Küresel ölçekte derinleşen enerji krizi, enerji piyasalarının ötesine taşarak sanayi üretiminden tarıma, tedarik zincirlerinden gündelik yaşam maliyetlerine kadar geniş bir etki alanı yaratıyor. Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gelişmelerle birlikte ortaya çıkan bu tablo, özellikle enerjiye ve dış girdilere bağımlı ekonomiler açısından yeni kırılganlıklar anlamına geliyor. Barış Alp Özden, bu sürecin küresel ve bölgesel etkilerini, sınıfsal sonuçlarını ve Türkiye ekonomisine olası yansımalarını, dış politika ve enerji politikaları üzerine çalışmalarını sürdüren Dr. Mühdan Sağlam ile konuştu.
ABD ve İsrail’in saldırılarına cevaben İran’ın Körfez ülkelerindeki stratejik enerji altyapısını hedef alması ve Hürmüz boğazını kapatması küresel ölçekte bir enerji krizine yol açmış bulunuyor. Bu enerji krizinin boyutları ve savaşın uzaması halinde neden olabileceği daha büyük etkiler hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla beraber günlük 15 milyon varil ham petrol ve 5 milyon varil işlenmiş petrol ürünü piyasaya erişemedi. Benzer biçimde günlük 300 milyon metreküp gaz burada sıkıştı. Hem İran hem de Körfez bölgesinin enerji altyapısının hasara uğraması ise Hürmüz açılsa dahi, günlük enerji sevkiyatının savaş öncesi seviyeye erişememesi demek. IEA piyasaya 400 milyon varillik petrol sevkiyatıyla durumu dengelemeye çalışsa da özellikle Asya piyasaları açısından bu miktar yeterli değil. Asya ülkeleri gaz ve petrolde Körfez bölgesine aşırı bağımlıydı. Hâlihazırda diğer üreticilerin böylesi bir boşluğu 6 ay-1 yıl bandında doldurması çok zor. Buysa enerji maliyetlerinin tüm ülkeler açısından artması anlamına gelecek. Buna bir de navlun ve sigorta maliyetleri de dahil edildiğinde Hürmüz’ün kapalı kalması, otomotivden sağlığa, gıdadan tekstile neredeyse her ürünün hammadde fiyatı ve enerji maliyeti artışı nedeniyle zamlanması demek. Daha büyük resimdeyse bu daha az büyüme, küçülme ve istihdam kayıpları anlamına gelebilir.
Bahsettiğiniz fiyat şokunun sürmesi ve büyümesi halinde etkilerinin hem coğrafi hem de toplumsal sınıfsal olarak eşitsiz bir biçimde yaşanacağını geçmişteki örneklerden de hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz. Olası etkilerini biraz da bu açıdan anlatabilir misiniz?
Coğrafi olarak en fazla etkilenen bölge başta Hindistan, Çin, Güney Kore ve Japonya olmak üzere bu bölgeye aşırı bağımlı ülkelerde görülecek. Genel olarak Filipinler, Avustralya, Tayvan gibi ülkeler de bu şoktan etkileniyor. Ancak tedarik zinciri küresel bir nitelik taşıdığı için bu Brezilya’yı da Nijerya’yı da Fransa’yı da etkiliyor. Körfez’in özellikle sanayi ara malları için önemli olan petrol türev ürünlerine ev sahipliği yapması, sanayi ve ticarette ciddi baskı yaratıyor. Bu durumda fabrikaların kapanması söz konusu olursa, bundan en fazla işçiler etkilenecektir. Devletlerin sıkılaştırıcı para politikası uygulaması gerekirse bu tüm çalışan sınıfları ve işverenleri etkiler.
Ancak resmi daha can yakıcı kılan, gübre sektöründe yaşanan durum. Şöyle ki Körfez ülkeleri petrol ve gazı ayrıştırarak nitratlı, potasyumlu gübre, üre ve amonyak üretiyordu. Dünyadaki payları ürüne göre yüzde 20-40 arasında değişiyor. Bu açığın kapatılamaması, tarım ürünlerinden verim alınamaması anlamına geliyor. Alternatif tedarikçilerin kendi iç piyasalarını korumak için geçici olarak ihracatı askıya almasıyla bu tablo birleştiğinde durumun vahameti artıyor. Pek çok uzman küresel gübre pazarında 1/3’lük bir daralma bekliyor. Gübrenin buğday, ayçiçeği, mısır, pirinç, tahıl, patates gibi ürünlerde kullanıldığı düşünüldüğünde, özellikle yoksul ülkelerin derin bir açlıkla yüz yüze kalma riski hiç az değil; zaten BM Tarım ve Gıda Örgütü de bu riske dikkat çeken açıklamalar yaptı. Dahası pazar daralması nedeniyle fiyatlar arttığı için çiftçiler gübre almakta zorlanabilir. Buysa aslında istihdamdan sofraya uzanan bir zincir içinde, ücretliler ve yoksullar için daha derin bir kıtlık riski ve daha az, daha kötü beslenme anlamına gelebilir. Bazı sınıflar için ekmeğin fiyatının artması ciddi bir risk olmayabilir; ancak sınırlı ücret alan kesimler açısından bu, neredeyse beslenmeye/gıdaya erişememek ya da çok azıyla yetinmek zorunda kalmak demek.
Yapısal olarak enerji başta olmak üzere pek çok girdide dışa bağımlı bir ülke olarak Türkiye ekonomisi herhalde bu krizden en çok etkilenecek ekonomilerin başında geliyor, öyle değil mi?
Türkiye açısından duruma bakacak olursak, sanayide özellikle tekstil ipliği ve alüminyumda Körfez yüzde 20-40 bandında bir paya sahipti. Benzer biçimde helyumda bağımlılık yüzde 20’lerde. Plastik için de benzer bir iddiada bulunmak mümkün. Bu durumda enerji haricinde sanayinin belli sektörlerinde daralma görülebilir. Türkiye, ithalat ve ihracatta hacmi yüksek ancak katma değeri sınırlı ürünlere yöneldiği için buna bir de nakliye maliyetleri, navlundaki artış ekleniyor. Yani maliyette artış söz konusu.
Öte yandan Türkiye geçtiğimiz yıl 7 milyon ton gübre tüketti; uzmanlar bunun 5 milyon tonunun ithal olduğunu belirtiyor. Körfez, Türkiye’nin gübre ithalatında yüzde 20 paya sahipti. Bu büyük ihtimalle Rusya, ABD gibi ülkelere kayacak. Ancak taşıma maliyetleri arttığı ve gübre fiyatları son 3 haftada yüzde 40’a yakın yükseldiği için maliyet katlanacak. Tarım sektörünün geçtiğimiz yıl yüzde 8.8 küçüldüğü dikkate alındığında, gıda fiyatlarında hem ithal gıdada artış yaşanacak hem de tarımın, çiftçinin üzerindeki baskı; mazot ve gübre fiyatları nedeniyle artacak. Buysa hem gıdada yüksek fiyatlar görmemiz hem de küçülmenin sürmesi anlamına geliyor.
Enerji açısından duruma bakıldığında benzin yok, gaz yok gibi bir durumla karşılaşma ihtimalimizi düşük görüyorum. Şöyle: Hem gaz hem petrolde ana tedarikçimiz Rusya ve Azerbaycan. Körfez’in Türkiye’nin petrol piyasasındaki payı yüzde 10’du. Ancak bu daha çok Kerkük–Yumurtalık hattı kapalı olduğu için alınan Irak petrolüydü. Hâlihazırda hat günlük 200-250 bin varil kapasite ile çalışıyor. Rusya ve Azerbaycan gibi aktörlerden petrol geliyor. Gaz konusunda özellikle İran’dan gaz alımı üzerinden spekülasyonlar dönüyor. Ancak gazda da İran’ın gaz yollayamaması nedeniyle bir arz şokunun yaşanması çok düşük ihtimal. Açıklamak gerekirse, Türkiye gazının yüzde 42’sini Rusya’dan alıyor; Azerbaycan yine güçlü bir tedarikçi. İran’dan geçtiğimiz yıl 7 milyar metreküp (bcm) civarında gaz alındı. Rusya ile olan hatlarda ek kapasite var. İç üretim günlük 10 milyon metreküp (yıllık 3.5 bcm) civarında. Enerji Bakanlığı’nın son açıklamasına göre Tuz Gölü ve Silivri’deki depolarda yaklaşık 4.4 bcm gaz var. Kaldı ki kış mevsiminden çıktık; yani gaz tüketimi azalıyor. O nedenle gazsız kalacağız yorumları gerçeği yansıtmadığı gibi spekülatif nitelik taşıyor.
Enerji açısından zorluk gaz ve petrolün olmaması değil, bu iki emtiadaki fiyat artışı. Türkiye’nin İran hariç (Brent), diğer ülkelerle uzun vadeli kontratları Hollanda’daki gaz hub’ı TTF’ye bağlı. Burada fiyatlar yüzde 60 düzeyinde arttı. LNG cephesinde navlun maliyeti yüzde 600 arttı ve günlük 350 bin dolar seviyesine geldi. Petrol cephesindeyse fiyatlar 70 dolar bandından 100-120 dolar bandına çıktı. Yani enerji kaynağı var, ancak fiyatlar artıyor. Zaten akaryakıt zamlarından da bunu görüyoruz. Benzer biçimde Nisan ayında gaza da yüzde 20 zam geleceğine dönük iddialar mevcut. Kaldı ki petrol fiyatlarındaki 1 dolarlık artışın Türkiye’ye etkisi yıllık bazda 400 milyon dolar daha fazla ödeme anlamına geliyor. Buysa kabaca türev ürünlerle birlikte 4-4.5 milyar dolarlık ek cari açık demek.
Peki bu fiyat şokunun artan hayat pahalılığı, durgunluk gibi olası etkileri karşısında hükümetler neler yapabilir? Bu krizin maliyetinin geniş emekçi kesimlere çıkarılmaması için hangi talepleri öne çıkarmalıyız?
Burada Türkiye ekonomisini cari açık ve bütçe açığı açısından zor bir dönem bekliyor. Bütçe yapılırken petrol fiyatları 60 dolar olarak öngörüldü, ancak şu anda resim çok başka. Dahası bu artışlar cari açıkta karşılık buluyor. Nitekim Merkez Bankası faiz indirimine geçmişti, bunu erteledi ve fiili olarak faizi 3 puan artırdı. Yani ihtiyaç kredisinden kredi kartlarına kadar pek çok kalemde faizler yerini koruyor, hatta artıyor. Faiz indiriminin şimdilik askıya alındığı söylenebilir. Bu noktada hükümetin özellikle tarım alanında hızla sübvansiyon sağlaması gerekiyor. Benzer biçimde, yükü zaten yoksul olan sınıflara yıkan genel vergiler yerine özellikle varsıl kesimlerden vergi alımını artırması gerekiyor. Artması beklenen enflasyon karşısında durumu gözeterek destek paketleri ve asgari ücreti gözden geçirmesi şart.




