği hakikat, iklim krizinin kapitalizmin tarihsel sınırlarından biri olduğu, diğer bir ifadeyle iklim meselesinin kapitalizmin Aşil topuğu olduğudur.[5]
Gelgelelim, yine Özüdoğru’nun belirttiği gibi, iklim meselesinde bilinçleri bulandıran tek akım inkarcılık değildir.[6] İklim meselesini teknolojik hamlelerle çözülecek teknik bir meseleye, “orta sınıf” yaşam tarzı ve bireysel tüketim pratiklerine ya da “elit” iklim aktivistlerinin niş ilgi alanlarından doğan bir meşgaleye indirgemek, çok daha yaygın ve neredeyse inkarcılık kadar zararlı bir tutumdur. Bu bakımdan iklim meselesi bağlamında devrimci bilinç meselesi gündeme geldiğinde, saf bir inkarcılıktan ziyade “yeşile boyama”cılıkla ya da öğrenilmiş çaresizlikten doğan vurdumduymazlıkla mücadele etmek bir zorunluluk olarak belirecektir.
Türkiye özelinde iklim meselesine ilişkin bilinç, pek çok Avrupa ülkesine kıyasla hiç de fena değildir. Konda’nın 2024 yılında yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye’de 10 kişiden 7’si iklim değişikliği konusunda endişeli, insanların yüzde 71’i iklim değişikliğinin beşeri sebeplerden kaynaklandığını düşünüyor, yüzde 87’si ekstrem hava olaylarının son yıllarda arttığını düşünüyor ve yüzde 81’i bu artışı iklim değişikliğine bağlıyor. Bununla birlikte o dönemde mecliste görüşülmekte olan iklim kanunundan araştırmaya katılanların yüzde 70’i haberdar değil.[7]
Yukarıda ifade ettiğim gibi bu tablo, pek çok Avrupa ülkesine kıyasla umut verici bir başlangıç noktası sunuyor, fakat aynı zamanda kitlelerin kendiliğinden bilincinin kaçınılmaz sınırlarını da gözler önüne seriyor. Bu hali ile Türkiye’deki iklim bilincini, toplumsal bilinçdışı alanının bir parçası olarak değerlendirmek gerekiyor. Toplumsal bilinçdışının tanımını Terry Eagleton’dan ödünç alabiliriz: “(…)günlük faaliyetlerimizin temelini oluşturan ve nadiren sorguladığımız içgüdülerden, önyargılardan, itikatlardan, hassasiyetlerden, yarı gelişmiş fikirlerden ve kendiliğinden ortaya çıkan varsayımlardan oluşan o engin deniz.”[8]
Bu tablodan hareketle yenilgici bir zılgıt patlatmak yerine onu umut verici bir başlangıç noktası olarak kabul etmek, her şeyden önce toplumsal gerçekliği içerdiği öznel etmenle birlikte değerlendirmek yönünde bir karar vermek demektir. İşin özünde siyaset, bu öznelliğin kendisini dışarıdaki nesnelliğe aksettirme çabasının vuku bulduğu alandır, yani bir praksis alanıdır. Nitekim Stuart Hall’ın da ifade ettiği üzere “siyaset çoğunlukları yansıtmaz, onları inşa eder.”[9]
Bunu söylemekle, toplumsal bilinçdışında yüzergezer halde bulunan ekolojik kaygı ve hassasiyetlerin dört başı mamur bir anti-kapitalist bilinçle taçlandırılması görevini siyasete yüklemiş oluyoruz. İşte tam bu noktada Leninizme başvurmak, Lenin’i de COP31 ile birlikte Antalya’ya çağırmak ihtiyacı gündeme gelir. Nitekim Leninizmin felsefi-politik muhtevasını tek bir ilkeye indirmek zorunda olsaydık, bu ilke şu olurdu: “Nesnelliği, içindeki özne payını da hesap ederek anlamak.”[10]
Lenin’i Antalya’ya çağırmak, onun siyasetini kendi yaşadığı yer ve zaman bağlamının ötesine taşıyacak ve dolayısıyla onun 2026 dünyasında yeniden üretilmesini mümkün kılacak ilkelerin bilince çıkarılmasını gerektirir. Bu da bizi “Leninizmin teorik sacayağına” götürür: Bütünlük, dışarıdan bilinç ve öncülük.[11]
Esasen Leninizmi taşıyan bu üç kolonun, birbirinden türediği ve birbirinden güç aldığı söylenebilir. Yakından incelendiğinde aralarındaki mantıksal bağın göze çarpması kaçınılmazdır.
Bütünlük dendiğinde, yalnızca Leninizme değil Marksizmin yöntemine mündemiç bir kavramdan söz etmiş oluruz. Slavoj Zizek’in deyimiyle bir “Leninizm filozofu” olan Gyorg Lukacs, bunu şu şekilde ifade eder: “Marksizm ve burjuva düşüncesi arasındaki tayin edici fark, tarihin açıklanmasında ekonomik dürtülere birincillik atfedilmesi değil, bütünlük perspektifidir.” [12]
Leninist teori söz konusu olduğunda bütünlüğün çerçevesi toplumsal formasyondur. Yani Leninist siyaset, hareket alanı olarak toplumsal formasyonun bütününü kabul eder. “’Toplumsal formasyon’(Gesellschaftsformen) terimi, teknik bir dil kullanmayan insanların ya belli bir toplumdan ya da belli bir toplum tipinden bahsederken kast ettikleri şeyi ifade etmek için kullanılır.”[13] Yani yalnızca dar anlamda “iktisadi” yönüyle değil, üstyapının çeşitli ögeleri de dahil olmak üzere verili bir tarihsel kesitte taşıdığı tüm boyut ve uzantılarla somut olarak var olan bir kapitalist toplumun bütünlüğüdür esas olan. Dolayısıyla hem entelektüel çözümlemenin nesnesi, hem de öznel müdahalenin, diğer bir deyişle siyasetin platformu bu toplumsal formasyonun bütünüdür.
Leninist siyaseti, “sınıf siyaseti” adına Marksizmi bütün zenginliğinden koparan bir ekonomizmden ayıran budur. Sınıf kavramı, iktisadi değil toplumsal bir kategoridir.[14] Haliyle sınıf siyaseti de yalnızca iktisadi alana sıkıştırılmamalı, toplumsal formasyonun bütününde kurgulanmalıdır. Bu da işçi sınıfının yalnızca doğrudan doğruya maddi üretim alanından türeyen meselelere değil, içinde yaşadığı toplumda cereyan eden her türlü adaletsizliğe, zorbalığa, baskıya vs. müdahale etmesi, bunlara yönelik siyaset üretmesi gerekliliğini getirir. Üstelik bu, sınıfa ve sınıf mücadelesine dışsal bir meseleye “lütfederek” el uzatılması değil, doğrudan sınıf mücadelesini ve toplumsal yeniden üretimi ilgilendiren alanların siyasal merceğin içine alınmasıdır. Metin Çulhaoğlu’nun da dediği gibi: “Mesele, işçi sınıfının salt ‘kendi tarihsel misyonu’ adına toplumdaki başka sorunlara da eğilmesine (benim derdim başka, ama bak senin sorunlarına da el atıyorum) indirgenemez. Çünkü ‘başka sorunlar’ işçi sınıfının verili bir andaki konumuna ve sorunlarına dışsal ve uzak değildir. Tersine, bu ‘başka sorunlar’ onun sınıf olarak birliği, bütünlüğü ve dayanışması açısından kritik uzantılara sahiptir.”[15]
Toplumsal formasyonu bir “bütünlük” olarak işlemenin diğer bir sonucu, onu yalnızca ekonomik meseleler, kadın meselesi, siyasal rejim gibi bir dizi mücadele başlığının birbirinden yalıtık biçimde üst üste binmesi olarak kavramaktan kaçınmaktır. Bütünün parçaları arasındaki içsel bağlantıları görmek, bu içsel bağlantılardan müteşekkil bütünlüğün içerisindeki çelişkiler arasından diğer tüm çelişkileri belirleyen kurucu çelişkiyi tespit etmek gerekir.[16] Üstelik bütünün tekil bir parçasının çözümlenmesinden hareketle, bütünlüğün kendisinin çelişkileri açığa çıkarılabilir. Zira bütünlüğün tözsel ilişki ve çelişkileri, her bir parçaya sirayet ederek onlarda içkinleşir.[17]
Bunun anlamı şudur: İklim meselesini niş bir ilgi alanı ya da orta sınıf yaşam tarzı pratiklerinin ötesine geçemeyen lüks bir kaygı olmaktan çıkarmak hem mümkün hem de gereklidir. Zira toplumsal formasyonun bütününe dahil bir mesele olarak iklim meselesi, Leninist öznenin müdahalesini çağıran bir alandır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, iklim meselesi kapitalizmin Aşil topuğudur. Bunun da ötesinde, kapitalist bir toplumsal formasyonun kurucu çelişkisi olarak emek-sermaye çelişkisi, kendisini çevre ve iklim alanında da çeşitli biçimlerde ortaya koyar. Aynı şekilde çevre ve iklim alanının bütünlük içerisinde çözümlenmesi yoluyla bütünlüğün kendisine, yani kapitalist toplumsal formasyona dair son derece semereli çıkarımlarda bulunmak mümkündür.
Bunun için bütünlüğün parçaları arasındaki bağlantıları açığa çıkarmak ve bilinçli müdahale ile bunları toplumsal bilinçdışı alanından kitlesel bilince yükseltmek gerekir. Barajlarımızda su kalmamasını, ormanlarımızın her yaz cayır cayır yanmasını, orman yangınlarından ötürü kirlenen havanın içimizdeki en savunmasızların hayatını doğrudan tehdit etmesini, sıklığı ve şiddeti giderek artan ekstrem hava olaylarının emekçilerin can ve mal güvenliğine yönelttiği zararı, deniz seviyesinin yükselmesinden ötürü tarımımızın ciddi bir tehlike ile karşı karşıya kalmasını, sıcak hava dalgalarının turizm sektörünü etkilemesini ve daha sayamadığım nice sorunu birbiri ile ve daha sonra kapitalizme karşı mücadele ile bağlamak görevi önümüzdedir. Dünyamızın giderek ısınması ile tetiklenecek olan kitlesel göç dalgalarının yaratacağı sorunları, bugün Orta Doğu kana bulanmışken ve savaş tamtamları çalmaktayken emperyalist saldırganlığın hem ekolojik krizden beslendiğini, hem de ekolojik krizi tetiklediğini ortaya koymak görevi ile karşı karşıyayız. Ormanlarımızın “orman vasfını yitirmiş” denilerek çitlenmesinin, yabancı maden şirketlerinin ekstraktif yatırımlarını ülkemize getirerek can güvenliği dahi vermedikleri ucuz işgücünü sömürmesinin[18] ne denli acımasız bir sınıf taarruzu olduğunu anlayabilmeli ve anlatabilmeliyiz.
Leninizmin diğer iki taşıyıcı kolonu olan dışarıdan bilinç ve öncülük mevhumları burada sahneye çıkarlar.
Dışarıdan bilinç, sıklıkla iddia edildiği gibi işçi sınıfının dışından değil ama işçi ile kapitalist arasındaki doğrudan münasebetin, iktisadi alanın dışından bilinç taşınmasını imler. Leninizmin üç evrensel taşıyıcı kolonunun birbiri ile mantıksal irtibatı burada göze çarpar. Çünkü dışarıdan bilincin gerekliliği, doğrudan doğruya toplumsal formasyonun ölçek alınmasından kaynaklanır. Sınıfların kendi aralarındaki ilişkilerin ve devletle ilişkilerinin incelenebildiği, hem tarihselliği hem de sınıfsallığı haiz özgül ve karmaşık bir alan olması, toplumsal formasyonun bilincine iktisadi alanın dışından hareket edilerek ulaşılmasını zorunlu kılar.[19]
Kendiliğinden bilinçle tam teşekküllü sınıf bilinci arasındaki boşluğun doldurulması ve ilkinden ikincisinin yaratılması ihtiyacı, “öncülük” mevhumunu göreve çağırır. Burada söz konusu olan bir hegemonya mücadelesidir. Burjuvazinin ideolojik egemenliğinin yarattığı sis perdesinin arkasından izlenmeye alışılmış olan toplumsal sorunları, onların gerçek müsebbibi ile ilişkilendirerek kavratmak, burjuva hegemonyasının karşısına bir karşı-hegemonya ile çıkmaktır. Lenin’in öncülük nosyonu, böyle bir hegemonya yaklaşımı ile birlikte düşünüldüğünde anlam kazanacaktır. “Daha açık bir ifadeyle, mevcut düzenin yarattığı sorunları ve bu sorunların mağduru olan halk kesimlerini proletaryanın merkezinde durduğu bir mücadele çizgisine eklemlemek: Hegemonya yaklaşımının en basit anlatımı budur. (…) Çünkü öncülüğün gerçek niteliğini açığa çıkaracak olan şey proletaryanın siyaset sahasına bu biçimde dahil edilmesi olacaktır.”[20]
Buraya kadar söylenenlerden şu sonuç çıkarılabilir: COP31 süreci boyunca gerek Antalya’nın ve Türkiye’nin gerekse de coğrafyamızın ve dünyanın sorunları üzerine söylem üretmek, bu konuda sermaye sınıfının dört koldan pompaladığı hakim söylemin hegemonyasını dağıtmak için çabalamak, müstakil görünen sorunların iklim krizi ile ve iklim krizinin kapitalizmle bağlarını teşhir ederek bu konuda oluşacak kamuoyunu sosyalist dünya görüşüne matuf bir perspektife çekmek görevleri kısa vadede önümüzde durmaktadır. Ancak bu görevlerin altından kalkarsak, Marx’ın ifadesiyle, teori yığınları sararak somut bir güç haline gelebilir.[21]
Uzun lafın kısası, bu kasım Lenin’i Antalya’ya çağırmamız gerek.
* İngilizce metinlerin çevirisi yazara aittir.
[1] United Nations Framework Convention on Climate Change, https://unfccc.int/process-and-meetings/united-nations-framework-convention-on-climate-change (Erişim tarihi: 03.03.2026) [2] Adam Tooze, Chartbook 343: Polycrisis & the critique of capitalocentrism, Substack https://adamtooze.substack.com/p/chartbook-343-polycrisis-and-the (Erişim tarihi: 25.02.2026) [3] L. Kemp, C. Xu, J. Depledge, K.L. Ebi, G. Gibbins, T.A. Kohler, J. Rockström, M. Scheffer, H.J. Schellnhuber, W. Steffen, & T.M. Lenton, Climate Endgame: Exploring catastrophic climate change scenarios, Proc. Natl. Acad. Sci. U.S.A. 119 (34) e2108146119, https://doi.org/10.1073/pnas.2108146119 (2022). [4] Sungur Savran, Burjuva ekolojik dönüşümün ötanazisi, Gerçek Gazetesi https://gercekgazetesi1.net/politika/burjuva-ekolojik-donusumunun-otanazisi?fbclid=IwY2xjawQSqE9leHRuA2FlbQIxMQBicmlkETFFQklsd3lOUVRheGZxVkFwc3J0YwZhcHBfaWQQMjIyMDM5MTc4ODIwMDg5MgABHhEsKEwT_kStJ9xvb2LVI4fnmqy34MDsaLq2_QBm5TKM8HNrogRBGKaYsSvA_aem_WJ1mi96AbVXOGeyxU30oVw(Erişim tarihi: 02.03.2026) [5] Barış Özüdoğru, Kapitalizmin Ekolojik Krizi -1: İnkar, Ehlileştirme, Siyasetsizleşme, Ayrım https://www.ayrim.org/guncel/kapitalizmin-ekolojik-krizi-1-inkar-ehlilestirme-siyasetsizlesme/ (28.02.2026) [6] Barış Özüdoğru, agy. [7] İpek Gülkaya Taşgın, Turkey: What the Recent Climate Polling Tells Us, Climate Scorecard https://www.climatescorecard.org/2025/09/turkey-what-recent-climate-polling-tells-us/#:~:text=When%20asked%20whether%20irregular%20weather,events%20had%20decreased%20in%20frequency. (Erişim tarihi: 02.03.2026) [8] Terry Eagleton, Kültür, Tellekt, Çeviri: Berrak Göçer, 2. Basım: Haziran 2024, İstanbul, syf. 46 [9] Stuart Hall, Blue Election, Election Blues, Verso Blog https://www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/4854-blue-election-election-blues?srsltid=AfmBOoqwsNINPalPPrCV0HI4XjgG8-Lz3NKLjEFH-MuYnwrL3hxERfIY (Erişim tarihi: 01.03.2026) [10] Can Soyer, Eylem Halinde Yöntem: Ekim Devrimi ve Leninizm, Ayrım https://www.ayrim.org/guncel/eylem-halinde-yontem-ekim-devrimi-ve-leninizm/ (Erişim tarihi: 02.03.2026) [11] Metin Çulhaoğlu, Leninizm’in Teorik Sacayağı: Bütünlük, Dışarıdan Bilinç ve Öncülük, İçinde: Komünist: İki Aylık Teorik Dergi, Sayı 3: Eylül 2015, syf. 12 [12] Georg Lukács, History and Class Consciousness, Foreign Languages Press, Paris 2021, syf. 39 [13] Tony Burns, Marx and the Concept of a Social Formation. Historical Materialism 32.3 (2024): 158-187. https://doi.org/10.1163/1569206x-bja10032 Web. [14] Tülin Öngen, Marx ve Sınıf, Praksis: Dört Aylık Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 8, syf. 20 [15] Metin Çulhaoğlu, agy., syf. 13 [16] Can Soyer, Marksizm ve Siyaset: Yöntem, Kuram, Eylem, Yordam Kitap, Birinci Basım: Aralık 2020, syf. 64 [17] Can Soyer, agy., syf. 58 [18] Coşku Çelik, Türkiye’de Madenciliğin Ekonomi Politiği: Devlet-Sermaye-Emek-Doğa İlişkileri, Ayrım https://www.ayrim.org/guncel/turkiyede-madenciligin-ekonomi-politigi-devlet-sermaye-emek-doga-iliskileri/ (Erişim tarihi: 03.03.2026) [19] Can Soyer, Bir Leninizm Var mı?, Birikim: Aylık Sosyalist Kültür Dergisi, No: 427-428, Kasım-Aralık 2024, syf. 65 [20] Can Soyer, agy., syf. 66-67 [21] Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Çeviren: Kenan Somer, Sol Yayınları, Üçüncü Baskı: Ankara-Ocak 2016, syf. 201




