Lenin’in belirttiği gibi emperyalist çağ savaş üretir. [1] Bu ifade, aslında emperyalist güçlerin dünya pazarlarını yeniden paylaşması, sermayenin kriz dönemlerinde savaş yoluyla çıkış aramasını işaret ediyor. Durum böyle olunca duymaktan hiç haz etmediğimiz ifadelerden birini yeniden işitiyoruz son günlerde: Ortadoğu’da kartlar yeniden dağıtılıyor.
Ankara’da gerçekleşecek NATO zirvesi öncesinde bizler sokaklarda “No to NATO” diyerek kol kola yürürken, başta Amerika ve soykırımcı İsrail olmak üzere Almanya, Fransa, İspanya ve İran Ortadoğu’da adından en çok söz ettiren aktörler olarak sahnedeler.
Savaş ne kadar sürecek? “12 Gün Savaşları” deneyiminden yola çıkarsak bu savaşı nasıl okumalıyız? Bir kara harekâtı olacak mı? Başta Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar olmak üzere savaşın dünya ekonomisine yansımaları neler olacak? Savaş ülkemize sıçrayacak mı?
Bugün tartışma başlıkları büyük ölçüde bu sorular etrafında dönüyor. Televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medyada sürekli veriler dolaşıma sokuluyor: atılan füzelerin sayısı, vurulan havaalanları, bombalanan okullar, yıkılan mahalleler ve elbette yaşamını yitiren siviller. Küçük kız çocuklarının, yaşlıların ve sivil halkın ölümüne dair sayılar da bu istatistiklerin bir parçası haline getiriliyor.
Savaş, eskisi gibi cepheyle sınırlı değil; kent merkezlerini de hedef alıyor. Bombardımanlar, yıkılan binalar, patlayıcı tuzaklar ve mayınlar yalnızca askerleri değil, gündelik hayatlarını sürdüren sivilleri de tehdit etmekte. Devletler savaş planlarını düşmanın askerî kapasitesini ne pahasına olursa olsun yok etmek üzerine kurduğundan, insan bedeni harcanabilir bir materyale dönüşüyor. Bunun sonucunda da, yalnızca ölümler değil, milyonlarca yaralı ve sakat beden oluşuyor.
Bugün de içinde bulunduğumuz süreçte kentlerde savaşın tüm şiddetini üstlenenler işçi sınıfı ve emekçi aileler; bu nedenle sakatlık yalnızca savaşın biyolojik sonucu değil, aynı zamanda sınıfsal bir sorun. Savaş sona erse de acılar son bulmayacak. Politik ve toplumsal sonuçları, yıllarca insanların hayatında varlığını sürdürmeye devam edecek.
Sakat Bedenlerın Beden–İktidar İlişkisi
Savaşın yarattığı sakatlıklar yalnızca bireysel sağlık meselesi değil; aynı zamanda beden ile iktidar arasındaki ilişkinin yeniden kurulması olarak okunmalı. Michel Foucault, söz ettiğimiz meseleyi biyopolitika kavramı ile açıklıyor. Foucault’ya göre modern iktidar yalnızca yasaklayan ya da cezalandıran bir güç değil; aynı zamanda yaşamı düzenleyen, nüfusu yöneten ve bedenleri disipline eden bir yönetim biçimi. [2]
Savaş ile sakat kalan bedenler, bu biyopolitik düzenlemenin en görünür alanlarından birisi. Hangi bedenlerin korunmaya değer görüldüğü, hangilerinin gözden çıkarılabilir sayıldığı ya da hangi bedenlerin kahramanlık anlatısına dahil edildiği bu iktidar mekanizmaları içinde belirleniyor. Sakatlık böylece yalnızca biyolojik bir durum değil, iktidarın bedenler üzerinde kurduğu sınıflandırma rejiminin parçası haline geliyor.
Devletler savaş sonrasında sakat bedenler için çeşitli statüler tanımlıyorlar. Sakat kalan bir asker çoğu zaman “gazi” olarak adlandırılıp bu statü üzerinden belirli bir saygınlık, yardım ya da sembolik değer kazanıyor. Böylece beden üzerindeki yaralanma, ulusal anlatı içinde fedakârlık ve kahramanlık göstergesine dönüştürülüyor.
Örnek verecek olursak İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere’de sakat askerler “kahraman gazi” olarak sunuldu. Gazete ve dergilerde, “bir bacağını kaybetmiş fakat fabrikada çalışan İngiliz gazi” hikayeleri yayınlandı. Peki Neden? Çünkü “demokrasi faşizm savaşında İngiltere “insani taraf” olarak görünmek istiyordu.
Ancak aynı savaşın yarattığı sakat siviller çoğu zaman aynı görünürlüğe sahip değiller. Elbetter savaşın ardından “gazilik” ünvanı sivil yaşamda görünür oluyor. Ancak bu iktidarın vermek istediği mesaja göre sakat bedenler üstünde kontrol ve görünüm biçimlerini şekillendirmesinin bir parçası.
Öte yandan Amerikan işgali altındaki Japonya’da, hibakusha (Atom bombası nedeniyel sakat kalanlar) toplumsal olarak silindi. Devlet, atom bombası gerçeğini gizlemek için sakatları dışladı. Savaş gazileri ödüllü iken, hibakushalar damga ve ayrımla yaşadılar.
Judith Butler bu durumu “yas tutulabilir hayatlar” kavramıyla açıklıyor. [3] Butler’a göre tüm yaşamlar toplumsal olarak eşit biçimde değerli kabul edilmez; bazı hayatlar kayıp olarak tanınırken bazıları görünmez kılınır. Savaş bağlamında sakat kalan siviller çoğu zaman görünmez hayatların parçası haline gelir. Onların yaralanmaları, kayıpları ve yaşam mücadeleleri kamusal yasın ve politik tartışmanın dışında bırakılır. Foucault’nun belirttiği gibi, modern iktidar yaşamı yönetirken belirli bedenleri görünür” veya “görünmez” kılar.[4]
Sakatlıkların Görünmez Kalışının Politik ve Sosyolojik Nedenleri
Lenin’in Devlet ve Devrim’de söz ettiği gibi, devlet egemen sınıfın baskı aracıdır [5] Sakat bedenlerin yönetimi de burjuvazinin çıkarlarına göre düzenlenir: faydalı olanlar ‘gazi’, faydasızlar ‘yük’ olur. Rehabilitasyon merkezleri, protez teknolojileri, sağlık politikaları ve sosyal yardım programları sakat bedenlerin yeniden düzenlenmesini sağlar.
Bu düzenleme yalnızca bir bakım faaliyeti değil; aynı zamanda bedenlerin toplumsal hayata hangi koşullarla katılacağını belirleyen bir iktidar mekanizmasıdır. Hangi bedenin destekleneceği, hangisinin görünmez kalacağı ya da hangi hikâyenin kamusal alanda anlatılacağı büyük ölçüde siyasi tercihlerle belirlenir.
Savaşın yarattığı sakatlıkların çoğu zaman görünmez kılınması tesadüfi değildir. Bunun arkasında hem politik hem de sosyolojik nedenler bulunur.
Bu işin politik boyutunda, özellikle savaş dönemlerinde, devletler kendi toplumlarının moralini yüksek tutmaya çalışırlar. Savaşın yarattığı yıkım, travma ve sakatlık gibi sonuçlar çoğu zaman geri plana itilir; kamuoyuna daha çok zafer, kahramanlık ve fedakârlık anlatıları sunulur. Çünkü sakat bedenlerin görünürlüğü topluma politik anlatıların zedelendiği bir gerçekliği hatırlatır.
Achille Mbembe’nin geliştirdiği nekropolitika kavramı bize bu süreci anlamak için başka bir perspektif sunar [6] Mbembe’ye göre modern iktidar yalnızca yaşamı yönetmekle kalmaz; aynı zamanda kimin yaşayacağına ve kimin ölüme terk edileceğine karar veren bir egemenlik biçimi üretir. Savaş alanlarında bu karar mekanizması en çıplak haliyle ortaya çıkar. Ancak nekropolitikanın etkisi yalnızca ölümle sınırlı değildir; sakat bırakılan bedenler de bu iktidar biçiminin kalıcı izlerini taşır. Savaş sona erse bile bu sakat bedenler, savaşın sürekliliğini toplumsal hayatın içinde taşımaya devam ederler.
Savaşın ekonomik maliyetinin görünür olmasının istenmemesi bir başka faktördür. Çünkü sakatlık, savaşın yalnızca cephede yaşanan bir çatışma olmadığını; savaş sonrasında da yıllarca sürecek sosyal, ekonomik ve toplumsal yükler yarattığını gösterir. Rehabilitasyon süreçleri, protez ihtiyaçları, uzun süreli bakım ve sosyal destek politikaları devletler için büyük bir maliyet anlamına gelir. Bu nedenle sivil sakatlıklar çoğu zaman sayılar ve istatistikler içinde kaybedilmek istenir.
Toplumsal hayatın içerisinde gazilik ünvanı genellikle savaşın “kahramanlık” anlatısı olarak öne çıkarırken, sivillerin yaşadığı sakatlıklar bu anlatıya uymayan bir gerçeklik olarak arka plana itilir. Bu sakatlık deneyimi bireysel bir trajedi gibi sunulurken, onun savaşın yapısal bir sonucu olduğu gerçeği görünmez hale gelir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika, 2.7 milyon sakat gaziye aylık maaş, protez, işe dönüş eğitimi sağlamak için 1950’lerde bütçesinin %8’ini harcamıştır. [7] Öte yandan, savaş sonrasında sakat kalan 86 bin Londralı sivil hiçbir resmi rehabilitasyon programı almamıştır. [8] Kapitalist devletler için gazi sakatlığı “ulus borcu” olarak kurgulanırken, sivil sakatlığını “bireysel talihsizlik” olarak görülür. Sakatl bedenler rakamlar ve istatistikler içinde kaybolmuştur.
Sonuç Yerine
Savaşın yarattığı sakatlıkların nasıl görünür olacağı bir iletişim tercihi değildir; savaşın meşruiyetini korumaya yönelik politik bir strateji ve toplumun savaş anlayışını şekillendiren sosyolojik bir süreçtir. Savaş ekonomisinin ve sakatlığın tarihsel ilişkisi, ancak yapısal direnişle kırılabilir. İşçi sınıfının örgütlenmesi, üretim mekanizmasının sekteye uğratılması ve devlet politikasının dönüştürülmesi, teorik eleştiriyi pratik gerçekliğe dönüştürmektedir.
Savaşın yarattığı sakatlıklar yalnızca savaşın yan ürünü değildir; savaş ekonomisinin ve devlet iktidarının en kalıcı toplumsal izlerinden biridir. Bu nedenle sakat bedenlerin görünmezliği tesadüf değildir. Görünür oldukları anda savaşın gerçek maliyeti de görünür olur.
Bu maliyet yalnızca ölüm sayılarıyla değil, savaş sonrasında yaşamaya devam eden milyonlarca sakat bedenin taşıdığı tarihsel yükle ölçülmelidir. Savaşın gerçek bilançosu, mezarlıklarda olduğu kadar protez atölyelerinde ve rehabilitasyon merkezlerinde de yazılmaktadır.
Durum böyle iken bu durumun çözümü elbette sistemin içinde aranmaz. İşçi sınıfının görevi, kendi çocuklarını burjuvazinin savaşlarında ölüme göndermemektir. Dünya proletaryası birleşerek, savaş üreten emperyalist sistemi devirerek barışı sağlayabilir. [9]
Ve biliyorum ki, ajitasyon yeterli değildir. Sakat bedenlerin görünürlüğü, ancak tarihsel materyalist pratikler aracılığıyla kurulabilir. İkinci Dünya Savaşı, bu çelişkinin en keskin göstergesidir. Burjuvazi, işçi sınıfının çocuklarını savaştırmış, onları sakat bırakmış, fakat aynı dönemde işçi sınıfı direniş de göstermiştir. Fabrikalar üretimi sekteye uğratmış, bazı askerler isyan etmiş, sakat işçiler örgütlenmiştir. Burjuva tarih yazarları bunu silseler de,bu gerçek işçi sınıfının hafızasında hala yer etmektedir. Bu pratik direnişin hatırlanması, sakat bedenlerin sadece “kurban” değil aktif mücadelenin öznesi olduğunu gösterir.
[1] Lenin, V . İ. (1916). Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması. (Çev. Cemal Süreyya). İstanbul: Sol Yayınları, 2015. [2] Foucault, Michel. Toplumu Savunmak Gerekir: Collège de France Dersleri, 1975-1976. Çev. Şehsuvar Aktaş. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. [3] Butler, Judith. Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü. Çev. Başak Ertür. İstanbul: Metis Yayınları, 2005. [4] Foucault, Michel. Toplumu Savunmak Gerekir: Collège de France Dersleri, 1975-1976. Çev. Şehsuvar Aktaş. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. [5] Lenin, V . İ. (1917). Devlet ve Devrim. (Çev. Muzaffer Erdost). İstanbul: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 2015. [6] Mbembe, Achille. Düşmanlık Politikaları. Çev. Ayşen Gür. İstanbul: İletişim Yayınları, 2020. [7] Serlin, David. (2004). Replaceable You: Engineering the Body in Postwar America. Chicago: University of Chicago Press, [8] Overy, Richard. (2009). The Morbid Age: Britain Between the Wars. London: Bloomsbury Press, [9] Marx, Karl & Engels, Friedrich. (1848). Komünist Manifesto. (Çev. Muzaffer Erdost). İstanbul: Yordam Kitap, 2016




