STT/TETT Tartışmasının Sınıfsal Anatomisi

İ. Uğur Toprak27 Ocak 2026

Malum, memlekette son günlerde bir market zinciri üzerinden alevlenen STT (Son Tüketim Tarihi) ve TETT (Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi) tartışması yaşanıyor. Bu yazıda, bu tartışmanın sınıfsal boyutuna değinmeye çalışacağım. Ancak öncelikle, bu terimlerin gıda mühendisliği literatüründe ne anlama geldiğine bir bakalım. Zira yürüyen tartışmalarda sıklıkla yanlış kullanılıyor. STT, bir ürünün mikrobiyolojik açıdan güvenli olduğu son tarihi ifade eder; yani doğrudan halk sağlığıyla ilgilidir ve ürün o tarihten sonra kesinlikle kullanılmamalıdır. TETT ise, ürünün tat, koku, renk ve doku gibi duyusal özelliklerini kapsar. Üzerinde yazan saklama koşulları sağlandığı ve ambalajda bir deformasyon olmaması halinde üzerindeki tarihten sonra da tüketilebilir. Son dönemde bu terimlerin bu denli tartışılır hâle gelmesinin temel nedeninin bilimsel bir ihtiyaçtan doğduğunu düşünmüyorum. Asıl sebep Türkiye yüzyılında milyonlarca insanın “tavsiye edilen tüketim tarihi geçmiş” ürünlere mahkûm edilmesi. 

Bildiğimiz üzere, 2026 yılına girerken asgari ücret 28.075 TL olarak belirlendi. Türk-İş’in Aralık 2025 verilerine baktığımızda, dört kişilik bir ailenin sadece karnını doyurabilmesi için gereken açlık sınırı 30.143 TL. Yoksulluk sınırı 98.188 TL. Asgari ücretli 4 kişilik bir aile, Şubat ayına matematiksel olarak 2.068 TL ekside başlıyor ve bu ekside olma durumu her ay daha da artacak. Yani asgari ücretli için yeterli ve dengeli beslenme, daha en baştan ulaşılamaz bir hedef hâlinegelmiş durumda. İşte tam bu noktada sermaye düzeni devreye giriyor ve şunu söylüyor: “Taze gıdaya gücün yetmiyorsa, raf ömrü dolmaya yaklaşmış olanı sana ucuza verelim.” Çok açık ki bu tablo, derinleşen ekonomik krizin, açlık sınırınahapsedilmiş milyonların ve sermayenin yoksulluğu yönetme biçiminin en çıplak, en vahşi itirafı. Bu apaçık bir sınıfsal şiddet. Bu adeta sosyal devletin iflas belgesi. 

STT/TETT meselesine dönecek olursak, bu yalnızca teknik bir gıda okuryazarlığı meselesi değil. Öyle görme kolaycılığına kaçmamamız gerek. Bu, derinleşen ekonomik krizin, sınıfsal yarılmanın ve yoksullaştırma politikalarının mutfaktaki yansıması. Bu tartışma, halk sağlığından ziyade, yoksulluğun nasıl yönetildiğini ve nasıl normalleştirildiğini gösteriyor bizlere. 

STT/TETT tartışması salt bir gıda güvenliği meselesi de değil. Bu tartışma, Marx’ın deyimiyle, emekçi sınıfların “yeniden üretim koşullarının” nasıl ucuzlatıldığının güncel bir örneği. Mesele aslında ne son tüketim tarihi, ne tavsiye edilentüketim tarihi ne de teknik mevzuat. Mesele, klasik bir sınıfsal maliyet aktarımı. Mutlak yoksullaş(tır)ma eğilimi. 

Üstelik sermaye, bu düzeni zorla değil, rıza üreterek sürdürüyor. “İsrafı önlüyoruz” söylemi, tam olarak bu rızanın ideolojik kılıfı. Alttan alta yoksula, bayat gıdayı kabul etmesi gerektiği öğretiliyor. Bu da sınıfsal bir aşağılamanınnormalleştirilmesi. Burada bazı sorular geliyor tabii akla, ama soruyu doğru yerden sormak gerekir. 

Eğer bu ürünler gerçekten “tüketilebilir” ise, neden burjuva semtlerinde raflarda yok? 

Eğer mesele israf ise, israfın bedelini neden hep yoksullar ödüyor? 

İktidarın cevapla(ya)mayacağı bu soruyu daha üst perdeden sormaya devam edelim. Ortaya çıkan bu tabloyu, yoksulluğun ideolojik meşrulaştırılması, israfın sınıfsal olarak yoksula yüklenmesi ve beslenmenin/sağlığın metalaştırılması, sınıfsallaştırılması olarak üç başlıkta özetleyebiliriz. 

Bu üç başlığı kısaca açacak olursak; 

TETT’si geçmiş ama bozuk değil” söylemi, emekçiye, emekliye aslında şunu söylüyor: Sen en iyisine değil, yeterli olana razı ol. Bu, Marx’ın “asgari yaşam koşulları”nın bile aşağı çekilmesi, gıda hakkının sınıfsal bir imtiyazadönüştürülmesi değil de ne? 

Kapitalist üretimin plansızlığı ve zincir marketlerin stok yönetimi hataları, yoksulun sofrasında telafi ediliyor. Bu, sermayenin kendi krizini emekçiye ödetmesi. Tekrar etmekte fayda var: sermaye bu uygulamayı “israfı önleme” söylemiylesunuyor. 

Zengin en taze ve besleyici gıdaya ulaşırken, yoksulun daha düşük besin değerine sahip ürünlere yönlendirilmesi, uzun vadede halk sağlığında da derin bir eşitsizlik yaratacak; ki bu durum şu anda başladı bile. 

Bu nedenlerle STT/TETT meselesini teknik bir durum olarak değil, bir gıda rejimi tartışması olarak görmek gerek. Ayrımın bu kadar görünür olması, ekonomik krizin halkı getirdiği hayatta kalma eşiğinin kanıtı. Kim ne yiyecek? Kim tazeye, kim bayata layık görülecek? İşte bu sorular ve cevapları tamamıyla sınıfsal. 

Ve çözüm de elbette teknik değil, elbette politik. 

Asgari ücret ve emekli aylıkları, sadaka kültürüne ihtiyaç duyulmadan, insanca yaşamaya ve güvenli gıdaya erişmeye yetecek düzeye çıkarılmalı. Gıda üretim ve dağıtım zinciri, kâr odaklı değil, kamu yararı temelinde yenidenyapılandırılmalı. Gıda mühendislerinin istihdamı artırılmalı, her aşamada bağımsız ve etkin denetim sağlanmalı. Gıda, bir kâr aracı olmaktan çıkarılmalı; üretimden tüketime kadar tüm aşamalarda, çiftçiler, tüketiciler ve meslek odaları sürecedahil edilmeli. Gıda egemenliğine dayalı, kamucu tarım ve gıda politikaları derhal inşa edilmeli. 

Enerji, tarım ve gıda sektöründe dışa bağımlı olan; tarım alanlarını, meralarını, sulak alanlarını, su havzalarını, zeytinliklerini, ormanlarını, derelerini ranta teslim eden; ithalatla üreticisini terbiye etmeye çalışan ve en önemlisi demokrasinin rafa kalktığı tek adam rejimi tarafından yönetilen bir ülkede bu tartışmanın yaşanması maalesef ki normal. Halktan kopuk ve kendi refah alanından politika üreten bir anlayışın, memlekette yaşanan sıkıntıları görmesi ve dile getirmesi mümkün mü? Yaşanan bu sorunların çözümüne ilişkin en büyük endişe kaynağı ise mevcut iktidarın sorunları çözmek yerine, suni gündemler oluşturarak, her gün yeni bir düşman yaratarak algı yönetimiyle ülkeyi yönetme kolaycılığına kaçması. Bu politikalarla yönetilen bir ülkede, yurttaşın gıda hakkı ve güvencesi gündemin parçası değildir. 

Sonuç olarak; STT gıda güvenliği, TETT ise sınıfsal bir tercihin itirafıdır. 

Biliyoruz ki yoksulluk kader değil; bu da siyasi bir tercih. Yoksulların payına düşen, sermayenin stok fazlası veya tavsiye edilen tüketim tarihi geçmiş ürünler değil; en taze ve sağlıklı gıdaya eşit erişim hakkıdır. Kimsenin sermayenin artıklarına ihtiyaç duymayacağı bir bölüşüm düzeni kurmak şart. Çünkü yeterli, dengeli ve güvenli gıdaya sürdürülebilir ve ekonomik bir şekilde ulaşabilmek bir insan hakkıdır. Aynı şekilde temiz ve güvenli su da bir ekosistem hakkıdır. Ve bireylerin temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar su ücretsiz olmalıdır. Talebimiz belli: Sadaka değil, gıda egemenliği. 

Biz TMMOB’li mühendis, mimar ve şehir plancıları; bilimi ve tekniği emekçi halkımızın hizmetine sunarak, “ekmeği bol, emeği haklı” bir düzen için mücadele etmeye devam edeceğiz. 

Son sözümüz net olsun. 

Yoksullar gıda yardımının nesnesi değil, gıda hakkının öznesidir. Bayat gıdaya alıştırılan halk değil; taze kâra doymayan bu düzendir sorgulanması gereken. 

İnatla sorgulamaya devam!