Donald Trump’ın 2025 başında göreve başlamasıyla birlikte uluslararası ekonomi ve politikada yeni bir döneme girdik. Teori ve analiz faaliyeti esasen yaşadığımız dünyayı anlama ve anlamlandırma çabasının bir sonucudur. Girdiğimiz dönemi anlamlandırmak için teorik alet çantamız oldukça zengin kavram ve teorilere sahip olsa da, bir düzeyde artık bunlara bile ihtiyaç duymayacağımız kadar açık bir dönemden geçiyoruz; zira bu kez yaşanan kırılmayı sistemin en üst düzey aktörleri açıkça telaffuz ediyor.
İlk önce Kanada Başbakanı Mark Carney’in Davos’ta yaptığı konuşmayla başlayalım:
On yıllar boyunca Kanada gibi ülkeler ‘kurallara dayalı uluslararası düzen’ dediğimiz yapı altında refah
içerisinde yaşadı. Bu düzenin kurumlarına katıldık, ilkelerini övdük, öngörülebilirliğinden faydalandık.
Ve bu sayede değer temelli dış politikalar izleyebildik. Uluslararası kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen yanlış olduğunu biliyorduk; en güçlülerin işlerine geldiğinde kendilerini muaf tuttuklarını, ticaret kurallarının asimetrik biçimde uygulandığını biliyorduk. Uluslararası hukukun da sanığın ya da mağdurun kimliğine bağlı olarak değişen bir katılıkla uygulandığını biliyorduk. Bu kurgu kullanışlıydı ve özellikle Amerikan hegemonyası kamusal mallar sağladı: açık deniz yolları, istikrarlı bir finansal sistem, kolektif güvenlik ve anlaşmazlıkların çözümü için çerçeveler. Bu yüzden (…) ritüellere katıldık ve söylem ile gerçeklik arasındaki boşlukları büyük ölçüde görmezden geldik. Bu pazarlık artık işlemiyor. Açık konuşayım: Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun ortasındayız. Son yirmi yılda finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarda yaşanan krizler aşırı küresel entegrasyonun risklerini açığa çıkardı. Ama daha yakın dönemde büyük güçler ekonomik entegrasyonu silah olarak kullanmaya başladı; tarifeleri kaldıraç haline getirdi; finansal altyapıyı baskı aracına dönüştürdü; tedarik zincirlerini ise istismar edilecek kırılganlık olarak görmeye başladı. [1]
Mark Carney, sıradan bir isim değil. Oxford doktoralı bir iktisatçı olan Carney, dünyanın en büyük yatırım bankalarından Goldman Sachs’in çeşitli uluslararası ofislerinde uzun yıllar çalıştıktan sonra önce Kanada Maliye Bakanlığı’nda üst düzey bir görev yaptı; ardından Kanada Merkez Bankası ve İngiltere Merkez Bankası başkanlığı görevlerinde bulundu. 2025’te Liberal Parti’nin adayı olarak Kanada başbakanlığına seçildi. Yani uzunca bir süredir sistemin en üst katmanlarında dolaşan bir isim.
Tam da bu nedenle, bugün yitirildiği söylenen uluslararası kurum ve kuralların aslında ne işe yaradığının bu kadar açık bir biçimde özetlenmesi önemli. Carney’in sözleri, liberal düzenin bir “evrensel değerler sistemi” değil, belirli bir güç dengesi ve çıkar pazarlığı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Karşılıklı bağımlılık ve entegrasyon olarak sunulan yapı, büyük güç rekabetinin sertleşmesiyle birlikte açık bir jeopolitik çatışma zeminine dönmüş durumda. Carney’in konuşması hem bir itiraf hem de liberal düzenin ve düşüncenin sınırlarına gelindiğinin ilanı.
II. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzen, bir güvenlik mimarisi kurmanın ötesinde belirli bir sermaye birikim rejimi inşa etti ve amacı açıktı: Bir yandan sosyalizmin yayılmasının önüne geçmek, bir yandan da ABD hegemonyası altında istikrarlı büyüyen bir kapitalist dünya ekonomisi yaratmak. Bu sistem, merkez ülkelerde kapitalizmin en istikrarlı ve yüksek büyüme dönemini yarattı. Türkiye gibi bazı ülkelerde ise devletçi ve korumacı politikaların uygulanmasına fırsat tanıyarak hızlı bir sanayileşme ve kapitalistleşmenin ortaya çıkmasını sağladı.
Bu düzenin en önemli özelliği, reel sosyalizmin ve güçlü emek hareketlerinin varlığı karşısında belirli bir sınıf dengesi kurmak ve emeğe bazı tavizler vermek zorunda kalmasıydı. Ancak 1970’lerin krizleriyle birlikte ortaya çıkan neoliberal çerçeve, öncelikle bu tavizlerin geri alınmasını; bunun için de emek hareketlerinin ve solun geriletilmesini hedefledi. Neoliberalizm birçok ülkede devletin zor aygıtları ve olağanüstü siyasal müdahaleler aracılığıyla devreye sokuldu.
1989’da sosyalist blokun çökmesiyle neoliberal saldırı hızlandı. Emek gelirleri bastırılacak, kazanımlar geri alınacak, her şey metalaştırılacak, doğanın sömürüsü artırılacaktı. Geldiğimiz nokta, bu yönelimin doğrudan sonucudur. Kârlılığı artırmak için ucuz emek arayışıyla küresel değer zincirlerini Çin merkezli olarak yeniden örgütleyen sermaye, nihayetinde kendi rakibini yarattı.
Bugün kapitalizm ve emperyalist rekabet tüm çıplaklığıyla geri dönüyor. Bu bağlamda, Carney’in düzenin işleyişine dair yaptığı itirafı tamamlayan ikinci uzun alıntıyı, bu kez düzenin artık açıkça terk edildiğini ilan eden ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasından yapalım:
“O meşhur duvar, bu ulusu ikiye bölen o duvar yıkıldı ve onunla birlikte bir kötülük imparatorluğu çöktü; Doğu ile Batı yeniden birleşti. Ama bu zaferin yarattığı coşku bizi tehlikeli bir yanılsamaya sürükledi: ’Tarihin sonu’na geldiğimizi sandık; her ulusun liberal demokrasiye dönüşeceğini düşündük; ticaret ve ticari bağların ulus-devletin yerini alacağını varsaydık; ‘kurallara dayalı küresel düzen’in ulusal çıkarın yerini alacağını düşündük; sınırların anlamını yitirdiği bir dünyada herkesin dünya vatandaşı olacağını hayal ettik.” [2]
Rubio’nun anlatısı, bir yandan liberal ‘tarihin sonu’ yanılsamasını hedef alırken, bir yandan da eski kolonyalist günlere duyulan örtük özlemi dışa vuruyor; eski sömürgeciliğin sonunu getirenin bir komünist komplosu olduğunu ima ediyordu. Komplo dili bir yana bırakılırsa, reel sosyalizmin ve küresel sol hareketlerin sömürgeciliğin gerilemesinde oynadığı rol inkâr edilemez. Zaten kapitalist dünyadaki sosyal ilerlemelerin tarihsel olarak iki ana itici gücü vardır: Birincisi, kapitalizmin verimliliği artırması; ikincisi sol mücadeleler. Bu konuşma da oldukça açık bir biçimde nereden gelip nereye gittiğimizi özetliyor aslında. Rubio’nun II. Dünya Savaşı sonrası sömürgeciliğin sona ermiş olmasından şikayet etmesi de ABD’nin “uluslararası hukuk soyutlamaları” ile kendi çıkarlarını kısıtlamayacağını vurgulaması da önemli.
Rubio’nun eski dünyanın sona erdiği ve yeni bir jeopolitik döneme girdiğimizi ilan ettiği Münih Güvenlik Konferansı’nda Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, on yıllardır ayakta duran dünya düzeninin sona erdiğinden ve artık büyük güçler siyasetinin başladığından söz ederken yeni çağda özgürlüğün artık ‘verili bir şey olmadığını’ ilan etmekten de çekinmiyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da Merz’in değerlendirmelerine katılarak Avrupa’nın eski güvenlik yapılarının artık var olmadığını ve Avrupa’nın savaşa hazırlanması gerektiğini söylüyordu. Jeopolitik düzeyde sertleşen bu rekabetin içeride emek rejimlerini de sertleştirmesi tesadüf değil. Birincisi, Merz’in Almanların yeterince çalışmadığından şikâyet etmesi. İş-yaşam dengesi, çalışanların çok fazla hastalık izni kullanması, çalışma sürelerinin kısalığı gibi şeylerden yakınan Merz, daha çok çalışmamız gerekiyor derken, [3] Arjantin’de Milei ise çalışma yasalarında yapmak istediği değişiklikleri şöyle sıralıyordu: Grev hakkının kapsamının daraltılması, çalışanların deneme sürelerinin uzatılması, günlük çalışma saatinin 12 saate kadar çıkarılabilmesi ve ulusal düzeydeki ücret pazarlıkları yerine şirket düzeyindeki pazarlıkların önceliklendirilmesi. [4]
Böylesi bir dünyada durduk yere Sovyet karşıtı kitaplar yazılması da kerameti kendinden menkul sosyal medya profesörlerinin Marx’a saldırması da tesadüf değil. Emek hareketleri zayıflamış, sol hareket ve düşünce güçsüzleştirilmiş olabilir; ancak tarih yeniden sertleşiyor.
Yukarıda yaptığımız ilk alıntı düzenin sınırlı meşruiyetine dair bir itirafı barındırırken, ikinci alıntı ise artık meşruiyet kurgusuna bile ihtiyaç duyulmadığını söylüyor. Geldiğimiz yerin korkutuculuğu, solsuz bir dünya yaratılmış olmasından kaynaklanıyor. Bir yanda çok daha az çalışmayla bolluk toplumunun maddi koşulları mevcut iken, diğer yanda devasa eşitsizlikler, güç yoğunlaşması, tükenen doğal kaynaklar ve iklim kriziyle karşı karşıya bir gezegen var.
Peki sol, gelecek için tutarlı, umut veren ve gerçekçi bir ütopyayı yeniden üretebilecek mi? Yoksa insanlık barbarlığa doğru sürüklenmeye devam mı edecek? Dönüp dönüp geri geldiğimiz bu soru giderek daha yakıcı bir hale geliyor.
[1] https://www.weforum.org/stories/2026/01/davos-2026-special-address-by-mark-carney-prime-minister-of-canada/ [2] https://www.state.gov/releases/office-of-the-spokesperson/2026/02/secretary-of-state-marco-rubio-at-the-munich-security-conference [3] https://www.politico.eu/article/friedrich-merz-calls-on-germans-to-work-more-and-sparks-a-fierce-backlash/ [4] https://www.ft.com/content/97f334da-e3a4-4f86-b04c-bea3d248aad5




