ABD’nin Venezuela’ya neden saldırdığı ya da hedefinin ne olduğunu analiz etmek değil amacım. Onun üzerine çokça yazıldı, konuşuldu. Bu konu üzerinde adeta bir mutabakat olduğu dahi söylenebilir. Amerika’nın iktisaden gerileyen bir güç olması, Çin’in askeri zor kullanılarak kuşatılmak -geriletilmek istenmesi, Venezuela’nın zengin yeraltı kaynaklarına çökülmesi, Venezuela’nın ABD’ye kimsenin kendisine karşı çıkmaya cüret edememesini sağlayacak, “reality show”a dönüştürülmüş bir güç gösterisi sergileme imkanı vermesi vs…
Herkesin merak ettiği ve cevabını aradığı soru ise sanırım şu: “sonu korkunç bir savaş ve yıkım olan bu gidişatı” kim ve nasıl durduracak?
ABD emperyalizmi bugün Trump’ın şahsında gerçek niyetini saklama ihtiyacı dahi duymadığı bir küstahlıkla, özü-sözü bir denecek bir yalınlıkta tüm dünyaya “sizinle demokrasicilik oynayarak kaybedecek vaktim yok, hepiniz önümde diz çökeceksiniz” diyor. Buna karşı ise dünyadan iki farklı cevap yükselmekte: Birincisi Trump’a bu yaptığının “uluslararası hukuka, BM’nin kuruluş ilkelerine ve hatta Amerikan Anayasasına ve Federal Yasalara aykırı” olduğunu söyleyerek onu eski düzenin kurallarına geri çağıran liberal demokrat-sosyal demokrat cevap. Trump’ın buna cevabı hızlı ve net oldu, “Grönland’ı da istiyorum”. Dünyanın her yerinde emekçiler eski düzenin çoktan yıkıldığını Netanyahu ve Trump ikilisinin yaptığının sadece bu mezarın üstüne kazık çakmak olduğunun farkında. Onları sağduyuya çağıran, kurullu-kurallı işleyen bir düzenin güzellemesini yapanların ise dünyada son yirmi-otuz yılda yaşanan yoksulluk, savaş ve göçlerin asıl failleri olduğunu adı gibi biliyor. Zaten tam da bu yüzden ne onlara güveniyor ne de onların sonu ya kölelik ya da yıkım olan bu gidişe verdikleri yanıta bir önem atfediyor.
İkincisi ise sağlı-sollu bir milliyetçi siyaset. Hakkını teslim edelim, bunlar işe önce gerçeği söyleyerek başlıyorlar. Eski dünya düzeninin öldüğünü, artık gücü yetenin efendi olduğu bir dünyada yaşadığımızı ve bu yeni düzende köle olmak istemeyenin güçlü olması gerektiğiyle devam ederek, milli varlığını korumak isteyenlerin kendi milli devletlerinin arkasında durma zaruretinden geçerek, konuyu yapılacak tek şeyin hızla silahlanmak olduğuna bağlıyorlar. Büyük zorbayla kapışacak gücü kendilerinde göremeseler de etrafın zayıf anımızı kollayan düşmanlarla çevrili olduğundan” bahisle devam eden bu söylemi dünyanın her yerine rahatlıkla uydurmak mümkün. Avrupa’da bu Rusya, olmadı göçmenler, müslümanlar vs, olurken burada İsrail, o da olmadı Suriye’deki Kürtler oluyor.
Birincilerin pasif ve zavallı görüntüsü karşısında bu “gerçekçiler”in bize vazettiği şey ya büyük patrona biat etmek, onunla iyi geçinmek, hatta onunla “partner olmak” ya da bir şekilde onunla veya onun diğer küçük “partner”leri ile bir nüfuz çatışması yaşandığında küçük patronun arkasında hizalanmamız gerektiği, bunun milli bir dava olduğunu söylemek oluyor.
III. Dünya Savaşının yaklaşmakta olduğunu veya halihazırda yaşananların bunun prelüdü olduğunu söyleyenlere cevabımız şu olmalı: Bu karanlıktan, bu barbarlığa giden yoldan çıkışın insani ve onurlu tek bir yolu var. Bu yol, uluslararası işçi sınıfının insanlığın tüm kazanımlarına ipinden kopmuş bir şekilde saldıran “küresel karşı devrime” ancak “küresel ve devrimci” bir karşı duruşla cevap verilebileceğini mücadele gündeminin en tepesine yazmasıdır.
Tüm dünyada emekçiler, ekmeğinin her geçen gün küçüldüğünün, tarihsel olarak sınıf mücadeleleri içinde kazanılmış sosyal ve siyasi kazanımların bir bir elinden alındığının, artık bununla yetinmeyen sermaye sınıfının bir gerekçeye/bahaneye dahi ihtiyaç duymadan doğrudan işgal, zorbalık ve katliamlara başladığının farkında. Aynı zamanda da bu saldırıyla ancak birleşik ve uluslararası bir mücadele ve örgütlülükle başa çıkılabileceğini görüyor.
Tam da bu nedenle kendilerini işçi sınıfının bir parçası ve onun tarihsel/sınıfsal mücadelesinin sözcüsü, örgütleyicisi olarak gören sosyalistlerin omuzlarına büyük ve tarihsel bir sorumluluk düşüyor. Emekçi sınıfların birleşik mücadelesinin ve örgütlülüğünün inşasına öncülük etmek. Ya bu kavganın küresel olduğunu yeniden hatırlayacak, mezar taşında “bütün ülkelerin işçileri birleşin” yazan Marx’ın, I. Dünya savaşı başladığında “emekçilerin kardeşimiz düşmanın ise ortak ve içeride olduğunu” söyleyen Lenin’in mirasına sahip çıkacağız ya da insanlığı felakete ve yok oluşa sürükleyen bu gidişata seyirci kalacağız.
Kapitalizm bir dünya sistemi olarak kapitalist üretim ilişkilerini bugün dünyanın her yerine yaymış, en geri ülkeleri bile küresel sistemin bir parçası haline getirmiştir. Derinleşen kriz ve savaş koşullarında, gelmekte olan felaketi önleyecek olan şey aynı zamanda bugün eksikliğini derinden hissettiğimiz o şey: İşçi sınıfının örgütsüzlüğü ve dağınıklığı.
Şimdi durum bu iken, kendisini dünyanın efendisi ve ABD’nin kralı ilan eden zorba en güçlü olduğunu zannettiği, ortalığa saldığı yüzleri maskeli silahlı güçlerle (ICE) pervasızca cinayetler işlediği, artık sadece dünyada değil kendi evinde de bir korku rejimini rahatlıkla inşa edeceğini düşündüğü bir anda hiç beklenmedik bir şey oldu. İşlenen bir cinayetin ardından rejimin aslında ne kadar kırılgan olduğu, resmi üniforma giydirilmiş bu faşist milis güçlerinin halk tarafından her yerde aşağılandığı, kovulduğu görüntülerin paylaşılması ile gözler önüne serildi. Yerel güvenlik güçlerinin sözcüleri- ki ABD’deki siyasal yapının bir sonucu olarak federal hükümete değil seçimle gelen yerel otoritelere bağlılar- şaşırtıcı bir şekilde bu güçleri yasadışı ilan ederek tutuklamakla tehdit ediyorlar.
Sınıf mücadelesi tarihi bize sayısız kez şunu gösterdi: İşçi sınıfı tarih sahnesine çıktığı andan itibaren burjuvazinin korkulu rüyası siyasi mücadelelerde işçi sınıfının kavgaya bağımsız bir güç olarak girmesidir. Bunun ihtimali bile onu korkutmaya yeter! O nedenle demokrat valiler ve belediye başkanları halkın öfkesini hemen barışçıl protestolarla ifade etmesi, oyuna-provokasyona gelmemesi, Trump’ın ekmeğine yağ sürülmemesi çağrıları yapmayı seçtiler. Zorbanın aklı selime davet edilmekle düzeleceğini, rasyonal politikalara geri döneceğini sanan bu beyler elbette bunu saflıklarından ya da siyaset bilmezliklerinden yapıyor değiller. Faşizme karşı gerçek bir kavga onlar için sonu nerede biteceği belirsiz, kaçınılması gereken bir macera.
ABD’nin Venezuela saldırısı burjuvaziye dair 1871’den bu yana bildiğimiz bir gerçeği bizlere tekrar hatırlattı. Emperyalist zorbaya karşı onun yeri emekçi halkın yanı değil, zorbanın tarafıdır. Hatırlayalım, Louis Bonapart 20 yılın ardından diktatörlüğünü sürdürebilmek için çareyi Prusya’ya savaş açmakta bulmuş ve savaş Fransa için ağır bir yenilgiyle sonuçlanmıştı. Prusya ordusu Paris’e doğru yürümeye başlamış Paris’in devrimci proletaryası ise yönetime el koyarak Paris’in savunmasını örgütlemeye girişmişti. Fransız burjuvazisi ve aristokrasisi ülke savunması için işçilerle birlikte Prusya’ya karşı savaşmayı değil, Prusya ile anlaşıp Paris komününü boğmayı seçmişti. Burjuvazi milliyetçiliğin bayrağını işine geldiği müddetçe taşır. Venezuela’da da burjuvazi hemen Amerikalı efendilerinin ayaklarına kapanarak teşekkür etmeyi seçti. Venezuela’da elbette emekçilerin iktidarda olduğu bir sosyalist demokrasi yok. Chavez dönemindeki halkçı-sol uygulamaların ve anti-emperyalist tutumların, bugün halk desteğini büyük ölçüde kaybetmiş bu rejim tarafından sürdürülüyormuş gibi görünmesi bizleri yanıltmasın. Her iki taraf (burjuvazi ve mevcut rejim) için de asıl korkulanın işçi ve emekçilerin emperyalizme karşı silahlandığı bir direnişin neyle sonuçlanacağının belirsizliği olduğunu unutmayalım. Savaşlar mevcut devlet aygıtının parçalandığı ve yerine halkın silahlı devrimci güçlerinin kendi yönetim organları üzerinden yeni bir siyasal iktidarı kurmasıyla sonuçlanabildiği koşulları üretir. 1871 Paris Komünü ve 1917 Ekim devrimi böyle koşulların eseridir. Üzerinden geçen bunca zamana rağmen her krizde egemen sınıfların aldığı pozisyon, verdiği tepki işte bu en korkulan sonuçtan kaçınmak içindir.
Mevcut koşullarda ne iktidardaki güçlerden ne de Venezuela burjuvazisinden ABD emperyalizmine karşı bir direniş beklemiyorum. Bu elbette onların makul olanı yapması, kazanılamayacak bir savaşa girmemeyi seçmesinden kaynaklanmıyor. Onları bu tercihe iten aynı zamanda böyle bir savaşın sonucunda elde edilecek, zayıf bir ihtimal olsa da muhtemel bir zaferde siyasal iktidarın kimin elinde sonlanacağının belirsiz oluşudur. Her durumda kaybeden olmaktansa emperyalizmle uzlaşmak ve ona istediğini vermek her iki taraf içinde en makul seçenek haline gelecektir.
Venezuela’da eksik olanın bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesini örgütleyecek bir işçi sınıfı partisi ve bu mücadelenin başarıya ulaşması durumunda onun yaşamasını sağlayacak enternasyonal olduğunu bilmeliyiz. Her ikisi için birden mücadele etmeden kazanamayacağımızı açıkça söylemezsek dünyanın hiçbir yerinde inandırıcı olamayacağımız.
Dünyanın her yerinde insanlar bugün ABD emperyalizminin askeri müdahalesi ve işgaline karşı bir zaferin Venezuela halkının kahramanca/fedakarca bir direnişi kadar belki de çok daha fazla ABD’deki anti-faşist mücadelenin kaderine ve emekçilerin uluslararası dayanışmasına bağlı olduğunun farkında. Filistin halkının yaşadığı korkunç trajedi ve İran’ın tepesine yağdırılan bombalardan bu yana durum budur!




