İstanbul Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası ilişkiler bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Hakan Güneş ile 28 Şubat’ta başlayan İran’a yönelik ABD-İsrail saldırganlığını masaya yatırdık. Savaşın neden başlatıldığını, İran’ın neden beklendiği gibi çökmediğini, Hürmüz’ün neden bir kara operasyonuna kapı araladığını ve Türkiye’nin bu denklemin neresinde durduğunu konuştuk.
Ayrım: Geçtiğimiz yıl Haziran ayındaki ABD-İsrail ile İran arasındaki 12 gün savaşı sizin de dahil olduğunuz birçok yorumcu tarafından yıpratma savaşı olarak tanımlanıyordu. 2026’da başlayan yeni savaşın seyrinin oldukça farklı olduğunu görüyoruz. “Yıpratma savaşı” ifadesi içinde bulunduğumuz durum için de geçerliliğini koruyor mu sizce?
Hakan Güneş: Bu benzer özellikte, daha uzun veya kısa, ama nihai bir teslim alma, yenme-yenilme ya da barış ile sonuçlanmayan fasılalı ve tam boy yürütülmeyen savaşlara kabaca “yıpratma savaşı” denir. 28 Şubat’ta başlayan ve halihazırda devam eden savaşın, savaşı başlatanlar açısından da savaşa sürüklenen İran tarafından da bir yıpratma savaşı olarak kalması, bir sonraki saldırı hamlesine kadar ara verilen bir savaş olarak tanımlanması halen mümkün. Fakat bu giderek zayıflayan bir ihtimal olarak düşünülebilir. Bu savaşı başlatanların A ya da B planları savaşı yıpratma savaşı sınırlarında tutup rejime ağır darbe vurup tekrar saldırmak üzere bir noktada çekilmek ise bile, mevcut durumda artık bir ara vermek, fiili ateşkese varmak hiç de kolay görünmüyor. İran, “savaş tazminatı almadan” – ki bunda ısrarcı olmayabilir – ama en önemlisi, ambargo kaldırılmadan kendisini toparlayamayacağı için artık ABD ve/veya İsrail bir ateşkes arası vermek istese bile bu hiç kolay olacak gibi durmuyor. 2024 Nisan’ında İsrail’in Şam’daki İran Büyükelçiliği kompleksine yönelik saldırısı ile başlayan ve karşılıklı füze saldırıları, hava harekatları ve suikastlerle devam eden doruk noktasına 12 Gün savaşında ulaşan yıpratma savaşı artık tam boy bir savaşa, hatta bölgesel ve çok boyutlu yeni tip bir savaşa doğru evrilmiş duruyor.
Ayrım: Savaş öncesi diplomatik görüşmeler devam ediyordu. Savaşı tetikleyen ne oldu?
Hakan Güneş: Trump, Venezüella sürecinde de, 12 gün savaşında da şu son yaşanan ve devam eden 28 şubat savaşında da diplomatik görüşmeler sürerken ve hatta anlaşma noktasına çok yaklaşılmışken saldırı düzenleyerek hem diplomasi aracını ağır biçimde kirletti, hem savaş hukukunu en ağır düzeyde çiğnedi, hem de kuralsızlığın kural, tek kuralın kendi gücü olacağı mesajını verdi. Böyle yaptı; çünkü ABD’nin küresel düzeyde ekonomik, finansal ve siyasal göreli güç kaybını bir türlü engelleyemeyen Amerikan tekelci kapitalistleri Trump’a ABD emperyalizminin üstünlüğünün tek dayanağı olan savaş aracını teslim etmişti. Küresel neoliberal kurumlar ve mekanizmalarla devletler, kaynaklar üzerindeki hakimiyet mücadelesinde savaşa kolayca sarılma ABD’nin yeni temel stratejisi oldu. Buna; Netanyahu yönetiminin “direniş eksenini” son 1 yılda Filistin, Lübnan, Suriye, ve Irak’ta gerileten hamlelerinin nihayete varacağı bir fırsat yakaladığı düşüncesi de ayrıca hız ve yön verdi. Savaş, emperyalizmin küresel, Siyonizm’in bölgesel yeni durum okumasının yansıması olarak başlatıldı. Ancak evdeki hesap çarşıya hiç uymuş gibi görünmüyor.
Ayım: İran’ın askeri direnişi nasıl bir stratejiye dayandı? İran’ın yaşadığı ve karşı tarafa yaşattığı askeri tahribatı özetler misiniz?
Hakan Güneş: İran’ın temel stratejisi, asimetrik caydırıcılık ve kontrollü tırmandırma üzerine kurulu. Bunu en azından 40 yıldır biliyor ve buna hazırlanıyordu. Muhtemel bir ABD/İsrail ve müttefikleri saldırısına konvansiyonel olarak yanıt vermesinin imkansız olduğuna en başından beri ikna olan İran, hava savunma ve istihbarat alanlarında zaaflar yaşayıp ciddi kayıplar verse de füze ve dron alanındaki hazırlıklarını bölgesel müttefiklerinin olanaklarıyla birleştirerek karşı tarafa ciddi zararlar verecek bir savaş stratejisini etkili şekilde kullanabildi. Yani bir yandan İsrail ve ABD hedeflerine füze/İHA saldırıları ve bölgedeki müttefik/vekil aktörler üzerinden bu iki devlete baskı kurarak maliyet yükseltmek, diğer yandan çatışmayı bölgeselleştirip yayarak karşı tarafın net bir zafer elde etmesini zorlaştırmak, fakat aynı anda eşiği aşacak bir savaşı tetiklememek. Bu strateji, çok cepheli baskı (Lübnan, Irak, Yemen hattı), düşman cephesinin en geniş yara alabileceği küresel ekonomik kaynakları baskılamak (Hürmüz stratejisi); ve psikolojik/stratejik caydırıcılığı birleştirmeyi amaçlıyordu ki bunda da yol almış görünüyor.
Ayrım: Son bir ayda savaşın ekonomik etkileri çok belirleyici olmaya başladı. Petrol ve doğalgaz ticaretinin sekteye uğraması süreci nereye varabilir. Bunun sonuçları ne olabilir?
Hakan Güneş: Mevcut harpte ekonomik cephe gerçekten en az askeri cephe kadar belirleyici oluyor. Özellikle enerji akışları üzerinden etkiler oldukça hızlı hissediliyor: Körfez hattının küresel enerji sistemindeki kritik rolü nedeniyle, çatışma ortamı Hürmüz Boğazı çevresinde ciddi bir risk primi yarattı. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri bu dar geçitten yapılabildiği için, tanker sigorta maliyetleri yükseldi, sevkiyatlar durma noktasında yavaşladı ve bazı şirketler alternatif (daha uzun ve pahalı) rotalara yöneldi. Bu da fiilen “arz kesintisi olmasa bile büyük bir arz daralması etkisi” yarattı. Ukrayna savaşının devam eden etkilerinin üstüne bu yeni durum dünya enerji piyasalarında sarsıcı etkiler yaratmaya devam ediyor. Tam da bu nedenle 20. Gününden itibaren savaşın askeri cephesi de Hürmüz’ü güvenli hale getirebilecek bir sınırlı kara operasyonuna kilitlendi. ABD açısından rejimi 4-5 haftada devirme hedefi Hürmüz’ü güvence altına alacak ve ne kadar süreceği ve sonuçlarının ne olacağı belli olmayan bir Hürmüz operasyonuna doğru daraldı. Bu da ekonomik aracın savaşta ne kadar kritik olduğunu gösterdi.
Ayrım: Savaş öncesi İran’da özellikle ekonomik krizin tetiklediği bir toplumsal muhalefet dalgası vardı. ABD İsrail tarafı ise bunu bir veri olarak almışlar ki ağır bombardıman sonrası rejim karşıtı bir halk ayaklanması beklediklerini savaşın ilk günlerinde dile getirdiler. Ancak bekledikleri gibi olmadı. Nasıl açıklıyorsunuz?
Hakan Güneş: İran halkının 2009’dan beri dört büyük dalga haline sokaklara yansıyan 2026 başına kadar süren, milyonlarca insanın rejim karşıtı sosyal ve siyasal muhalefeti 12 Gün Savaşı’nın sonrasında ve 28 Şubat Savaşı’nın öncesinde İsrail ve ABD’ye İran iç cephesinin darmadağın olduğu ve muhalefetin kolayca dış müdahale ile birleşeceği inancını yerleştirdi. Ancak tarih bir kez daha saldırı altındaki ülkelerde muhalefetin en azından aynı siyasi saiklerle davranmayacağını gösterdi. Siyonist-emperyalist saldırının pervasızlığı; beton duvarların altında katledilen masum ilkokul çocuklarının ortaya çıkardığı tablo; İran yönetiminin en tepeden onarılması güç darbeler almasına rağmen direnebilme hatta mukabele edebilme kapasitesi; ülke içinde dengeleri de değiştirdi. Muhalefete hakim olan “şeytanı değiştirecek olan başka bir şeytan olacaksa bile bu duruma razı olacakları, itiraz etmeyecekleri” söylemi zaman içerisinde sönümlendi. Muhalefetin (ki zaten örgütsüz milyonlarca farklı insandan oluşan harekettir) bir bölmesi geri çekilip durumu görmeye yöneldi; başka bir kısmı ülke savunmasını da rejim karşıtlığı kadar önemli görüp muhalefetlerini askıya aldı. Genel muhalefetin belki üçte birini oluşturduğunu söyleyebileceğimiz kalan muhalefet kesimi ise fırsat kollayacak şekilde pusuda durmaktadır. Ama özetle geniş muhalefet hareketi ABD ve İsrail’in umduğu gibi harekete geçmemiş, hatta rejime olan muhalefetlerini şartlı bir şekilde olsa dahi dondurmayı tercih ederek oyunu bozmuştur.
Ayrım: Aynı zamanda, ABD-İsrail emperyalist cephesi rejimin en tepesindeki kilit siyasi ve askeri isimlere suikast sonrası rejimin işleyişinin kilitleneceği ve devlet içerisinde bir çözülme ortaya çıkacağı hesabındaydı. Bu ne kadar gerçekleşti veya önümüzdeki dönemde İran devleti içerisindeki dinamikler nasıl değişebilir?
Hakan Güneş: İran’ın en önemli güvenlik açığı istihbarat ve hava savunma alanında idi. Bu biliniyordu ve 12 Gün Savaşı bunu açıkça ortaya çıkarmıştı. O günden bu yana hava savunma sahasında tek bir adım dahi atamadı, ama yıllardır geliştirdiği füze sığınaklarını hava savunma sistemleri olmadan dahi etkili şekilde kullanılabildi. Öte yandan istihbarat alanındaki açıklarını da halen tümüyle onarabilmiş değilse de epey düzenlemiş ve kontrollü bir noktaya çekmiş görünüyor. Öldürülen ve yeri doldurulması kolay olmayan üst düzey çok sayıda ismin yerini ise hızla, aynı ağırlıkta olmayan isimlerle olsa dahi doldurabildi ve daha önemlisi mevcut olanların öldürülmesi halinde bile onların yerini başkalarının alabileceği inancını oluşturdu. İran; askeri doktrinini merkezi siyasi ve askeri komutanın yok edilmesi durumunda dahi sürdürülebilir şekilde dizayn etmede başarılı oldu. Bu durum önümüzdeki günlerde çıkması muhtemel istihbarat zaaflarının, bunlar neticesinde gerçekleşecek merkezi kayıpların “telafi edilebilir” sınırda tutulmasını uzun bir süre daha mümkün kılabilir.
Ayrım: Savaş sürecinde Türkiye’nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? İncirlik ve Kürecik üslerinin varlığı Türkiye’nin konumunu nasıl etkileyebilir? Körfez ülkeleri ve Türkiye ilişkisi bu süreçten nasıl etkileniyor?
Hakan Güneş: Ankara birçok nedenle İran ile karşı karşıya geleceği bir senaryodan uzak duruyor. Ancak savaşın yarattığı yeni dengeler içerisinde Ortadoğu’daki etki alanını genişletecek riskli hamlelerden de uzak durmuyor. ABD’nin müttefiki bölge ülkeleriyle, özelde Körfez ülkeleri ile geliştirmeye çalıştığı yakın siyasi ilişkilenmeyi sürdürmek istiyor; İran’a karşı mesafesini daha da açıyor; ama bir yandan da savaşı Türkiye sahasından uzak tutma yaklaşımını benimsiyor. Bu tablo savaş karşıtlığı, bölgesel barışa dayalı bir politikadan ziyade mevcut dengeler içinde temkinli bir fırsatçılık olarak okunmalı.




