Seçimle Gitmek ya da Gitmemek: Orban Sonrası Türkiye Üzerine Notlar

Cenk Saraçoğlu13 Nisan 2026

Macaristan’da Viktor Orban’ın seçim yenilgisi, çağımızın otoriter-popülist rejimlerine dair yerleşik kabulleri sarsan bir gelişme olarak karşılandı. Uzun süredir, seçimleri kendi lehine dizayn etme kapasitesiyle tanımlanan bu tür rejimlerin “sandık yoluyla gitmeyeceği” fikri neredeyse genel geçer bir önermeye dönüşmüştü. Orban’ın yenilgisi, bu önermeye ciddi bir gedik açtı.

Ancak bu gelişmenin Türkiye bağlamında yarattığı yankı, basit bir umut üretiminden çok daha karmaşık bir soruyu beraberinde getiriyor: Neden benzer otoriterleşme dinamiklerine sahip görünen iki iktidardan biri seçimle alaşağı edilebilirken, diğeri yarattığı tüm toplumsal maliyetlere rağmen sandık meşruiyetini uzun süre koruyabildi?

İlk bakışta, Türkiye ile Macaristan arasındaki farkları “kurumsal” düzeyde tarif etmek cazip gelebilir. Macaristan’ın Avrupa Birliği üyesi olması, bu anlamda kritik bir etmen olarak görülebilir. Orban rejimi, tüm zorlamalarına rağmen, AB mevzuatının ve siyasal teamüllerinin çizdiği sınırları bütünüyle aşamadı. Nitekim 2025’te muhalif lider Peter Magyar’ın dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik girişimin Avrupa düzeyinde engellenmesi, bu sınırların hala işlediğini gösterdi.

Türkiye’de ise durum farklı; Macaristan’da geçilmeyen bir eşik Türkiye’de çoktan kat edilmiş gözüküyor. Burada artık yalnızca kuralların ihlalinden değil, kuralsızlığın kendisinin bir yönetim tekniği haline gelmesinden söz ediyoruz. Bu nedenle mesele, yalnızca “otoriterlik derecesi” gibi nicel bir farklılık değil. Bir karşılaştırma yapılacaksa, otoriterliğin nasıl bir yönetim tekniğiyle birleştiğine ve hangi maddi ve jeopolitik zemin üzerinde kurulduğuna dair niteliksel farkları göz önüne almak gerekir.

Bu noktada belirleyici farklardan biri, bölgedeki savaşların ve çatışma dinamiklerinin Türkiye siyasetindeki kurucu rolüdür. AKP iktidarı, en azından 2011’den beri başta Suriye olmak üzere bölgesel çatışmaların yalnızca söylemsel değil, fiili bir parçası haline geldi. Bu durum, savaşın yarattığı şiddetin ve olağanüstülüğün iç siyasete taşınmasını mümkün kıldı. Savaş, burada bir dış politika meselesi olmaktan çıkıp, doğrudan bir iç siyaset mühendisliği aracına dönüşebildi.

2015 Haziran seçimlerini ve sonrasını hatırlayalım. O seçim, iktidarın sandıkta geriletilebildiğini açık biçimde göstermişti. Ancak Haziran ile Kasım arasında yaşananlar ve sonrasında devam eden Kürt meselesinin militarizasyonu, olağanüstü hal ortamı, savaşın ve şiddetin nasıl bir siyasal yeniden kurulum aracına dönüştürülebileceğini de ortaya koydu. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’de seçimlerin kaderi, sandık ile savaş/güvenlik arasındaki ilişki içerisinde şekilenebildi. Olağanüstü hal, yalnızca bir “ihtimal” olarak korku siyasetinin söylemsel bir öğesi olarak kullanılmadı; bizzat sahnelendi, hissettirildi.

Bu niteliksel farklılıkları, Türkiye kapitalizminin özgül karakteri ile bağlantılı şekilde ele almak gerekir. Türkiye’nin, yalnızca bağımlı bir ekonomi değil, aynı zamanda Macaristan’dan farklı olarak bölgesel ölçekte “alt-emperyal” kapasiteye sahip bir siyasal birim olduğunu gözden kaçırmayalım. Bu kapasitenin maddi zemininde derin bir çelişki yatıyor: Bir yanda, yarı-çevre ülkelerde nadir rastlanan bir üretim büyüklüğüne ve belirli sektörlerde bölgesel tekellere ulaşmış sermaye gruplarının dışa açılma ve uluslararasılaşma iştahı; diğer yanda bu sermayenin küresel finans sermayesine olan kronik bağımlılığı ve neredeyse çevre ülke koşullarına yaklaşan ücret ve istihdam yapısı. Bu çelişki, Türkiye’nin dış müdahaleciliğini salt ideolojik bir tercih olarak değil, sermaye birikiminin iç kısıtlarını aşmanın bir yolu olarak da anlamayı zorunlu kılıyor. Bu kapasite bugüne kadar hem dış müdahaleler yoluyla hem de içerde kurulan rıza mekanizmaları aracılığıyla rejimin yeniden üretiminde kritik bir rol oynadı. Bu nedenle iktidarın sürekliliği, yalnızca baskı aygıtlarına değil, aynı zamanda gerek sermaye sınıfına sunulan genişleme ve birikim olanaklarından gelen onaya gerekse de savaş, güvenlik ve milliyetçi hamaset üzerine kurulu anlatının geniş toplumsal kesimler üzerinde ürettiği desteğe dayanabildi.  Bu noktada özellikle dikkat çekici olan, “büyük ülke” anlatısının yalnızca İslamcı-milliyetçi bir nostalji olarak değil, giderek artan biçimde uluslararası fırsatları değerlendirebilecek bir “devlet aklı” söylemi olarak kurulmasıdır. Suriye’nin yeniden inşası, Akdeniz’deki hidrokarbon rekabeti, Afrika’daki yatırım alanları,  tüm bu başlıklar, ideolojik söylemin artık yalnızca dindar-muhafazakâr seçmeni değil, sermayenin tüm fraksiyonlarını kuşatacak bir ortaklaşma zeminine dönüştü.

“Büyük ülke” anlatısı ile derinleşen yoksullaşma arasındaki gerilimin ideolojik olarak yönetilmeye çalışılması ise, savaşın ve dış müdahaleciliğin iç siyasetteki kurucu rolünü daha da belirgin hale getirdi Türkiye’de. Bu çerçevede dışarıda açılan her yeni müdahale alanı, içeride rızanın yeniden üretilmeye çalışıldığı, muhalefetin sınırlandığı ve siyasal alanın olağanüstü koşullar altında yeniden tanımlandığı bir zemin yarattı. Üstelik AKP iktidarı bugün “Orban’dan kurtulduk” diye sevinen AB karşısında da bahsettiğimiz jeopolitik kapasitesi sayesinde emperyalist ülkelerin doğrudan ve dolaylı dahil olduğu savaşların başta göç krizi olmak üzere sonuçlarını kendi topraklarında yönetebildiği için meşruiyet elde edebildi; dokunulmazlık kazanabildi.

Türkiye’nin iç siyaseti ile bölgesel savaşlar arasındaki yakın ilişki ve kuralsızlığın kurumsallaşması “artık çıkış için çok geç” hissini yaratan belirli eşiklerin aşılmış olabileceğini düşündürse de, bu durum siyasal imkânların bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Türkiye’de bahsedilen kuralsızlık ve otoriterlik eşiği aşılmasına rağmen siyasal iktidar ile arasına köprüleri keskin bir şekilde atmış olan ve toplumun neredeyse yarısına tekabül eden geniş bir toplumsal bloğun aktif ya da pasif  direnci kırılabilmiş değildir; ve  üstelik bu blok ekonomik ve siyasal kaynaklı hoşnutsuzluklarla git gide genişlemektedir. Üstelik Türkiye’de sol siyaset Macaristan ile kıyaslandığında bu kesimlerle bir bağ kurmaya yönelik daha elverişli bir zemine sahiptir; zira sol, AKP’ye karşıt geniş muhalif toplumsal blok için, Macaristan’dan farklı olarak  “geçmişi” ve “devlet otoritesini” değil bastırılmış bir potansiyeli temsil etmekte ve ideolojik alandaki canlılığını sürdürmektedir.

Dolayısıyla asıl mesele, “seçimler işe yarar mı” sorusundan ziyade parti ve seçim siyasetinin hangi koşullar altında anlamlı olacağıdır. Bugün iktidarın iddialı bölgesel açılımlarının özellikle İsrail ve ABD ile ilişkiler bağlamında yarattığı çelişkili pozisyon alışlar ve içerideki meşruiyet kaybının kuralsızlıkla aşma yönelimleri karşısında Türkiye’de  halen sönümlenmemiş ve geniş kitleleri içerisine alan keskin bir toplumsal itiraz varlığını sürdürmektedir. Bu yüzden burada seçim dediğimiz mekanizmanın kaderi, bu halen diri ve genişlemekte olan itirazın sandıkla sınırlı olmayan bir toplumsal güce dönüştürülebilmesine bağlıdır.

Yani Türkiye’nin iç siyaseti ile bölgesel savaşlar arasındaki yakın ilişki ve “kuralsızlık” konusunda bir eşiğin aşılmış olması siyasal mücadeleyi içinde bulunulan koşulların özel yanlarını gözeterek tasarlamak ve seçimlerin anlamını da bu gözle değerlendirmek gerektiğine işaret ediyor. Bu doğrultuda, Macaristan seçimlerinin Türkiye siyaseti açısından en genel düzeydeki anlamı şudur: Türkiye’de seçimler, ancak siyasal alanı kuşatan “kuralsızlık” rejimine ve onun beslediği karamsarlık ile yenilgi duygusuna karşı verilen mücadelenin içine yerleştiği ölçüde gerçek bir siyasal anlam kazanabilir. Bu da, siyasal olanı sandık momentine indirgemeyen; toplumsal muhalefetin farklı unsurlarını diri tutan, onları ortak bir yönelim etrafında yeniden kurabilen ve siyasal alanın sınırlarını bu doğrultuda zorlayan bir mücadele perspektifini gerektirir.

Seçimle Gitmek ya da Gitmemek: Orban Sonrası Türkiye Üzerine Notlar
0:00 / 0:00