Özge Öner’in Gazete Oksijen’de yayınlanan “Sadece Türkiye’de tehlikeli bir meslek: Şehir plancılığı”1 başlıklı yazısı, şehir plancılığını teknik bir uzmanlık alanı olmanın ötesinde “kamusal sorumluluk duygusuna yaslanan” bir meslek olarak tanımlıyor. İstanbul’u daha yaşanır kılmakta somut kişisel ve mesleki emeği olan pek çok değerli şehir plancının aylardır tutuklu yargılanıyor olmasını inatla ve ısrarla gündemde tutmak gerektiğini hatırlatması açısından bu değerli yazıyı ulaşabilen herkese tavsiye ederim. Türkiye’nin planlama geleneği ve ilgili meslek odalarının politik ağırılığının yaslandığı tarihselliği işlediği kısımlar da oldukça kıymetli.
Öner yazısında bugün planlamanın içinin nasıl sistematik biçimde boşaltıldığını ve mesleğin itibarsızlaştırıldığını, plancıların nasıl baskı altında bırakıldığını ve kamu yararını savunmanın kişisel bedeller ürettiğini açıkça ortaya koyuyor. Ancak tam da bu güçlü tespitler nedeniyle, yazının merkezine yerleştirilen iki temel önermenin, şehir planlancılığının vicdan ve sorumluluk duygularına yaslandığı ve bu esaslarda mesleğin icrasının “sadece Türkiye’de” tehlikeli olduğu iddialarının tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Zira iktidarın hedefinde olan planlamanın etik değerleri değil, arazi rantı üzerine kurulmuş kent ekonomisine belediyeciliğin politika araçları kullanılarak sokulan çomaktır.
Türkiye’de ve dünyanın herhangi başka bir köşesinde ekonomik büyümeyi ve sermaye birikimini önceliklendiren rejimlerde “tehkikeli” olan siyasal iktidar ilişkileriyle örülü kentsel arazi rantını piyasa-dışılaştırma ve kamusallaştırma iradesidir. Vicdan veya sorumluluk duygusuna indirgenecek planlancılık tanımı, mevzunun yapısal boyutlarını silikleştirip bizi hem politik hem analitik olarak geriye düşürecektir.
19 Mart süreci başladığından beri daha da yoğun şekilde deneyimlediğimiz üzere şehir plancılığını tehlikeli kılan şey, Türkiye’ye özgü bir istisna ya da bir vicdansızlığın sonucu değil. Tehlikeli olan tüketmeden ve müşterisi olmadan var olunabilecek bir kentin meydanından, kreşine; müzesinden lokantasına planlanabileceğini göstermek. Kapitalist kentleşmenin evrenselleşmiş mantığına karşı kamu yararını vicdanen ya da etik değerler gereği savunan bireysel bir ahlaki pozisyonun ötesine geçip; mevcut mevzuatı uygulamak için karalı bir direnç göstermek tehlikeli olan. Bu tehlike, farklı bağlamlarda ve farklı siyasal coğrafyalarda benzer şekillerde işliyor: Kamusal olanı piyasa ilişkilerine tabi kılmak, toprağı ve mekânı birer birikim aracına dönüştürmek ve bu dönüşüme itiraz eden aktörleri “engel” olarak kodlamak. Plancılar bu çatışmanın merkezinde yer aldıkları için hedef haline geliyor; tabii ki tehlikenin kaynağı mesleğin kendisi değil.
Plancılara ödetilen bedel de aldıkları mesleki eğitim doğrultusunda işlerini belirli bir şekilde yapmak için ortaya konulan siyasi iradenin cezası. Tayfun Kahraman vicdanlı bir şehir plancısı olduğu için değil, meslek odası temsilcisi olarak Gezi Direnişi’ne katıldığı için bu işkenceye varan hukuk ihlalleriyle yıllardır cezalandırılıyor. Aylardır tutuklu yargılanan Ramazan Gülten, imar müdürü olarak kıyı şeridini işgal eden kaçak büfelerin yıkımını sağladığı için önce mafyanın sonra mafyalaşmış yargının hedefi haline geliyor.
İsimlerin yargılanmadığı konusunda Öner’e sonuna kadar katılmakla birlikte, esas yargılananın meslek pratiği değil kentsel kaynakları kamusallaştırma iradesi olduğunun altını çizmeyi elzem görüyorum. Maalesef şu gerçekler de mevcut: Acele kamulaştırmalarla mülksüzleştirerek dönüştüren mega-dönüşüm projelerinin imar planlarının arkasında işlerini yapan şehir plancılar da var, Sazlıdere Barajı’nı konut alanına dönüştüren projelerin arkasında duran plancılar da… “Hiçbir demokratik ülkede kamu yararını hatırlatmak suç sayılmaz” önermesinin çok sık kullanılan ve siyaseten zararlı bir düşünsel kalıp olduğuna dikkat çekmek gerekiyor. Türkiye’de kendine has, hiçbir yere ve hiçbir şeye benzemeyen bir anomali yaşandığı ve bunların da asla “demokratik ülkelerde” yaşanmadığı/ yaşanmayacağı anlatısı pek çok konuda sık sık dile getiriliyor. Birincisi, aradığımız o kusursuz demokratik ülkelere şu anda ulaşılamıyor. İkincisi, rantla geçinen siyasi iktidar ağlarına karşı durmanın yarattığı politik riski aldığı için bedel ödetilen kamu görevlilerine dair pek çok farklı bağlamdan örnekler bulmak mümkün. Şehir plancılığı mesleğinin değil, bu mesleği kamucu şekilde icra etmenin ekonomi politiğini ve bunun yarattığı nesnel koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.
İstisna olan Türkiye değil, kamusal olanın gerçekten piyasa dışı bir mantıkla korunabildiği bir kentleşme rejimine olan inancın meslek uzmanları tarafından güçlü bir destekle savunulması. Dolayısıyla “sadece Türkiye’de olur” iddiası, ilgi çekici olsa da politik olarak sorunlu. Çünkü bu ifade, sorunu otoriterlik, liyakatsizlik ya da kültürel bozukluk gibi açıklamalarla sınırlarken arazi rantını ve kapitalist birikimin yarattığı mekânsal şiddeti sorgulama dışı bırakıyor; Türkiye’yi anomali ilan edip sorunu da vicdana soyutluyor.
Politik meseleleri tartışırken vicdan vurgusunu temkinle karşılamalı. Plancının vicdanı elbette önemli; ancak vicdanı merkeze almak, sorunu bireysel etik düzeyine indirgeme riski taşıyor. Plancıyı kahramanlaştırırken aynı zamanda yalnızlaştırıyor. Oysa mesele, tek tek plancıların ne kadar “dirençli” olduğu değil; kamusal yetkinin sistematik biçimde piyasanın hizmetine sokulması. Vicdan, bu yapısal çatışmanın yerine geçemez.
Bu nedenle şehir plancılığının bugün yaşadığı kriz, bir meslek krizi değil; kamu yararının siyasal olarak tasfiye edilmesinin mekânsal bir sonucu. Plancılar bu tasfiyenin ilk temas noktası oldukları için hedef haline geliyorlar. Aynı baskılar en başta gazetecilere; çevre denetçilerine, kamu sağlığı uzmanlarına, sosyal hizmet çalışanlarına da yöneliyor. Tehlikeli olan meslekler değil; tehlikeli hale getirilen, kamusal olanın kendisi.
Bu yazının bir tartışmayı politik olarak derinleştirme daveti olarak okunmasını isterim. Şehir plancılığı tehlikeliyse, bu Türkiye’ye özgü bir kader olduğu için değil; kentin, toprağın ve yaşamın piyasa mantığına teslim edilmesine karşı inatla duran bir birikim olduğu içindir. Asıl mesele, bu mücadelenin nasıl kolektif, nasıl siyasal ve nasıl uluslararası bir zeminde yeniden kurulabileceğidir.
1-https://gazeteoksijen.com/yazarlar/ozge-oner/sadece-turkiyede-tehlikeli-bir-meslek-sehir-planciligi-261230




