Sendikalara “Çöken” Ne?

Emre Kırmızıtaş28 Ağustos 2025

Bir süredir siyaset ve sendika ilişkileri farklı bağlamlarda da olsa kamuoyunda öne çıkan tartışma başlıklarından birisi haline geldi. 19 Mart sürecinde sendikaların rolü (daha ziyade “yokluğu”) ve genel grev meselesi, İzmir Belediyesi’nde yaşanan grev sonrası muhalif kesimlerin sendikalara ve sendikalı işçilere yaklaşımı, kamu işçilerinin toplu sözleşme döneminde TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ’in sergiledikleri tavır ve şimdilerde yine kamu emekçileri adına toplu sözleşme sürecini yürüten MEMUR-SEN’in iktidarla ilişkileri gibi başlıklar, yalnızca konunun doğrudan muhatabı olan sınıf kesimleri özelinde değil toplumun geniş bir bölümü tarafından tartışıldı.

Son günlerde ise daha dar bir çevre sayılabilecek sol kamuoyu içinde birtakım gelişmeler ve sendikalara “operasyon çekme”, bir partinin işçi komisyonları haline getirme, kayyımcılık gibi ithamlar üzerinden sosyalistler/sosyalist siyaset ile sendikaların ilişkisine dair tartışmalar yeniden hararetlendi. ‘Yeniden’ diyorum çünkü kitle örgütleri ve özel olarak sendikalarla alakalı bu tartışma aslında sosyalist hareketimizin tarihi kadar eski bir tartışma. Başka bir deyişle, dün başlamadığı gibi yarın da üzerine konuşulacak ve konuşulması gereken, geçmiş ve güncel deneyimlerimizle şekillenen, çok katmanlı bir meseleden bahsediyoruz. Bunun farkında olarak ilgili tartışmaların neden yeniden ayyuka çıktığı, kimler veya hangi gruplar arasında cereyan ettiği, arkasındaki motivasyonun ne olduğu gibi konular, en azından sınıf hareketinin geleceğini kendine dert edinenler açısından üzerinde durulmayı hak ediyor diye düşünüyorum.

Fazla indirgemeci olmak pahasına, burjuva siyaseti ve onun aktörlerinin siyasi yelpazenin hangi tarafında konumlandığından bağımsız olarak sendikalara dair yaklaşımının (farklı dolayımlarla, yöntemlerle veya ideolojik kodlarla gerçekleşse de) son tahlilde üç aşağı beş yukarı aynı olduğunu farz ederek bu yazıda genel bir sendika-siyaset ilişkisinden ziyade sosyalistlerin ve sosyalist siyasetin günümüzde sendikalarla kurduğu ilişkiye odaklanmaya çalışacağım. Esas konuya geçmeden önce tartışmaya zemin oluşturması amacıyla Türkiye’de sendikaların ve sendikal örgütlülüğün güncel durumuna kısaca değinmek faydalı olacaktır.

Sendikaların Güncel Durumu

Geçtiğimiz ay işçi sendikalarının üye istatistikleri resmî gazetede yayınlandı. Bu istatistikleri incelediğimizde 17 milyondan fazla sigortalı işçinin yalnızca 2,4 milyonunun sendika üyesi olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, ülke genelinde işçi statüsünde çalışanların yalnızca %14’ünün sendika üyesi olduğunu ve geçen yıla kıyasla bu oranın azaldığını anlıyoruz. Bu sayılara kayıtsız çalışanlar dahil değil elbette. Bunu toplu iş sözleşmesi ve yasal olarak müzakere yapabilecek koşullara sahip işçilere daralttığımızda oran %6-7’lere kadar düşüyor.[1]

Halihazırda sendikal anlamda örgütlü işçilerin çoğunluğunun Saray Rejimi ile güçlü patronaj ilişkileri olan TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ konfederasyonlarına bağlı sendikalara üye olduğunu görüyoruz. Üye sayısı açısından bu ikisini DİSK takip ediyor. Başta DİSK olmak üzere bu konfederasyonların içinde güçleri elverdiğince sınıf sendikacılığı yapmaya çalışan odaklar bulunuyor. Bunların hakkını teslim etmekle birlikte yine ilk ikisinde daha yoğun olacak şekilde her konfederasyonda uzun yıllardır varlığını sürdüren sendikal bürokrasilerin bulunduğunu, bunların da zaman içinde sınıf sendikacılığının önündeki en büyük engellerden birisi haline geldiğini belirtmek gerekiyor.

Kamu emekçileri açısından durum biraz daha farklı. İstatistiklere bakıldığında sendika üyeliği oranı oldukça yüksek görünse de sendikal mevzuatın farklılığı, doğrudan devletin işveren olması, yetki ve toplu pazarlık süreçlerindeki sorunlar gibi faktörler bu başlık için ayrıca bir değerlendirmeyi gerekli kılıyor. Fakat sendikal anlamda onlar için de vaziyetin hiç iç açıcı olmadığı dün hakem kurulunda sona eren, MEMUR-SEN’in başrolde olduğu ve 7 milyona yakın kamu emekçisi ve emeklisini kapsayan toplu sözleşme sürecinde güncel olarak görülebilir.[2]

Sendikaların grev karnesini incelediğimizde, Türkiye’de sendikalar tarafından örgütlenen grevlerin, sendikaların dahlinin olmadığı kendiliğinden grevlerin ve iş bırakmaların da olduğu toplam içerisindeki oranının dünya ortalaması ile uyumlu olduğunu görüyoruz. Konu yasal grevlere geldiğinde ise bu başlıkta Türkiye’nin olumsuz anlamda benzer ülkelerden ayrıştığını, bu durumun en önemli gerekçesinin Saray Rejiminin otoriter karakteri, grev yasakları ve diğer yasal engeller olduğunu anlıyoruz.[3]

Sosyalistler ve Sendikalar

1950’lere doğru modern anlamda ilk sendikaların kurulması, 1960’lı yıllarla birlikte işçi sınıfının tüm gövdesiyle siyaset sahnesinde belirmesi ve sosyalist hareketin kitleselleşmeye başlaması doğal olarak sendikalarla sosyalist yapıların yakınlaşmasını getirdi. Sosyalistlerin sendikalar ve diğer kitle örgütleri aracılığıyla emekçi sınıflar arasındaki etkilerini hızla arttırmalarıyla eş zamanlı olarak bu örgütlere dair kimi yaklaşım farklılıkları oluşmaya başladı. Kendi içlerinde zamanla bazı nüansları olan çeşitli gruplar ortaya çıksa da yönteme ve yaklaşıma dair bu ayrışmayı hareketçi gelenek ve partili gelenek olarak iki ana tarihsel blok altında kategorilendirebiliriz. Bu iki geleneğin tarihini, mücadeleye katkılarını, güçlü ve zayıf yönlerini detaylı olarak merak edenler, benim de bu yazıyı hazırlarken fazlasıyla yararlandığım Sinan Dervişoğlu’nun yazısını inceleyebilirler.[4] Nihayetinde, dönem dönem birisi daha fazla öne çıkmış ve belirleyici olmuş ama sosyalistler açısından sendikal faaliyet çok büyük ölçüde bu iki ana yaklaşım çerçevesinde şekillenmiştir. 1980 faşist askeri darbesi sosyalistler ve sendikalar arasındaki ilişkide önemli bir kırılmaya yol açsa da her iki geleneğin etkileri sosyalistlerin belirleyici olduğu sendikalarda bugünlere kadar yaşamaya devam etti.

Son birkaç yıldır ise bu alanda çok ciddi bir tıkanıklık yaşandığını sanırım kimse inkâr edemez. İyisiyle kötüsüyle sendikal hareketi bugüne kadar taşımış, gerektiğinde bedel ödemekten çekinmemiş, mücadele tarihimizde önemli yeri olan bu ekollerin ve onun kadrolarının hakkını teslim etmekle birlikte bugünün sorunlarına yanıt üretemeyen, kendini güncel koşullar çerçevesinde yenilemeyen, devrimci çıkışlar yerine durumu idare etmekle yetinen her ekol gibi bunlar da zamanla daralmış, ehlileşmiş ve yozlaşmıştır. Bir önceki bölümde özetlenen tablonun ve sınıf hareketinin mevcut halinin bize gösterdiği, bu durumun daha fazla sürdürülemeyeceğidir. Yaşanan tıkanıklığa devrimci anlamda müdahale etmek, bilerek veya bilmeyerek sürdürülen hatalı pratiklere ve yaklaşımlara son vermek, sosyalistler açısından tarihsel bir görev haline gelmiştir. Çünkü işçi sınıfının en temel mücadele araçlarından olan sendikaları tabeladan ibaret yapılara çeviren, kişisel veya dar örgütsel çıkarlar uğruna geçmişten gelen bütün birikimi tüketen, sendikaların ‘abilerinden, ablalarından’ kendilerine miras kaldığını düşünen, hep cepten yiyip on yıllar boyunca sendikal mücadeleye bir tuğla koyamayan, yeri geldiğinde kerameti kendinden menkul bir ‘solculuğa’ sığınmayı da ihmal etmeyen ve hepsinin sonucunda işçileri sendikalardan topyekûn soğutan bu yaklaşımla daha fazla gidilecek yol yoktur.

Sendikal harekette yıllara yayılan sıkışmışlığı ve halihazırdaki statükoyu yeni bir sendikal hareket inşa ederek aşmak dışında başka bir seçeneğimiz bulunmamaktadır. Bugünlerde sol kamuoyunda sendikalar başlığında gerilimleri hissedilen hadisenin arkasındaki niyet ve motivasyon budur. Birtakım odakların iddia ettiği gibi X geleneğinin veya Y örgütünün bugüne kadar tuttukları alana başkalarının “çökmesi” basitliği ve bayağılığı değildir. Marksist terminoloji ile söylersek, mevcut ekollerin yeni bir sendikal hareket bağlamında “içerilip aşılması” gerekmektedir. Bunun çok büyük bir iddia olduğunun farkındayım. Ancak içinde bulunduğumuz cendereden çıkışın başka türlü olamayacağını, artık günü kurtarmakla veya durumu idare etmekle yetinemeyeceğimizi düşünüyorum.

Sosyalistler ve sendikalar başlığından biraz uzaklaşarak yeni bir sendikal hareketin hangi ilkeler üzerine oturması gerektiğine dair önerilerimi olumsuz pratikler üzerinden sıralayıp yazıyı sonlandıracağım.

Yeni Bir Sendikal Hareketin İnşası

İşçi sınıfının ve sosyalist hareketin bu topraklardaki tarihi cumhuriyet öncesi döneme uzanacak şekilde oldukça eski ve köklü olsa da modern anlamda sendikal hareketin yaklaşık yetmiş yıllık bir geçmişi olduğundan yukarıda bahsettim. Bu yetmiş yıllık tarihi boyunca türlü badireler atlatmış ve öyle ya da böyle yoluna devam eden sendikal hareket bugün gelinen noktada belki de tarihinin en kötü dönemlerinden birisini yaşamaktadır. AKP’li yıllarda yaratılan yoğun baskı ortamı ve sendikal faaliyetin önüne çıkarılan her türden engeller elbette bu durumu yaratan en önemli faktörler olarak görülebilir. Fakat geçmişte benzer saldırılara rağmen bir şekilde toparlanabilmiş sendikal hareketin uzun yıllardır sürekli biçimde gerilemesi bizlere sendikalara içkin kimi yapısal sorunların varlığını da işaret etmektedir.

Bu yapısal sorunlar üç başlık altında toplanabilir. Birincisi, işçi iradesi ve sendikal demokrasidir. Sendikaların tamamı göz önüne alındığında, birkaç istisna dışında sendikalara üye işçilerin iradelerinin tam olarak üst kurullara taşınabildiğini, karar alma mekanizmalarına katılabildiklerini ve sendika içi demokrasinin gerçek anlamda işletilebildiğini söylemek mümkün değildir. Böyle bir iç işleyişin doğal sonuçları ise işçilerin sendikal mücadele açısından nesneleşmesi, sendika merkezi ve tabanı ile olan mesafenin giderek açılması ve işçi denetiminin koşullarının ortadan kalkması olmaktadır.

İkincisi, kadrolar veya sendika yöneticileri diyebileceğimiz başlıktır. Birkaç olumlu örneği saymazsak mevcut sendikaların büyük çoğunluğunda, başlangıçta oldukça devrimci niyetlerle bu sürece giren birçokları dahil sendikal bürokrasi içerisinde zamanla yozlaşmış, içerisinden geldiği işyerleriyle bağı kopmuş, sendikacılığı profesyonel bir meslek haline getirmiş, temsil iddiasında bulunduğu işçilere yabancılaşmış bir kadro profili gözlenmektedir. Elbette sendikal faaliyetin bazı alanları belirli bir uzmanlık bilgisini gerektirmektedir. Aynı şekilde sendikaların tam zamanlı mesai gerektiren işleri de vardır. Ancak on yıllar boyunca ‘uzman’, ‘profesyonel’ veya ‘yönetici’ sıfatlarıyla sendikal bürokrasi içerisinde kendisine yer tutmuş, işçilerle herhangi bir duygudaşlık taşımayan, sendikanın olanaklarını kişisel menfaatleri için kullanmaktan çekinmeyen bu profil uzmanlık veya tam zamanlı mesai gerekçesiyle meşrulaştırılamaz. Sadece yakın geçmişte yaşanan ve ‘sınıfa ihanet’ olarak tanımlayabileceğimiz tüm eylemlerin öznelerine bakıldığında karşımıza aynı profilin çıkması tesadüf olmamalıdır.

Üçüncüsü, sendikal mücadele yaklaşımı olarak tarif edebileceğimiz meseledir. Türkiye’de sendikal örgütlenmenin zorluğu ve baskı ortamı ana akım sendikal hareketin bahanesi olmuş, sendikal mücadele bu unsurlar tarafından bir tür lobicilik faaliyetine veya promosyon dağıtımına indirgenmiştir. Aynı unsurlar ‘siyasetler üstü’ iddialarıyla apolitikliğe kılıf uydurmaya çalışmakta, kendilerine rağmen tabanda oluşan ve politikleşen öfkeyi soğurmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. İşçi sınıfının en önemli mücadele aracı olan grevi bile “mecburen yapıyoruz”, “başka çaremiz yok” gibi ifadelerle itibarsızlaştırmaya gayret eden ve sınıfın özgüvenini sakatlayan da yine aynı çarpık yaklaşımdan başkası değildir.

Yeni bir sendikal hareket, işte tam olarak bu yapısal sorunları aşacak biçimde kurulmalıdır. Yani yukarıda sıralananları tersinden ifade edersek; sendikal işleyişin bütünüyle, işyerlerinden merkezi kurullara kadar tüm kademelerinde demokratikleşmesi sağlanmalı, işçi iradesi ve denetimi esas alınmalıdır. Sendikal bürokrasiyi engellemeyi kolaylaştıracak geri çağrılma, dönem kotası, kurullar arası rotasyon gibi uygulamalar sendikaların rutini haline gelmelidir. Herkesi bağlayan ve sıkı kurallar içeren bir kadro politikası olmalı, her türden kişisel menfaat sağlama veya suistimal girişimi mahkûm edilmelidir. Lobiciliğe ve yasallığa sıkışmayan, fiili ve meşru mücadele çizgisi güçlendirilmelidir. Eldekilerle yetinmeyen ve her zaman arayışçı bir sendikal tarzda inat edilmelidir. Ama en önemlisi, gündelik basit işler dahil tüm bunların belli bir strateji bağlamında ve işçi sınıfının iktidarı yolunda anlam kazanabileceği bir an olsun akıldan çıkarılmamalıdır.

(1) Sendika İstatistikleri. https://sendikadata.com
(2) Çelik, A. (2025). GONGO’lar Kendi Rolünü Oynuyor! BirGün Gazetesi. https://www.birgun.net/makale/gongolar-kendi-rolunu-oynuyor-648240
(3) Emek Çalışmaları Topluluğu (2025). 2023 Uluslararası Grev Raporu. https://emekcalisma.org/2025/06/27/2023-uluslararasi-grev-raporu
(4) Dervişoğlu, S. (2022). Türkiye’de Kitle Örgütleri ve Sosyalistler. Yazı Portal. https://yaziportal.org/2022/05/11/turkiyede-kitle-orgutleri-ve-sosyalistler[1] 
Sendika istatistikleri için: https://sendikadata.com.[2] 
-Çelik, A. (2025). GONGO’lar Kendi Rolünü Oynuyor! BirGün Gazetesi. https://www.birgun.net/makale/gongolar-kendi-rolunu-oynuyor-648240[3] 
-Emek Çalışmaları Topluluğu (2025). 2023 Uluslararası Grev Raporu. https://emekcalisma.org/2025/06/27/2023-uluslararasi-grev-raporu[4] 
-Dervişoğlu, S. (2022). Türkiye’de Kitle Örgütleri ve Sosyalistler. Yazı Portal. https://yaziportal.org/2022/05/11/turkiyede-kitle-orgutleri-ve-sosyalistler