Sanat Siyasete Feda Edilmesin mi? Peki Kime Ediliyor?

“Sanatı siyasete feda etmek gibi geliyor.”

Bu cümle, Nuri Bilge Ceylan’a ait. İran’daki Fajr Film Festivali’ne katılımını eleştiren İranlı sinemacılara yanıt verirken etti bu cümleyi. Ceylan’a göre bir festivale “siyasi nedenlerle” katılmamak, sanatın özgürlüğüne aykırıydı. Oysa tartışma, siyasete feda edilen bir sanatın dramından çok daha derin bir meseleyi açığa çıkarıyor: Sanat gerçekten özgür olabilir mi? Tarafsızlık diye bir şey var mı? Ya da şöyle soralım: Sanat siyasete feda edilmesin de kime edilsin?

Sanat-Siyaset Ayrımı, Egemenin Uydurduğu Bir Masaldır

Sanat ve siyaset birbirinden ayrılmaz. Bu sanat alanının özerkliğini görmemek değildir elbette; yani yalnızca “sanat da bir tür politika yapar” gibi düz bir önerme değildir. Tam tersine: Sanat, üretildiği toplumun, sınıf ilişkilerinin, ideolojik atmosferinin içinden doğar. “Sanat ile siyaset “ayrıdır” demek, kültür alanının sınıf egemenliği içinde nasıl işlediğini görünmez kılar; ama sanatın özgül biçimsel işleyişi ve görece özerkliği de bu mücadelenin bir parçasıdır. Suskunluğun da sözün de maddi koşulları ve sonuçları vardır; “tarafsız” görünen tutumlar çoğu zaman egemen düzenin yeniden üretimine hizmet eder. Hele ki günümüzün otoriterleşmiş, baskıcı, savaşlara ve sömürüye neredeyse tamamen batmış dünyasında sanatın “tarafsızlık” iddiası, çoğunlukla mevcut iktidarın, anaakımın yanında konumlanmak olacaktır.

Nuri Bilge Ceylan’ın ifadesinde olduğu gibi, sanatın siyasete feda edilmesinden korkmak, çoğu zaman sanatın konforlu alanının -ki herkes için olmayan bu konfor bazıları için vardır- elden gitmesine duyulan korkudur. Sanat siyasetle değil, muktedirle iç içe geçtiğinde yitirilir. Üstelik bu mesele yalnızca bir rejime mesafe koyma meselesi de değildir. Asıl mesele, sanatı kimin için, neyin karşısında konumlandırdığımızdır. Burada “muktedir”i yalnızca devlet ya da tek bir rejim olarak düşünmek de eksik kalır. Bugün sanat alanındaki asıl yapısal basınç, sanatın meta biçimi içinde dolaşıma girmesiyle, yani görünüşte “özgür seçimler” gibi duran tercihlerin fon, dağıtım, festival ağları, sponsorluk ve prestij ekonomisi tarafından belirlenmesiyle kuruluyor. Sanat siyasete “feda” edilmiyor yalnızca; çoğu zaman sermaye-devlet ortaklığının kurduğu kültür piyasasına eklemleniyor. O yüzden soru şu olmalı: Sanat siyasete feda edilmesin: Peki piyasanın, markanın, uluslararası vitrinin ihtiyaçlarına feda ediliyorsa ne olacak?

İran’da Sanat, Rejimin Zulmüne Karşı Bir Direniştir

İran’da sinemacılar “yalnızca sanat”larını icra ettikleri için cezalandırılıyor. Muhammed Rasoulof ve Cafer Penahi gibi isimler, açıkça rejim tarafından hedef alındı. Bu insanlar, kamerayı halka çevirdikleri için yıllarca cezaevinde yattılar, ev hapsinde yaşadılar, pasaportları ellerinden alındı. Dolayısıyla bu koşullar altında düzenlenen bir festivalin meşruluğu, içerik kadar, onu düzenleyen rejimin doğasıyla da ilgilidir. Demek ki neymiş, “yalnızca sanat” diye bir şeyden söz etmek mümkün değilmiş.

İran Bağımsız Film Yapımcıları Derneği’nin (IIFMA) Nuri Bilge Ceylan’a yaptığı çağrı, sadece “gelme” anlamına gelmiyordu; “bizimle dayanış” çağrısını da barındırıyordu. Ceylan ise bu çağrıyı, kendi sanatının evrenselliğiyle savunmayı tercih etti. Fajr Film Festivali’ne katılımını, İranlı gençlerle sinema üzerine buluşmak olarak açıkladı. Oysa bu tür rejim destekli kültürel etkinlikler, doğrudan ya da dolaylı biçimde bir propaganda aygıtına dönüşür. Orada olmak, yalnızca sanatla ilgili olmak değil, bir rejimin imaj çalışmasının figüranı haline gelmeyi göze almak ya da doğrudan tercih etmektir.

Boykot Bir Cezalandırma mı Yoksa Bir Direniş mi?

Ceylan’ın söyleminde en sorunlu ifadelerden biri de şuydu: “Bir festivali boykot etmek oradaki insanları cezalandırmak gibi geliyor.”

Hayır. Kültürel boykot, halkı cezalandırmak değildir. Tam tersine, o halkla dayanışma kurmanın yollarından biridir. Tarihte şöyle sayfaları bir gezersek bunun birçok örneğine rastlarız. Örneğin Güney Afrika’daki apartheid rejimine karşı uluslararası kültür-sanat boykotu, sistemin yalnızlaştırılmasında önemli rol oynamıştır. Bu tür boykotlar, bireyleri hedef almaz; rejimleri teşhir eder.

Üstelik bu tür dayanışmalar, yalnızca politik eylem değil, aynı zamanda etik duruşun bir ifadesidir. Bugün İran’da, İsrail’de, Türkiye’de ya da dünyanın başka yerlerinde sanatçılar yalnız değildir. Onların yalnız kalmaması da bizim vereceğimiz kararlarla ilgilidir: Festivale katılmak mı, yoksa dayanışmaya el vermek mi?

Türkiye’den Bakınca Bu Suskunluk Daha da Ağır

Bu tartışmayı sadece İran bağlamında görmek eksik olur. Bugün Türkiye’de de kültür-sanat alanı sistemli biçimde politik etkisizliğe sürükleniyor. Bu etkisizleştirme yalnızca yasaklarla değil, piyasa disiplinleriyle de olur: Fon ve sponsor bağımlılığı, görünürlük ekonomisi, platformların ve büyük kurumların “risksiz” içerik seçimi… Böylece sanat, açık sansür olmasa bile, “satılabilirlik” ve “imaj” kaygısıyla kendi kendini budar. Adına çoğu zaman “evrensellik”, “profesyonellik”, “politika dışılık” denir; ama sonuç çoğu kez kültür endüstrisinin ürettiği rızaya eklemlenmedir. Her gün konser yasakları, tiyatro engellemeleri, sansür uygulamaları yaşanıyor. Kadınlar, Kürtler, LGBTİ+ sanatçılar hedef alınıyor. Ve bu ortamda birçok sanatçı, “politize olmamak”, “taraf tutmamak” gibi gerekçelerle sessiz kalmayı tercih ediyor.

Ceylan’ın söylemi, işte bu sessizliğin uluslararası arenada cisimleşmiş hali; “tarafsızlık” söylemiyle aslında muktedir olanla aynı hizaya düşmenin en ünlüsü. Sanatın özgürlüğü, muktedirlerin hoşuna gitmeyen, onun iktidarına dil uzatabilen bir şey söylendiğinde başlar. Konuşmayan, konum almayan, elini taşın altına koymayan sanat, özgür değil, yalnızca sistemle uyumlu sanattır.

Peki her kültürel etkinlik, devlet desteğiyle mi yapılır? Elbette birçok festival devlet fonlarıyla gerçekleşiyor. Ama mesele burada da aynı yere çıkıyor: O destek neyin karşılığında alınır, neyin suskunluğuna sebep olur? Bugün dünyanın pek çok yerinde otoriter rejimler, kültürel etkinliklerle kendilerine meşruiyet devşiriyor. Filistin’de savaş suçu işleyen bir devletin sponsor olduğu festivaller de kadınları taşlayan bir rejimin “sanatsal” etkinlikleri de sonunda aynı kapıya çıkıyor: Sanatın, zulme makyaj yapması. Sanatçının görevi, bu makyajın fırçası olmak değil, yüzünü açığa çıkarmaktır.

Son Söz (Soru): Sanat Taraf mı Olmalıdır?

Sanat pratikte ya tahakküm ilişkilerini yeniden üretir ya da onlarda bir gedik açar; bu yüzden “tarafsızlık” çoğu zaman fiili bir konumlanıştır Sanatı siyasete feda etmeyelim, doğru. Ama sanat, faşizme feda ediliyorsa da bunu teşhir edelim. Bugün sanatı korumak, onu yalnızca estetik değerden görmekle, politik içerikten uzak tutmakla olmaz; onu halkın yanında konumlandırmakla da olur. Ezilenlerle, susturulanlarla, sürgün edilenlerle, yasaklananlarla aynı safta yer almakla da olur.

Nuri Bilge Ceylan’ın benzeri söylemler, iyi niyetli, “sanatın kritiğini yapan”, bireysel değerlendirmeler olmaktan çok siyasetin göbeğinden söylemlerdir. Bu tür sözler, “tarafsız” gözükerek rejimlere alan açar, direnişin sesini boğar. Bu yüzden, bugün sanatı siyasete feda etmeyelim diyeceksek, bunun altını iyi doldurmalı, onu iktidara feda etmediğimizden de emin olmalıyız.

Çünkü bugün açık olan bir şey var: Sanat, özgürlük iddiasını ancak belirli maddi koşullar ve kolektif mücadeleler içinde genişletebilir; aksi halde özgürlük söylemi kolayca meşrulaştırma aracına dönüşür, sanat özgür falan da olmaz.