Üretim Fazlası Kelepir Gençlik: GÜÇ Programı Nasıl Bir Emek Rejimi Kuruyor

Deniz Durdu10 Ocak 2026

İçinde bulunduğumuz dönemin krizlerini tanımlamak için kullanabileceğim onlarca kavram, yüzlerce teori ve binlerce argümana erişmek hiç çok zor değil. Esasen muhalifler için iktidar aygıtlarından mahrum olmanın yarattığı sıkıntıların başında, hamle şansına çoğu zaman hep sonradan kavuşmak geliyor. Genelde yazdıklarımız, söylediklerimiz ve analizlerimizle yetinirken; pratikte gündemi kuran, sorunu çerçeveleyen ve çözüm biçimini “meşru” ilan eden taraf genellikle iktidar oluyor.

Recep Tayyip Erdoğan’ın 6 Ocak 2026 tarihinde açıkladığı Gençlerin Üretim Çağı (GÜÇ) Programı da bunun somut örneklerinden bir tanesi. Stajı, eğitime devam ederken çalışmayı, “cep harçlığı” desteklerini ve iş dünyasından istihdam garantisi beklenmemesi gerektiğini aynı başlık altında toplayan bu paket ile Erdoğan, 18 – 25 yaş arası gençleri daha erken piyasaya entegre ettirmeyi hedefleyen 445 Milyar Türk Lirası büyüklüğünde bir istihdam programı tanıttı. Esasen Erdoğan bu programla; bir yandan muhaliflerin “gençleri hedef alan yakışıksız etiketlemelere” karşı  geleneklere ve ecdadının ilkelerine bağlı bir duruş sergilediğini göstermek isterken, asıl müsebbibi görünmez kılmayı amaçlıyor.

Ev gençlerini yaratan sebeplerin ücretlerin erimesi, sosyal güvencenin ortadan kaldırılması, eğitim ile istihdam arasındaki kopuş ve esnek çalışmanın normalleşmesi gibi yapısal dinamikler olduğunu konuşmak yerine, meseleyi muhalefetin diline ve niyetine bağlayarak sorumluluğunun üstünü kapatmayı amaçladığını söylemek muhteşem bir analiz değil herhalde. Fakat bu durum, sermayenin ve devletin politikalarının bilinçli ürettiği bir emek rejimi dönüşümü olmaktan çıkarılıp muhalefetin abarttığı ya da çarpıttığı bir başlık gibi sunuluyor ki, Erdoğan da bu kurgu üzerinden hem sorunu tanımlayan hem de çözümü sunan lider figürü haline dönüşebilsin. Bununla birlikte sermayenin bu süreçte “desteklenmesi” için devasa bir kaynağı da aktarmayı Erdoğan adına bir başarı olarak okumakta fayda var. Dolayısıyla kendi dünya görüşüyle gayet tutarlı bir karşı devrim hamlesine daha şahit olduk diyebiliriz.

Diğer taraftan biz yıllardır neoliberal emek piyasasının güvencesizliğini, esnek çalışma modellerini, istihdam ve eğitim arasındaki kopuşu belirli noktalarda eleştiriyor ve ona yönelik tartışmalar yürütüyoruz. Ancak özellikle neoliberal akademinin, piyasalaşmış eğitim modellerinin, “istihdama katılım” adı altında normalleşen ücretsiz çalışma biçimlerinin ve sermayenin iktidarının tüm bu yöntemlerle üretim fazlası kelepir bir gençlik yaratmayı bir tür başarı hikâyesi olarak pazarladığı bir süreçte; karşı karşıya kaldığımız bu duruma karşı hiçbir pratik çözüm veya çıktı üretemedik. Elbette bu yalnızca “gençler iş bulamıyor” meselesi değildi. Emek rejiminin dönüşmesi, işin süreklilik ve güvence üretme yöntemlerini bir kenara bırakması; eğitimin ise bu dönüşümü içeriden destekleyen bir uyum sağlama makinesine dönüşmesiyle ilgiliydi. Dolayısıyla buna karşı bir dayanışma ağını kurmak da öyle herkesin harcı değil belli ki. Kurucu bir politik bilinç gerektirdiği kadar, karşı devrimci hamlelere göğüs gerecek bir kurucu irade de gerektiriyor. Kendimize dönüp bir baktığımızda da kendi ilişkilerimizde bu yöntemlerin çoğunu benimsemekten ayrı düşmediğimizi de itiraf ederek devam edelim.

Ev gençliği, yani ne işte ne eğitimde olan gençler meselesi, özellikle son beş yılda Avrupa başta olmak üzere bizde de görünür olan ve çeşitli biçimlerini her gün deneyimlediğimiz somut bir problem. Bu meseleye farklı açılardan yaklaşmak da mümkün. İsterseniz “beceri eksikliği”, Z kuşağının “hayat motivasyonu” meselesi, ya da “gençliğin kayıtsızlığı” diye okuyabilirsiniz. Oysa, bu krizler içerisinde genç olarak hayatta kalmanın tabir yerindeyse dokuz canlı olmaktan başka bir yolu olmadığını da fark etmek zorunda olduğumuzu unutmayalım. Bir yandan piyasaya eklemlenmeye zorlanırken öte yandan yaşamanın maddi ve manevi maliyeti inanılmaz artmış durumda. Güven duygusunun tüm biçimleri yok oluyor, gelecek güzel günler ise sürekli erteleniyor. Tam da bu yüzden “ev gençliği”ni yalnızca bir toplumsal kategori olarak değil, değişen emek rejiminin gençlikte açtığı yarayı ve bu yaranın nasıl yönetildiğini gösteren bir eşik olarak ele almamız gerektiğini düşünüyorum.

Fakat bu eşikten geçeceksek neyin değiştiğini iyi tanımlamamız gerek. Sermaye için neoliberalizmin işlevsizleşmesiyle birlikte gelen karşı devrimci hamle, en çok da emek gücü piyasasını ve işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını hedef aldı. Mesai saatleri, ücretsiz sağlık hizmetlerine erişim, eğitime katılım, emeklilik gibi başlıklar birer hak olmaktan çıkarılıp piyasanın ihtiyaç duyduğu “kaynağın” üretileceği alanlara dönüştürüldü. Pandeminin de hayatımızın bir normali haline getirdiği esnek çalışma biçimleri tüm sınırları yok etti. Sosyal güvence biçimlerinin tamamı parçalandı, kamusal olan daraltılırken haklarımız birer birer gasp edildi.

Durum böyleyken iş dünyasının veya akademinin ortaya koyduğu “yetenek” ve “yetkinlik” geliştirme söylemi de masum değil elbette. Uzmanlaşma vaadiyle beceriler küçük parçalara ayrılıp organik bir bütünlükten yoksun, kolay ikame edilebilir bu gençlerin kimliklerinin parçası haline getirildi. Bu parçalanmayı bir de kentli beyaz yaka masalıyla süsledik. Her şeyi kişinin kendi uyum kapasitesine, motivasyonuna, disiplinine bağlayıp kamusal disiplinden uzaklaştırarak burjuva disiplinin kişisel gelişim endüstrisine teslim ettik. Böylece bir emek rejimi değişikliğini bireysel yetersizlik hikâyesine çevirip gençlerden de bu hikâyenin hakkını vermelerini bekledik.

Mesele böyle olunca gençlerin ilişki ağları ciddi bir çözülmeye uğradı. Gelecek ortadan kalktığında, “birlikte ayakta kalma” fikri yerini “tek başına tutunma” davranışına bıraktı. Arkadaşlıklar, okul çevreleri, meslek grupları ve hatta aynı mahallede yan yana durma hâli bile yavaş yavaş çıkar odaklı bir denkleme dönüştü. Networking adı altında yapılan şey, çoğu zaman emeğin kolektif gücünü büyüten bir temas ağı değil; nepotizmin, referans ilişkilerinin ve el sıkma düzeninin yeniden üretildiği bir seçilme mekanizması haline dönüştü. Dayanışma, çıkar beklentisine sıkıştırıldıkça rekabet normalleşti ve gençler birbirlerinin yoldaşı olmaktan çok, aynı dar koridorda birbirinin önüne geçmeye çalışan rakipler haline geldi.

Esasen GÜÇ programının ulaşmak istediği nokta da tam burası. “Gençlerini piyasa ile buluşturmak” söylemi, onları yalnızca istihdama kazandırmak anlamına gelmiyor; gençliği bu rekabet ve güvencesiz ilişkiler ağının içine daha erken, daha hızlı ve daha düşük maliyetle sokacak bir teşvik düzeni kurmayı amaçlıyor. Staj, danışmanlık, okurken çalışma ve kısa süreli ücret destekleri gibi araçlar, gençleri “kendini pazarlamaya” ve her an ikame edilebilir olmaya hazırlayan bir disiplinin biçimi haline geliyor. Böylece ev gençliği, proje bazlı, geleceksiz ve güvencesiz işler için hazır yetkinliklerle donatılan, birbirleriyle belirli şartlarda yarışmaya zorlanan ve bu yarışın sonunda sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz emek rezervi olarak pazara sürülen bir üretim fazlası kelepir gençlik olarak tanımlanıyor.

Ev genci meselesini yalnızca sayılar üzerinden ve homojen bir kitle gibi konuşmak, bambaşka bir toplumsal çözülmeyi de görünmez kılabilir. Çünkü aynı başlığın altında suça sürüklenen çocuklardan enformel piyasanın çarklarında ezilenlere, bakım emeği yükü nedeniyle eve sıkışanlardan kronik işsizlikle umudu kırılmış üniversite mezunlarına kadar geniş bir toplam var. Bu farklılıkları silip hepsini tek bir “entegrasyon” hedefinin nesnesi haline getirmek, sorunu çözmekten çok yönetilebilir bir kategoriye indirgemek amacını güdüyor. Halihazırda meseleyi homojenleştirerek, uyumsuzları da dışarıda bırakmanın bir yöntem olarak belirlendiğini de kaçırmamak lazım. Burada biz elimizden geleni yaptık, siz yola gelmediniz deneceği aşikar.

Öte yandan “3 milyon genci istihdam etme” iddiası, sadece gençliği kapsayan bir hamle değil, aynı zamanda iş dünyasının giderek büyüyen bir açığını kapatma denemesi bana kalırsa. Üniversite mezunu olup özellikle beyaz yaka emek piyasasına katılma yaşının 30’lara doğru sarktığı bir dönemde, şirketler için yalnızca yetiştirme maliyeti değil, bir de zaman problemi var. Deneyim aktarımı gecikiyor, orta kademe uzman havuzu daralıyor, geleceğin yönetim süreçlerini devralacak nesiller arası geçiş aksıyor. İktidarın sunduğu paketin “erken temas” söylemi bu soruna karşı yöntemleri güçlendiriyor, gençliği daha hızlı biçimde işin içine çekerek bu tıkanmayı aşmayı hedefliyor.

Ama burada bir çelişki var. Neoliberal birey mantığının ürettiği rekabetçi ilişki biçimleri, gençleri eklemlerken beraberinde toplumsal çözülmenin yükünü de içeriye taşıyacak. Programın gizli vaadi, yalnızca ucuz emek arzını artırmak değil, bu çözülmenin ürettiği kırılmaları mümkün olduğunca kontrol altına almak. Gençliği rekabetçi piyasa ilişkilerine daha erken sokarak bir yandan “yönetici nesil” açığını kapatmayı, öte yandan gençleri taşıdığı “çatlakları” kontrol altına almayı deneyecek gibi duruyor. Oysa çözülme, bana kalırsa sadece istihdam sağlamayla kapanabilir bir problem değil.

Güvencesizlik yerleştikçe, gençlerin hayatı “hak ederek ilerleme” fikrinden kopup “yırtacak bir iş bulma” telaşına artacak. Bu telaş, yalnızca rekabeti artırmaz; davranışların ölçüsünü de kaydırır. Çıkarıların ilişkilerimizi belirlediği, sonucun her şeyin önüne geçtiği bir düzende, etik dediğimiz şey giderek bir kurucu öğe olmaktan çıkıp aşılması gereken bir engele dönüşür. Bugün pek çok gencin dilinde dolaşan “tanıdığın olacak” cümlesi, sadece nepotizmi değil, aynı zamanda adalet duygusunun aşınmasını gösteriyor. İnsanlar oyunun kurallarıyla oynayarak kazanamayacağını düşündüğünde, etik davranmak bir erdem değil bir “hayal” gibi görünüyor ve toplumsal çözülme tam da bu noktada kalıcılaşıyor. Çözülme dediğimiz şeyin kendisi de aslında davranışlarımızda etik sınırların ortadan kalkması ve insanların bu rekabet ortamını krizlere karşı bir ön alma, geçici bir davranış biçimi geliştirmekten öteye geçerek yerleşik norm haline dönüşmesiyle ele alınmalı.

Bu programın temel hamlesi, emek piyasasının yıllardır fiilen uyguladığı esnekliği hukuki ve mali bir çerçeveyle yerleşik hale getirmek. Ücretlerin ilk 6 ay kamu kaynakları tarafından karşılanması, primlerin üstlenilmesi, geçiş dönemlerinin “destek” diye tanımlanması ilk bakışta sosyal politika gibi gelebilir. Oysa kalıcı istihdamı ve güvenceyi şart koşmadığında bu program, gençleri belirli bir süreliğine sisteme sokup sonra yeniden dışarı iten bir döngüye dönüşecek. Yani kısaca devlet eliyle, özel sektörün “deneme maliyeti”ni halk olarak üstelenecek; özel sektör karpuz seçer gibi en iyi rekabet eden ve en iyi savaşanları seçtikten sonra, elenip dışarıya itilenleri ev genci olarak yeniden aramıza alacağız. Gençler ise deneyim ve gelişim biriktirdiklerini düşünürken rekabeti sürdürememiş, başarısız olmuş ve hayat ile ilişkisi çözülmüş geleceksiz özneler olarak hayatlarına devam edecekler. Elbette burada özel sektör zaten bunu yapmıyor muydu, burada değişen ne diye bir soru aklınıza gelebilir. Bu programın kritik noktalarından birisi bu, özel sektörün bu “seçim maliyetini” de artık kendisinin değil, halkın üstlenecek olması. Gençler şirketlerin işlerini yapsın diye cebimizden para vermeyi dahi normalleştiriyoruz. Güç Programı Türkiye’deki sermaye transferinin hadsizliğini ve sınır tanımamazlığını anlamak için önemli bir fırsat.

Bir başka kritik nokta, programın “erken temas” ve “işe hazırlık” diliyle kurduğu ideolojik çerçeve. Sorunun kaynağı işin niteliği, ücret düzeyi ve güvence kaybı olmaktan çıkarılıp gençlerin “hazır olup olmaması”na bağlandığında, sistemin sorumluluğu bireyin omuzlarına yükleniyor. Böylece istihdam krizi, emek rejiminin sınıfsal bir meselesi olmaktan uzaklaşıyor. Bir uyum ve beceri hikâyesine çevrilip gençler, hak talep eden bir toplumsal özne olarak değil, hızla sistemin çarklarının içine dahil edilmesi gereken bir potansiyel tehlike olarak görülüyor. Tam da bu nedenle GÜÇ, “ev gençlerini eve kapatan düzeni” devletin bekası ve geleceği adına düzeltip, onları bu sistemin içine daha düşük maliyetle, daha erken ve daha esnek biçimde yerleştirmenin programıdır. Bu politikanın uygulanmasıyla, ev gençliği istatistikleri düşüş gösterebilir. Hatta Erdoğan’ın hangi veriye dayanarak söylediği belirsiz olan geçtiğimiz sene ev gençlerinin sayısını azalttık söylemini konuşmasında kullanması buna işaret ediyor. Halbuki çok kısa bir araştırma ile geçtiğimiz sene Türkiye’de 18 – 29 yaş arası ne işte ne eğitimde olan gençlerin sayısının 5 milyna yaklaştığını gösteren çalışmalar mevcut. Dolayısıyla bu söylemin uzun vadede yaptığı şey, güvencesizliği bir istisna olmaktan çıkarıp bir norma çevirmektir. Devlet burada gençleri “koruyan” gibi görünürken, aslında piyasanın ihtiyaç duyduğu akışkan ve ucuz emeği halkın kaynaklarıyla üretmeye devam eden bir aktöre dönüşür.

Bu iş neticede bir sermaye aktarımı olarak okunabilir. Fakat GÜÇ’ü değerlendirirken yalnızca “Erdoğan bu hamleyi sermaye için mi yaptı” sorusuna saplanmak, meselenin en kritik yerini kaçırmaya neden olacağı düşüncesindeyim. Asıl soru, bu hamleyle birlikte hangi emek rejimi biçiminin norm haline getirildiği ve hangi toplumsal ilişki biçimlerinin devlet eliyle kurulduğudur. Çünkü burada önerilen şey, gençliği basitçe “istihdama dahil etmekten” çok, güvencesizliğin maliyetini yönetmek ve onu sürdürülebilir kılacak bir düzenek oluşturmaktır. Devlet, stajdan okurken çalışmaya, ücret ve prim desteklerine kadar uzanan araçlarla işverenin risklerini düşürürken, gençlerin hayatlarını sürdürebilmek için üstlendiği riskleri bireysel bir kader gibi normalleştirir.

Bu düzenek, elbette sermayenin ihtiyaçlarına doğrudan hizmet eder. Ancak etkisi yalnızca ekonomik değildir. Güvencesizlik norm haline geldikçe, insanların politik olarak bir şeye karşı çıkmalarını mümkün kılan sosyal güvence mekanizmalarını da kaybederler. Bir işi kaybetmenin bedeli yalnızca gelir kaybı olmaktan çıkar, hayatın tamamını sarsan bir “yok oluş riski”ne dönüşür. Dolayısıyla insanlar iktidara tepki göstermek için yeterli nedenlere ve politik bilince sahip olsalar dahi, bu üretim ilişkileri içinde kaybedecekleri şey bir hayat mücadelesi olduğu için geri çekilmeleri, susmaları ve “idare etmeyi” seçmeleri daha da olası hale gelir. Tepki vermek ile geçinmek arasındaki mesafe açıldıkça, siyasal alan da daralır. İnsanların ayağa kalkma ve direnme maliyeti yaşama maliyetlerinden daha fazladır. Yaşamak ile direnmek arasında bir sol ahlaki sinyalcilik kurmak ise bizim haddimize değildir.

Bu yüzden evet, bu hamle sermayeye yarar. Ama aynı zamanda gençlerin bu emek rejimine entegre oldukça ses çıkarmalarının, hayata katılmalarının ve hatta yaşamlarının dahi kendi performanslarına ve iktidarla kuracakları ilişkiye daha fazla bağlandığı bir zemini büyütür. Güvencesizliğin kurumsallaşması yalnızca ucuz emek üretmez, aynı zamanda direnişin ve karşı çıkışın toplumsal zeminini ortadan kaldırır. Bu açıdan emek rejimindeki bu değişim, yalnızca sermayeye değil, Erdoğan rejiminin sürdürülmesine de doğrudan katkı sağlayacaktır.

Bu noktada bizim ilk ayrımımız, sorunu ele alırken seçtiğimiz dildir. Ev gençliği, muhalefetin “kırıcı ifadeler, aşağılayıcı laflar” olarak ele aldığı bir başlık değildir. Ev gençliği, ücretlerin eridiği, aile evinin dışında barınmanın imkânsızlaştığı, eğitimin piyasalaştığı, mesainin sınırlarının ve mekanının ortadan kalktığı ve bir işin sürdürülmesi için güvence kırıntılarının dahi olmayacağı bir emek rejimi dönüşümünün adıdır. Dolayısıyla “çözüm” diye sunulan şeyin başarısı insana yaraşır kalıcı ücret, kalıcı güvence, kalıcı mesai hakkı üretip üretmediği üzerinden ele alınmalıdır. Gençliği rekabetçi ağların içine doğru teşvik etmek değil; o ağların yerine dayanışmayı, kolektif talebi ve kamusal faydayı koyup koymadığı önemlidir.

Öte yandan, kamu kaynağının kime aktarıldığı sorusunu iktidarın her hamlesinde sormamız önemlidir. Ancak cevabını bildiğimiz soruları tekrar etmek yerine bu hamlenin bizim direniş kapasitemizden neyi götüreceğini de hesap etmemiz gerekir. Gençlere ücret ve prim destekleri, staj programları, okurken çalışma modelleri, danışmanlık ve mentorluk mekanizmaları, kalıcı istihdam standartlarına bağlanmadığında işverene risk ve maliyet azaltan, gence ise geçici bir “fırsat” sunan düzenekler gerçek ve somut çözümlerdir. Bu programın ileri sürdüğü en önemli başlık emek rejiminin değişirken ortaya çıkan yetkinlik ve yetenek problemlerinin maliyetlerini karşılamak, sermayeyi bu konuda destekleyerek kaynak transferini bir başka cephede de sürdürmek olduğu kadar farkına vardığın ve itiraz etmek istediğin çelişkilere karşı da direnmenin maliyetinin ne kadar büyük olduğunu göstermektir.

Son olarak, bu tehlikenin olduğu yerde sosyal güvenceyi, hakları, örgütlenmeyi ve zaman sınırını netleştiren bir mücadele hattı kurmak önemli bir görev hiç şüphesiz. Uzaktan çalışma, saatlik çalışma, proje bazlı istihdam ve platform emeği gibi biçimler “gelecek” vaadiyle konuşulduğunda, çoğu zaman yapılan şey yeni normu kabul edip onun sınırlarını kendi meşrebimize göre ahlaki düzenlemelerle çizmek oluyor. Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey, esnekliğin bedelini emeğin sırtına yıkan bir düzene razı gelmek değil. Gençliğin geleceğini “uyum kapasitesi”ne, “başarma hırsı”na ve “kendini pazarlama” becerisine bırakan her yaklaşım, karşı devrimin aradığı birey tipini üretecektir.

Tüm bu ayrımları çizmek elbette çok önemli. Başta da söylediğim gibi analizler, teorik çerçeveler ve meseleleri doğru ele almak gayet hoş. Fakat iktidarın somut hamleleri karşısında çoğu zaman hiçbir pratik karşılık üretmiyoruz. “Doğru teşhis”imizin dokunduğumuz insanlar üzerinde bu kadar hızlı etkisizleşmesi, bizi ahlaki üstünlüğümüzü kabullenmekten başka bir şeye de itmiyor. İnanın artık bunlarla kendimizi avutacak zamanımız yok. Bu memleketin, içinde bulunduğumuz dünyanın satırlara ve kitaplara sığmayacak gerçek sorunları var. Bu sorunları da sokakta, evde, iş yerinde çözmekten; elimizi kirletmekten ve kendi yaşadığımız tüm bu güvencesiz ilişkiler içerisinde bir başka yol açmaktan başka çaremiz yok.

Gençliğe rekabeti, çıkarı ve “kendi başının çaresine bakmayı” dayatan ilişki düzeni, toplumsal çözülmeyi hızlandırıyor. Bu yüzden mesele yalnızca iktidarın programlarına itiraz etmek değil, kendi çevremizde aynı düzeni yeniden üretmeden adım adım ilerleme bilincini ve iradesini göstermek. Bilgiyi ve imkânı tekelleştiren, referansı pazarlık unsuruna çeviren, birbirini eleyen ve “kim kimi tanıyorsa”yı doğal sayan davranışlara alan açtığımız anda, eleştirdiğimiz rejimi kendi elimizle yeniden kurmuş oluyoruz. Bu yüzden tartışmanın pratik karşılığı, paylaşımı ve dayanışmayı çoğaltmak olduğu kadar, bu sistemin ilişki biçimlerine açık bir sınır çekebilmekte de yatıyor. Ses çıkarmak, yan yana durmak ve dayanışmayı gündelik hayatın içinde gerçekliğimiz haline getirmek, bu sınırın ta kendisi.

Teorinin asıl işlevi de burada beliriyor. Teori, olup biteni doğru adlandırdığında kıymetli, ama asıl kıymeti o adlandırmayı örgütlü, dayanışmacı ve kamusal bir hatta çevirebildiğimizde ortaya çıkacak. Güvencesizliği normalleştiren hamlelere karşı “başka bir dünya mümkün” fikri, ancak ilişkilerde ve pratiklerde başka türlü davranmayı mümkün kılan bir kültürle güçlenir. Bu örgütlü kültür yoksa en güçlü eleştiri kısa sürede yok olup gider. Bu örgütlülük güçlenirse ancak, iktidarın “çözüm” diye sunduğu paketler tartışmanın tek ekseni olmaktan çıkıp gerçek bir alternatif ile karşısına dikildiğimiz bir toplumsal pratik olarak belirecek.