Okul Yemeği ve Beslenme Hakkının Türkiye Yolculuğu

Dilek Akansu28 Kasım 2025

Türkiye’de okul yemeği politikalarının ve çocukların beslenme hakkının tarihi, Cumhuriyet’in farklı dönemlerde benimsediği siyasal yönelimlerle paralel ilerleyen bir karakter taşır. Beslenme hakkının Cumhuriyet’in erken döneminde kamusal bir yükümlülük olarak kurgulanmasından, sonraki yıllarda yardım, dönemsel program ve nihayet bir “ikram” anlayışına indirgenmesine kadar uzanan süreç, Türkiye’de sosyal devletin geçirdiği dönüşümün en somut göstergelerinden biridir.

1940’lar: Kamusal Beslenme Hakkının Güçlü Temeli

1940’larda kurulan Köy Enstitüleri, eğitim, üretim ve beslenmenin birlikte kurgulandığı bir modeldi. Okul yalnızca akademik bir kurum değil; öğrencinin beslenme, barınma ve gelişim ihtiyaçlarının bir arada karşılandığı kamusal bir yaşam alanıydı. Tarım alanları, atölyeler ve yemekhaneler birbirine bağlı bir bütünün parçalarıydı.

Genç Cumhuriyet, Köy Enstitüleri aracılığıyla eğitimi, üretimi ve beslenmeyi aynı kamusal çatı altında birleştiren güçlü bir toplumsal model kurgulamış; böylece çocuğun beslenmesini toplumsal eşitliğin ve yurttaşlık hakkının doğal bir uzantısı olarak ele almıştı. Beslenme bu modelde eğitim hakkının ayrılmaz parçasıydı. Bu yaklaşım, Türkiye’de beslenme hakkının hak temelli olarak tanımlandığı en güçlü dönemi işaret eder. 

1950–1980: Kamusal Modelden Dış Yardım Bağımlılığına Geçiş

1950’lerde Köy Enstitüleri’nin kapatılması, yalnızca bir eğitim kurumunun ortadan kaldırılması değil; çocukların beslenmesine ilişkin kamusal kapasitenin zayıflatılmasının da başlangıcıydı. Bu tarihten itibaren, Türkiye’nin çocuk beslenmesi politikası giderek artan biçimde dış kaynaklara bağlı hale geldi.

Bu dönemde Türkiye, ABD’nin PL 480 – Food for Peace programına dahil edildi. Program kapsamında ülkeye büyük miktarlarda buğday, pirinç, yağ, süt tozu ve peynir altı tozu geldi. Bu ürünler, hem iç piyasada satılarak fon yaratmak için hem de özellikle okullarda, yurtlarda ve sosyal yardım kurumlarında ücretsiz dağıtım amacıyla kullanıldı. ABD’nin savaş fazlası tarım stokunu dünyaya aktarma stratejisinin bir parçası olan PL 480, Türkiye’nin beslenme politikalarını uzun vadede şekillendiren kritik bir müdahale oldu.

Özellikle, 1970’ler dahil, ABD kaynaklı süt tozu yardımları Türkiye genelinde ilkokullarda uygulanan “okul sütü / süt tozu” programlarının temelini oluşturdu. Bu kapsamda süt tozu çuvalları okullara gönderiliyor, okul mutfaklarında su ile karıştırılarak öğrencilere dağıtılıyordu. Bu dağıtımlar çocukların beslenme ihtiyacını karşılamaya çalışsa da, beslenmenin bir hak değil, dış kaynaklı bir yardım olarak kodlanmasına yol açtı.

Bu yıllarda önemli bir dönemeç niteliği taşıyan 1961 Anayasası’nın 52. maddesi, “Devlet, halkın gereği gibi beslenmesini sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” hükmüyle Türkiye’de beslenme hakkını ilk kez açık bir anayasal hak olarak tanımladı. Ancak dış yardımlara bağlılık, kurumsal kapasite eksikliği ve tarım politikalarının zayıflaması bu hakkın pratikte karşılığını bulmasını engelledi.

1980’e kadar geçen dönem, bir yanda sosyal devlet beklentisinin yükseldiği; diğer yanda ekonomik krizler, tarımsal bağımlılık, siyasi istikrarsızlık ve dış kaynaklı beslenme programlarına bağımlılığın arttığı çelişkili bir süreçti.

1980–2000: Neoliberal Dönüşüm: Anayasal haklardan geri çekilme

1980 askeri darbesi, sosyal devletin tüm alanlarında olduğu gibi beslenme hakkı açısından da köklü bir kırılma yarattı. 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’nda yer alan beslenme hakkı ifadesini tamamen metinden çıkararak bu alanı siyasal tercih ve dönemsel programlara bağlı, güvencesiz bir uygulama sahasına dönüştürdü.

Bu dönemde Türkiye, ABD süt tozu programlarından tamamen koparken, kendi okul beslenmesi programını kurma konusunda kurumsal bir irade geliştiremedi. Beslenme tüm ağırlığı ile ailelerin ekonomik gücüne bırakılmış bireysel bir sorumluluk haline geldi. Bu durum eşitsizlikleri derinleştiren bir kırılma meydana getirdi.

2000’lerden Bugüne: Derinleşen Yoksulluk ve Kırılgan Politikalar

2000’li yıllardan itibaren Türkiye’de derinleşen yoksulluk, artan gıda fiyatları ve sosyal destek programlarının kırılgan yapısı çocuk beslenmesini giderek daha görünür bir krize dönüştürdü. Özellikle 2010’lu yıllarda temel gıdalara erişim zorlaştı, çocuk yoksulluğu belirgin biçimde arttı ve TÜİK’in çocuk yoksulluğuna ilişkin verileri yayımlamayı bırakması sorunun kamusal görünürlüğünü daha da azalttı. Buna rağmen UNICEF raporları bu dönemde Türkiye’de her dört çocuktan birinin okula aç gittiğini kaydederek tablonun ağırlığını uluslararası ölçekte teyit etti. Devlet okullarında düzenli bir yemek hizmetinin bulunmaması, bu krizi daha keskin ve yapısal bir sorun haline getirdi.

Bu yıllarda atılan en kapsamlı adım, 2012’de merkezi bütçeyle başlatılan Ulusal Okul Sütü Programı oldu. Haftada üç gün UHT süt dağıtımıyla milyonlarca çocuğa ulaşıldı; ancak programın uygulanışı, siyasi ve ekonomik değişimlere ne denli bağımlı olduğunu da kısa sürede gösterdi. 2012–2015 arasında ülke genelinde yaygın biçimde sürdürülen program, 2016 sonrası ekonomik gerekçelerle daraltıldı. 2020’de COVID-19 nedeniyle okullar kapanınca tamamen durduruldu ve yeniden başlatılmadı. Bu kopuş, çocuk beslenmesine yönelik politikaların ne kadar kırılgan ve süreklilikten uzak olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koydu.

Pandemi sonrası dönemde Millî Eğitim Bakanlığı yıllar sonra ilk kez ulusal ölçekli bir okul yemeği hazırlığına girişti. 2021–2022 eğitim yılında Hatay, Gaziantep ve Şanlıurfa’da 22 ilçede toplam 15.920 çocuğa –bunların 6.266’sı yabancı uyrukluydu– beslenme desteği verildi. Bu pilot uygulama, sonraki yıl 1.460.000 çocuğa ulaşmak üzere genişletilmek için planlandı; yemek hazırlama kılavuzlarından dağıtım modellerine kadar kapsamlı bir altyapı çalışması yapıldı. Bu hazırlık, Türkiye’de uzun zamandır eksikliği hissedilen kamusal bir okul beslenmesi sisteminin kurulabileceğine dair güçlü bir umut yarattı. Bu umut 2022–2023 eğitim yılının ikinci döneminde somut bir adıma dönüştü. Türkiye tarihinde ilk kez 81 ilde tüm anaokulu ve anasınıfı öğrencilerine haftanın beş günü bir öğün ücretsiz yemek verilmeye başlandı. Bu uygulama, beslenme hakkının uzun yıllar sonra yeniden kamusal bir sorumluluk olarak tanınması açısından tarihsel bir eşikti; hem çocuk yoksulluğunun hafifletilmesi hem de eşitlikçi eğitim politikaları açısından önemli bir kırılma noktasıydı.

Ne var ki bu adım yalnızca altı ay sürdü. Eylül 2023’te yayımlanan bir genelgeyle uygulama sessizce geri çekildi ve yalnızca depremden etkilenen 11 il ile sınırlandırıldı. Böylece ülkenin büyük bölümünde okul yemeği uygulaması tamamen durdurulmuş oldu. Bugün ücretsiz yemek desteği yalnızca deprem bölgesindeki okul öncesi kurumlarının bir bölümünde, özel eğitim uygulama okullarında ( bir öğün) ve devlet yatılı okullarında (üç öğün) devam etmektedir. Bu tablo, politik kararlılığın ve bütçe tercihlerinin çocukların en temel haklarını ne kadar doğrudan belirlediğini açıkça gösteriyor.

Son yirmi yılın bütününe bakıldığında Türkiye’de okul yemeği politikasının seyri, kamusal hakların nasıl geriye çekilebildiğini, sosyal devlet kapasitesinin nasıl daraltıldığını ve çocukların sağlıklı beslenme hakkının nasıl sistematik biçimde güvencesizleştirildiğini ortaya koymaktadır. Kısa süreli programlar, geçici pilotlar ve hızla geri çekilen uygulamalar, çocukların hayatında kalıcı iyileşmeler yaratmak yerine dalgalı ve belirsiz bir yapı üretmiştir. Oysa bu alanda ihtiyaç duyulan şey, dönemsel değil, kesintisiz; daraltılabilir değil, güçlendirilir bir kamusal politika yaklaşımıdır.

Bir Öğün Yemek, Bir Toplumsal İddia

Bugün gelinen noktada ücretsiz okul yemeği talebi, yalnızca bir beslenme politikası çağrısı değildir; devlet–yurttaş ilişkisinde yaşanan dönüşümün, kamusal olanın gerileyişinin ve toplumsal hakların sessizce geri çekilişinin en görünür olduğu alanlardan biridir. Bu nedenle bir öğün yemek talebi, aynı zamanda toplumsal eşitlik iddiasının yeniden kurulması için kritik bir eşiği temsil eder. Cenk Saraçoğlu’nun 22 Kasım 2025 tarihli “Okullarda Bir Öğün Yemek: Yurttaşlık Eşiği” yazısında berrak biçimde tanımladığı karşı-devrimci siyasal yönelimin somut sonucudur. Bu yönelim, yurttaşın müşteriye, hakların ise satın alınabilen hizmetlere indirgenmesini mümkün kılan ideolojik bir dönüşümü ifade eder.

Devlet okullarındaki çocukların açlıkla sınanması, özel okulların yemek hizmetleri üzerinden “farklılaşma” üretmesi, emekçi sınıfların kendi içinde ayrıştırılmasını kolaylaştıran bir mekanizmaya dönüşmüştür.  Bugün okul yemeği politikasının parçalanmış, kırılgan ve dönemselliğe hapsolmuş yapısı; devlet okullarının temizlik, ulaşım kırtasiye ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarının velilere bırakılması; özel okulların yemek hizmetini bir ayrıcalık olarak pazarlaması, tam da bu ideolojik düzenin hayata geçmiş örnekleridir. Dolayısıyla devlet okullarında bir öğün yemeğin yokluğu yalnızca maddi bir eksiklik değil; yurttaşın kamusal haklardan koparılmasının en görünür işaretidir.

Bu nedenle ücretsiz okul yemeği talebi, yalnızca çocukların açlığını gidermeye dönük teknik bir politika önerisi değil; yurttaşlık bilincinin, kamusal sorumluluğun ve eşitlik ilkesinin yeniden inşası için kolektif bir mücadele alanıdır. Bu talep toplumsal bağlarımızın, eşitlik iddiamızın ve birlikte yaşama irademizin yeniden örülmesidir. Bu eşik, müşterileştirilmiş bireyleri yeniden yurttaşlığa; yalnızlaştırılan aileleri yeniden toplumsal dayanışmaya; ikramlaştırılmış hakları yeniden anayasal bir zemine çağırır.

Saraçoğlu’nun işaret ettiği gibi, yıllardır “normalleştirilen” toplumsal gerilemenin üzerindeki örtü ancak bu tür kamusal hak mücadeleleriyle aralanabilir. Bir öğün yemek talebi, yurttaşın müşterileştirilmesine karşı eşitliği; atomize toplumsallığa karşı dayanışmayı; kaderciliğe karşı hak fikrini hatırlatan güçlü bir kolektif çağrıdır. Bu nedenle okul yemeği mücadelesi, toplumun farklı kesimleri arasındaki bağın yeniden kurulması, ortak geleceğe dair demokratik ufkun güçlendirilmesi ve yurttaşların hak öznesi olarak kendilerini yeniden konumlandırması için tarihsel bir imkândır.

Ve bugün bir öğün yemek talep eden herkes, aslında şunu söylemektedir:

“Biz yurttaşız.

Haklarımız var.

Bu ülkenin geleceğini birlikte kurma iradesine sahibiz.”

- Millî Eğitim Bakanlığı (MEB). (2012–2019). Ulusal Okul Sütü Programı Uygulama Kılavuzları. Ankara: Millî Eğitim Bakanlığı.
- Millî Eğitim Bakanlığı (MEB). (2022–2023). Okul Öncesi Ücretsiz Yemek Uygulaması Hazırlık ve Genelge Belgeleri. Ankara: Millî Eğitim Bakanlığı.
- Millî Eğitim Bakanlığı (MEB). (2023). Deprem Bölgesiyle Sınırlı Ücretsiz Yemek Uygulaması Genelgesi (Eylül 2023). Ankara: Millî Eğitim Bakanlığı.
- UNICEF. (2017–2023). Child Poverty and Nutrition Findings: Türkiye. New York: UNICEF Publications.
- Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2010–2020). Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması – Çocuk Yoksulluğu Göstergeleri. Ankara: TÜİK.
- Tonguç, İ. H., & Yücel, H. A. (1940–1948). Köy Enstitüleri Belgeleri ve Raporları. Ankara: Maarif Vekâleti Yayınları.
- Saraçoğlu, C. (2025, Kasım 22). Okullarda Bir Öğün Yemek: Yurttaşlık, https://www.ayrim.org/guncel/okullarda-bir-ogun-yemek-yurttaslik-esigi/.