Türkiye’de Ar-Ge
Türkiye son yıllarda Ar-Ge çalışmalarına ciddi yatırımlar yapıyor. Ancak bu yatırımların önemli bir bölümü, devletin özellikle parlatmayı tercih ettiği savaş sanayisine yönelmiş durumda. Kaynakların en büyük payını askeri teknolojiler alırken, sivil teknoloji ve temel bilim ikincil bir konuma itiliyor.
Bu yönelimin gerekçeleri sürekli tekrar ediliyor: “Vatan savunması”, “bilimi en çok askeri araştırmalar geliştirir”, “Türkiye’de gerçek Ar-Ge yapan başka şirket yok” deniliyor. Oysa bu argümanlar, kaynakların neden bu ölçüde tek bir alana aktarıldığı sorusuna verilen yanıtlar kadar şeffaf değil. Gerekçeler var fakat bu gerekçelerin sınırları ve sonuçları nadiren tartışılıyor.
Bu söylem üzerinden alanında en parlak pek çok genç fiilen bu sektöre bağımlı hale getiriliyor. Üstelik mesele yalnızca ekonomik bir bağımlılık da değil. Anlatılan hikayeye inanarak, bu yönelimi bir ayrıcalık ve gurur meselesi olarak içselleştirenler de var. “Teknolojik ilerleme” ve “vatana millete fayda” retoriği, gençlerin bu yapılara en azından olumlu bir gözle bakmasını sağlıyor.
Teknoparklarda ve özellikle TEKNOFEST gibi organizasyonlarda sivil Ar-Ge çalışmalarına sınırlı yer verilmesi; buna karşılık savunma projelerinin yoğun biçimde teşvik edilmesi bu yönelimi daha da pekiştiriyor. Devlet destekleri, maaşlar ve çalışma koşulları diğer alanlara kıyasla daha cazip hale getiriliyor. Böylece bağımlılık, zorunluluktan çıkıp arzu edilir bir kariyer rotasına dönüşüyor.
Akademinin durumu da çok farklı değil. Üniversitelerdeki yatırımların önemli bir kısmı savunma sanayii şirketleri tarafından karşılanıyor, örneğin ODTÜ gibi üniversitelerde, ASELSAN veya FNSS destekli laboratuvarlar ve sınıflar bulunuyor. Finansmanı sağlayan aktörlerin araştırma önceliklerini belirlemede ağırlık kazanması kaçınılmaz hale geliyor. “Parayı veren düdüğü çalar” sözü burada yalnızca bir deyim değil, yapısal bir gerçeğe işaret ediyor.
Bu tabloyu meşrulaştırmak için öne sürülen nedenler, savaş sanayiinin akademi ve gençlik üzerindeki etkisini tartışmasız kılmaya yetmiyor. Dahası, bu gerekçelerin bir kısmı ciddi biçimde sorgulanmayı hak ediyor. Çoğu zaman bu argümanlar, başka seçenek bırakılmamış gençlerin vicdanını rahatlatan bir örtü işlevi görüyor. Gençlere doğrudan “bombayı sevin” denmiyor belki; ama teknolojik başarı ile askeri üretim arasındaki mesafe bilinçli biçimde daraltılıyor.
Elbette askeri yatırımların ağırlık kazanmasının arkasında gerçek nedenler var. Bunları iki başlıkta düşünmek mümkün. Birincisi, kapitalizm kadar eski ve onun işleyişi açısından hayati olan daha genel ve teorik dinamikler. İkincisi ise daha konjonktürel; özel olarak Türkiye’yi, daha genel olarak ise NATO içindeki ülkeleri kapsayan siyasal ve stratejik nedenler. İkinci grubu anlayabilmek için önce birinciye kısaca bakmak gerekiyor.
Savaş Sanayisi ve Kapitalizm
Kapitalizm, yapısı gereği sürekli hareket halinde olmak zorundadır. İnsanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gelir elde etmeleri gerekir; gelir elde etmek için emek harcanır; emek üretime, üretim tüketime, tüketim ise yeniden gelir dolaşımına bağlanır. Bu döngünün herhangi bir noktasında yaşanan durgunluk, sistemin bütününü krize sürükleyebilir. Kapitalist ekonomi zaten yapısal olarak istikrarsızdır, bu nedenle döngüyü canlı tutacak yeni alanlar ve yeni harcama kalemleri sürekli aranır. Bu arayışın tarihsel olarak en işlevsel araçlarından biri askeri harcamalar olmuştur. Sivil kamu harcamaları genişlediğinde devlet, özel teşebbüsle doğrudan rekabet alanına girer: Aynı tüketiciye hitap eder, aynı piyasada mal ve hizmet üretir. Devletin fiyat kırma kapasitesi ve ölçeği düşünüldüğünde bu durum özel sermaye açısından tehdit oluşturabilir. Bu nedenle kamusal sivil yatırımlar, özellikle kriz dönemleri dışında, çoğu zaman sınırlandırılmak istenir.
Askeri harcamalarda ise tablo farklıdır. Devlet ölçeğinde askeri güç üretmek özel teşebbüsler için mümkün değildir; daha önemlisi, mevcut kapitalist düzen açısından da arzu edilir değildir. 1 Bu nedenle burada doğrudan bir pazar çatışması ortaya çıkmaz. Devlet, savunma alanında en büyük alıcıdır; özel şirketler ise en büyük tedarikçileri. Çatışma yerine simbiyotik bir ilişki doğar. Sürekli canlı tutulan dış tehdit anlatısı yalnızca askeri bütçeleri meşrulaştırmakla kalmaz, aynı zamanda iç politikada disiplin ve rıza üretimine de hizmet eder. Güvenlik söylemi, ekonomik tercihleri siyasal zorunluluk gibi sunar. Bu çerçevede savaş ve silahlanma, sistemin istisnası değil; krizleri erteleyen, sermaye birikimine yeni alanlar açan yapısal araçlardan biri haline gelir.
Akademi de bu mekanizmanın vazgeçilmez bir parçasıdır. Sürekli yenilenen tehdit söylemi, teknolojik üstünlük yarışını kesintisiz kılar: Düşman silahlarını geliştiriyorsa sen de geliştirmelisin. Böylece araştırma faaliyetleri kalıcı bir seferberlik mantığına bağlanır. Geliştirmezsen geri kalırsın; geri kalırsan yok olursun. Bu anlatı toplumsal düzeyde hakikat statüsü kazandığında ise askeri harcamalara itiraz etmek yalnızca yanlış bir ekonomik tercih olarak değil, aynı zamanda ulusal sadakatsizlik olarak kodlanır. Bu noktada sistem açısından neredeyse kusursuz bir denge oluşur: Sermaye için sürekli ve güvenli bir talep alanı, devlet için meşruiyet ve kontrol kapasitesi, toplum için ise güvenlik vaadi.[1] Sorun tam da bu “kazan-kazan” tablosunun, bedelleri görünmez kılma kapasitesinde yatar.
Savaş Sanayisinin Türkiye Kapitalizmi İçindeki Yeri
Yukarıdaki çerçeve, savaş sanayiinin ve askeri yatırımların kapitalist sistem açısından neden işlevsel olduğunu gösteriyor. Peki bu dinamikler Türkiye’de nasıl somutlaşıyor? İlk başlık NATO. Kuruluşundan bu yana üye ülkelere askeri harcama için alt sınır koyan NATO’nun bu eşiği yüzde 5’e çektiği belirtiliyor. [2] 2024 itibarıyla bu orana ulaşan bir NATO ülkesi yok [3] ancak hem dünyada hem Türkiye’de askeri harcamaların belirgin biçimde arttığı bir yıl olduğu da açık. [4] Üstelik bu artışın kısa vadede duracağına dair bir işaret de bulunmuyor. Dünyanın “çalkantılı” bir dönemden geçtiği ve bu nedenle yüksek savunma bütçelerinin makul olduğu iddia edilebilir. Ancak küresel gerilimlerin önemli bir kısmında NATO’nun en güçlü üyesi olan ABD’nin belirleyici rolü olduğu da göz ardı edilemez. Venezuela’ya yönelik müdahale iddiaları, ABD Başkanı Donald Trump’ın Küba’ya yönelik tehditleri [5], Kanada ve Grönland hakkında yaptığı ilhak açıklamaları [6] ve Meksika’ya karşı sert söylemi [7] bu gerilim siyasetinin örnekleri arasında sayılabilir. Buna rağmen NATO, bu krizlerin kaynağını tartışmaktan ziyade askeri kapasiteyi artırmayı tercih ediyor; tehdit anlatısını ise çoğu zaman Çin gibi uzun süredir “yaklaşan” ama fiili çatışmaya dönüşmeyen aktörlere ya da Ortadoğu halklarına yöneltiyor. Böyle bir tabloda “yerli ve milli savunma” söyleminin ne ölçüde özerk olduğu sorusu kaçınılmaz hale geliyor.
İkinci başlık ise iç politik ekonomiyle ilgili. Savunma sanayii, sermaye birikiminin yeniden dağıtılması açısından son derece elverişli bir alan. Devletle yakın ilişkiler gerektiren, büyük ölçekli ve yüksek bütçeli projeler; kamu ihaleleri, teşvikler ve garantili alımlar üzerinden belirli şirketleri büyütmeye imkân tanıyor. Bu çerçevede en sık anılan örneklerden biri Baykar. Şirketin sahibi Selçuk Bayraktar’ın Cumhurbaşkanı’nın kızıyla evli olması, savunma sanayiinin siyasal iktidarla kurduğu yakın ilişkinin sembolik bir göstergesi olarak sıkça gündeme geliyor. Ancak mesele yalnızca kişisel bağlardan ibaret değil. Savunma şirketlerinin temel müşterisinin devlet olması, kapalı ve kendi içinde dönen bir ekonomik alan yaratıyor: Devlet yatırım yapıyor, devlet satın alıyor ve oluşan kâr yine belirli aktörlerde birikiyor. Bu tablo, savunma sanayiinin yalnızca “ulusal güvenlik” meselesi değil, aynı zamanda sermaye birikimi ve siyasal sadakat üretimi meselesi olduğunu gösteriyor.
Gelelim “bilimi en çok askeri yatırımlar geliştirir” iddiasına. Akademi tarih boyunca farklı düzeylerde askeri fonlardan yararlanmıştır; askeri araştırmaların bazı sivil teknolojilere dolaylı katkı sunduğu da doğrudur. Ancak buradaki kritik soru şudur: Aynı kaynaklar doğrudan sivil ve toplumsal ihtiyaçlara yönlendirilseydi ortaya çıkacak gelişme daha mı sınırlı olurdu? Askeri araştırmaların telekomünikasyon, havacılık veya malzeme bilimi gibi alanlara katkı sunduğu söylenebilir fakat bu araştırmaların öncelikli amacı toplumsal refah değil, askeri kapasite artışıdır. Kaynak dağılımındaki öncelik, nihai hedefi de belirler. Türkiye’de akademinin savunma sanayii fonlarına bağımlılığı ise büyük ölçüde kamusal bütçe tercihlerinin sonucu. Savunma şirketlerine sağlanan kredi, vergi ve teşvik destekleri oldukça yüksekken 8 , üniversitelere ayrılan doğrudan kamusal kaynaklar görece sınırlı kalıyor. Bu dengesizlik, şirketlerin üniversite laboratuvarlarını kiralayarak ya da ortak projeler geliştirerek araştırma gündemini belirlemesini kolaylaştırıyor. Örneğin ASELSAN’ın Orta Doğu Teknik Üniversitesi bünyesindeki varlığı bu ilişkinin bilinen örneklerinden biri.
Teşvik mekanizması yalnızca akademiyle sınırlı değil. Teknoparklarda ve özellikle TEKNOFEST gibi organizasyonlarda savunma sanayii şirketleri belirgin biçimde öne çıkıyor. İstanbul Teknopark’ta savunma sanayiinin şirket sayısı bakımından en yoğun alanlardan biri olması 9 , bu yönelimin kurumsal düzeyde nasıl yapılandığını gösteriyor. Sonuç olarak mesele yalnızca savunma bütçesinin büyüklüğü değil; kaynakların hangi önceliklerle dağıtıldığı ve bilimsel üretimin hangi siyasal-ekonomik çerçeve içinde şekillendiği. Tartışma tam da burada düğümleniyor.
Gencimiz, Mühendisimiz
Araştırma süreçlerine militarizmin nasıl ve neden sirayet ettiğini gördük. Şimdi ortalama bir genç mühendisin yerine kendimizi koyalım: Ne istiyor, bunu nasıl elde edebilir?
Her insan gibi hayatını idame ettirebileceği bir maaş ister. Ama yalnızca geçinmek değil, yaptığı işin bir anlamı olmasını da ister. Teknolojiyi geliştirsin, ülkesine, halkına fayda sağlasın ister. Ne var ki bugün Türkiye’de bu iki talebi aynı anda karşılayabileceği alanların başında savaş sanayii geliyor. Bu şirketler yüksek maaş veriyor; akademi dışındaki en ciddi araştırma imkânlarını sunuyor. Akademide kalmak istese dahi büyük ihtimalle yine bu sektörle bağlantılı projelerde çalışmak zorunda. Çünkü laboratuvarı da fonu da onlar sağlıyor.
Karşımızda seçeneksizleştirilmiş bir mühendis nesli var. Oysa bu neslin arzuları, toplumcu bir mühendisin arzularından çok farklı değil. Fark, niyette değil imkânda. Gençler, elde olanın içinde konum alıyor; sektörün yarattığı tahribatı ise ya görmüyor ya da görmek istemiyor.
Yaptığı işin, en nihayetinde bir avuç insanı zengin ettiğini fark etmek kolay değil. Daha da zor olanı, emeğinin, insanları ekmek parası için savaşmak zorunda bırakan sistemin devamına hizmet ettiğini kabul etmek. “Vatan için” yapılanın, çoğu zaman NATO gibi uluslararası bir savaş makinesinin çıkarlarına eklemlenmesi ve topluma dönen faydanın düşünüldüğünden çok daha sınırlı olması ise ayrı bir kırılma yaratıyor.
Sağcılaşma tam da burada başlıyor. Sistemin çelişkilerini gören genç mühendis, yapmak zorunda kaldıklarını gururuna yediremiyor; bu yüzden çelişkiyi çözmek yerine inkâr ediyor. Görebilen ve rahatsız olanlar ise başka bir hayat ihtimali göremedikleri için emeklerini yine aynı sektöre satıyor. Kimi doğrudan şirketlerde, kimi akademide onların projelerinde. Böylece bilim, adım adım silahlanıyor.
[1] Tekelci Sermaye, Paul Sweezy ve Paul Baran, s. 198-199 [2] https://www.nato.int/en/what-we-do/introduction-to-nato/defence-expenditures-and-natos-5-commitment [3] https://data.worldbank.org/indicator/MS.MIL.XPND.GD.ZS?name_desc=false [4] https://tr.euronews.com/business/2025/04/29/sipri-2024-raporu-turkiyenin-askeri-harcamalari-son-10-yilda-yuzde-110-artis-gosterdi [5] https://www.lemonde.fr/en/international/article/2026/01/11/trump-threatens-cuba-havana-says-its-people-are-ready-to-defend-the-homeland_6749304_4.html [6] https://ici.radio-canada.ca/rci/en/news/2131198/trump-says-he-would-use-economic-force-to-join-canada-with-u-s [7] https://ici.radio-canada.ca/rci/en/news/2131198/trump-says-he-would-use-economic-force-to-join-canada-with-u-s [8] https://www.kalkinmakutuphanesi.gov.tr/assets/upload/dosyalar/savunma.pdf [9] https://www.teknoparkistanbul.com.tr/firmalar




