Tuğçe Tezer ile Söyleşi: Antakya’yı Kaybın, Hâfızanın ve Umudun İzinde Adımlamak

Ayrım Dergi3 Nisan 2026

Depremin üzerinden üç yılı aşkın zaman geçmesine rağmen Hatay’da gündelik yaşamın en temel koşulları hâlâ tartışma konusu. Resmi söylem “teslim edilen konut sayıları” üzerinden bir başarı anlatısı kurarken, sahadaki deneyim bambaşka bir tabloyu işaret ediyor. Bu yarılmayı görünür kılmak, sayılarla kurulan anlatının ardında kalan yaşamları, mekânsal adaletsizlikleri ve silinme tehlikesi altındaki bir kentin hafızasını konuşmak için Tuğçe Tezer ile bir söyleşi yapmak istedik.  

Akademisyen ve araştırmacı Tuğçe Tezer, yaklaşık on dört yıldır Antakya üzerine çalışan, kente bir araştırma nesnesi olarak bakmaktan öte güçlü bir bağ kurduğu bir yaşam alanı olarak yaklaşıyor. Doktora sürecinden itibaren yoğunlaştığı bu kentte, mekân, hafıza ve gündelik hayat ilişkisini birlikte düşünmeye odaklanıyor. 2021’de SALT Araştırma Fonu desteğiyle hazırladığı “Antakya Yürünebilir Tarih Rehberi”, bu yaklaşımınınönemli bir ürünüydü. Bugün ise her ay düzenlediği “Antakya Yürünebilir Tarih Turu” ile Antakya sokaklarını bir hatırlama, tanıklık ve birlikte düşünme pratiğine dönüştürüyor. Bu yürüyüşlerde kentin taşlarında ve sokaklarında geçmiş, kayıplar, anılar ve tüm yıkıma rağmen varlığını sürdüren bir umut da adımlanıyor. Bu söyleşide, Tezer’le birlikte Antakya’nın bugününü, yeniden inşa sürecini ve hafızaya sahip çıkmanın politik imkânlarını konuştuk. 

Söyleşi: Sinem Yıldız 

 

Antakya Yürünebilir Tarih Turu, 5 Ekim 2025.  Fotoğraf: Salih Kerimoğlu 

Depremin üzerinden üç yılı aşkın zaman geçti. Üç yılın ardından Hatay için hâlâ barınma, yol, altyapı, çamur-toz, ulaşım gibi gündelik yaşamı yaşanmaz kılan en temel sorunların sürdüğünü görüyoruz.Bir yanda Defne’den “şantiye gerekçesiyle yapılmayan yollara tepki” haberleri, bir yanda ise iktidarın “kaç bina teslim ettik” açıklamaları var. Hatay’da asıl durum nedir? Bu “kaç bina teslim ettik” cümlesiyle pazarlanan başarı hikayesi, yaşanabilirlik krizini de görünmez kılarken neyi perdelemeye yarıyor? 

Evet, depremin üzerinden üç yılı aşkın zaman geçti. Depremden bugüne kadar Hatay’da, ulusal basında gördüklerimizden oldukça farklı olan asıl durum, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve T.C. Anayasası’nda tanımlanan temel yaşam hakkının önce deprem sonrası geçici yaşam koşulları, ardından kalıcı dönemin koşulları açısından ihlâli şeklinde seyretmektedir. Kalıcı konutlara ilişkin “kaç bina teslim edildiği” ifadesinde; hak sahipliği, kura sonucu, anahtar teslimi ve konuta yerleşilmesi arasında bir belirsizlik söz konusu. Hatay’ın mevcut durumunda, nüfusun 180 bin kişiye yakın bir kısmı hâlâ konteyner yerleşkelerinde, nüfusun geri kalanı ise az hasarlı konutunda ya da kalıcı konutlarda yaşarken, yalnızca yıkılan konutlardaki mülk sahipliği üzerinden tanımlanan “hak sahipliği” ise, kiracı nüfusu ve göçmenleri dışarıda bırakmaktadır. Geçici dönemin barınma koşulları iklim koşullarına dayanıksızlık, yağmur suyu geçirmesi, yaz-kış yalıtımın sağlanmaması, elektriğe bağımlı bir gündelik yaşam kurgusunda sürekli kesilen elektriğin yol açtığı sorunlar, temiz içme suyuna erişim, konteyner alanlarının donatı alanları ve erişilebilirlik açısından yetersizliği nedeniyle tam anlamıyla sağlanmamış durumda. Eğitim ve sağlık işlevleri hâlâ konteynerlerde sürdürülürken, konteynerlerle okul ve aile sağlığı merkezleri arasındaki erişim yüzeyleri ile toplu taşıma sistemi de olması gerektiği şekilde sağlanmamış. Erişim yolları, kent bütünündeki kalıcı konut şantiyelerinde süren inşaatlarda çalışan iş makineleri ve hafriyat kamyonlarının sürekli hareketi nedeniyle çukur ve çamurla dolu olduğundan, yaya erişimi için de uygun bir ortam söz konusu değil. 

Barınma yalnızca başını sokacak bir çatı değil; yol, altyapı ve tozsuz nefes alma imkânıyla bir bütündür. Deprem bölgesine ilişkin olarak kamu kurumlarının paylaştığı sayısal veriler, ağırlıkla kentte inşa edilen konut sayılarıyla sınırlı kalırken; Antakya’da hayatını sürdürmeye çalışan insanların gündelik yaşamının gerçeklerini örtüyor. Konut inşası ve teslimiyle sınırlı kalan söylemlere, kentin mülkiyet yapısını “rezerv alan” ve “riskli alan” ilanlarının eklenmesiyle, “yaşanabilirlik” kriterlerinin yerini büyük ölçüde “hayatta kalma” seviyesi alıyor. Depremden sonra göçle farklı kentlere gitmiş olan Hataylı nüfusun büyük bir kısmının hâlâ kentte nitelikli yaşam koşulları sağlanamadığı için geri dönemediği düşünüldüğünde, mevcut durumda bütünsel ölçekte bir mekânsal adaletsizliğin söz konusu olduğu görülmektedir. 

Deprem, bir “afet” olduğu kadar bir yönetim krizi aslında; Can Atalay’ın kaleme aldığı Hatay Deprem Raporu da bu çerçevede ele alıyor konuyu. “İdari sorumluluk” zincirinin anaakım söylemde sadece müteahhitte düğümlendiğini görüyoruz. Sizce gerçek bir hesap verebilirlik için hangi mekanizmalar şart? Örneğin imar mevzuatı, denetim, ruhsat, af/istisna çizgisinde kamu görevlilerinin sorumluluğu, şeffaf ihale/denetim verisi, bağımsız teknik inceleme gibi?  

6 Şubat depremlerinin bir doğa olayı olmanın ötesinde, insan eliyle afete dönüştürülmüş büyük bir yıkım ve hak kaybı süreci olduğu, geçtiğimiz üç yıl boyunca yapılmış farklı çalışmalarla ortaya konuldu. Depremden bugüne seyreden süreci; afet sonrası acil müdahale, enkaz kaldırma süreçleri ve geçici dönem koşullarının sağlanması, kalıcı dönemin koşullarının planlanması ve uygulanması süreçleri kapsamında incelediğimizde, tanık olduğumuz sürecin bütünsel bir yönetim ve koordinasyon krizi olarak ifade edilmesi yanlış olmaz.  

Merkez üssü olmadığı bir depremde en büyük yıkımı yaşamış olan Hatay’daki yıkım, hasar ve kayıpların boyutunu yalnızca müteahhitler üzerinden kavramaya çalışmak ise, oldukça yetersiz bir yaklaşım olur. Deprem sonrası yıkım ve kayıplara ilişkin yargılama süreçleri ile kalıcı deprem konutlarının inşa edilmesi süreçlerini müteahhitlerle sınırlı tutmak, birçok açıdan oldukça hatalı görünüyor. Hatay’ın depremde bu ölçüde büyük bir yıkımı yaşamasının nedenlerini, yalnızca yapıları inşa etmiş olan müteahhitlerle değil;  

  • Türkiye’nin birçok kentinde mühendislik ve mimarlık hizmeti almamış çok sayıdaki yapının ruhsatlı hâle gelmesine neden olan İmar Afları, ki sonuncusu 2018-2021 yılları arasında çıkarılan “İmar Barışı”na Hatay’dan yapılan başvuru sayısı 56 bin yapıya ulaşmıştı,  
  • Çıkış amacı olan kentleri afetlere dirençli hâle getirmek amacından giderek uzaklaşan 6306 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” ve kentsel dönüşüm süreçleri,  
  • Ruhsat ve denetim süreçlerinin hatalı işleyişi nedeniyle planlama-uygulama-denetim mekanizmasının işlemez hâle getirilmesi,  
  • Hatay örneği için belde belediyeleri döneminde yüksek imar haklarıyla ve hiçbir tedbir olmaksızın yapılaşmaya açılan doğal alanlar,  
  • Takip eden planlama çalışmalarının ağırlıkla kâğıt üzerinde kalması ve uygulamaya dönüşmemesi,  
  • Hatay Havalimanı, Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi gibi büyük ölçekli mekânsal projelerin, bilimsel uygunluk koşullarına aykırı yer seçim kararları. Örnek olarak, Hatay Havalimanı’nın kurutulan Amik Gölü’nün, bölgedeki üç önemli fay hattının kesişim noktasının ve kuş göç yollarının üzerinde kurulmuş olması,  
  • Yapılarda yaşam başladıktan sonra yapılan taşıyıcı sistem değişikliği, kolon kesme vb. yapısal müdahaleler ve  
  • İşlemeyen denetim mekanizması gibi uygulamalarla açıklamak, daha bilimsel bir yaklaşım olacaktır.  

Hatay dahil olmak üzere deprem bölgesinde gerçek bir hesap verebilirlik ile bölgedeki kentsel ve kırsal alanların bundan sonra afetlere dirençli şekilde yeniden kurgulanması için; yerleşmeleri afetlere dirençsiz hâle getiren “İmar Affı” uygulamalarının Anayasal bir suç olarak tanımlanması, kamu idaresinin planlama-uygulama-denetim mekanizmalarındaki sorumluluklarının deprem yargılamalarına dahil edilmesi, deprem bölgesindeki kalıcı konut ihalelerine ilişkin şeffaf verilerin ve bağımsız teknik inceleme raporlarının kamuyla paylaşılması önemlidir. Deprem bölgesinde yasalar ve planlamayla başlayan, uygulama ve denetimle, yapılarda yaşam başladıktan sonra yapılan yapısal müdahalelerle devam eden sorumluluk zincirinin doğru kavranması; kentlerimizin bundan sonra afetlere dirençli hâle getirilmesi için mutlaka gereklidir. 

Antakya örneğinde en az 56 bin yapının imar affıyla “yasallaştırıldığına” dair bilgi, riskin bilindiği halde yönetilmediğini gösteriyor. Bugün yeniden inşa sürecinde rezerv yapı alanları, acele kamulaştırma, yer seçimi ve yoğunluk kararları nasıl alınıyor? Bu kararların kimlere mülksüzleşme, kimlere rant/ihale olarak döndüğünü nasıl takip edebiliriz? 

Antakya’da herhangi bir nedenle ruhsatsız olan 56 bin yapının “İmar Barışı” (İmar Affı) kapsamında yasallaşmış olması, riskin devlet eliyle meşrulaştırıldığının bir kanıtıdır. Depremden bugüne kadar deprem bölgesinin genelinde olduğu gibi Hatay ve Antakya’da alınan “rezerv yapı alanı”, “riskli alan”, “acele kamulaştırma”, “kamulaştırmasız el atma” kararları ise üç önemli kaybın önünü açmış durumda: Bunların ilki, hazine arazisi ve özel mülkiyet kapsamındaki doğal alanların ve tarım alanlarının geçici barınma alanları olan çadırlar ve konteyner alanları için tesis edilmiş olmasından kaynaklanan doğal alan kaybı; ikincisi, hâlihazırda üzerinde konut ya da tarım alanı bulunan alanların “rezerv alan”, “acele kamulaştırma”, “kamulaştırmasız el atma” gibi yasal statülerle kalıcı konutlar için yapılaşmaya açılmasından kaynaklanan, konut ve üretim/geçimlik tarım alanlarındaki mülksüzleştirme vakaları; üçüncüsü ise söz konusu alanlarda yapılan kalıcı konutların dağıtımının hak sahipliği-kura çekimi usulüyle yapılmasından kaynaklanan sosyal ve kültürel yapının geri dönüşsüz şekilde değiştirilmesidir. Bu süreçte, depremden sonra “güçlendirme ruhsatı”nı alarak az hasarlı konutlarını güçlendirmiş olan nüfusun artık “sağlam” nitelikte olan konutlarının yıkılması, dönemlik tarım ürünü hasadını yapamadan özel mülkiyetteki tarım arazisine el konulan nüfusun ekonomik kayıpları, “rezerv alan” ilan edilen yerlerde bulunan kültürel miras öğelerinin yıkım ve hasara maruz kalması gibi süreçler de gözlemlenmektedir.  

Depremden bugüne bu süreçlerin 126 nolu “OHAL kapsamında yerleşme ve yapılaşmaya ilişkin kararname”yle başlayan ve planlamanın giderek daha âtıl bir role daraltılmasıyla devam ettiği ve süreç boyunca yerel halkın katılımının çok sınırlı tutulduğu, bu nedenle deprem bölgesinde 6 Şubat’la başlayan hak kaybı endişelerinin her geçen gün biraz daha arttığı görülüyor. 

Bu önemli ve yerleşmenin yapısal işleyişini tümüyle etkileyen, değiştiren ve dönüştüren kararların takibinin yapılması ancak büyük zorluklarla mümkün oluyor; T.C. Hatay Valiliği ve Hatay Büyükşehir Belediyesi’nin açıklamalarının yanı sıra, özellikle yerel meslek odaları (TMMOB bileşenleri ve Hatay Akademik Meslek Odaları Koordinasyon Kurulu bileşenleri) ile yerel sivil toplum kuruluşları ve yerel gazetelerin takibiyle, belli ölçüde bilgi sahibi olmak mümkün olabiliyor.  

 

Antakya Yürünebilir Tarih Turu, Uzun Çarşı, 5 Ekim 2025. Fotoğraf – Salih Kerimoğlu 

Antakya’da bugün rezerv alan ve acele kamulaştırma gibi kararlar kentin kaderini belirlerken; siz “Yürüyerek Antakya” iradenizle bedenin mekândaki devinimini, hatırlama ve unutturmama arasında politik bir eyleme dönüştürüyorsunuz. Sizce ihale dosyalarından koruma kararlarına kadar hangi verilerin şeffaflığı kenti bir “yeniden silme” projesinden kurtarabilir ve bugün o zorlu zeminde yürürken, hangi rotalarda “kent hâlâ burada” direncini hissederken hangilerinde mülksüzleştirmenin, hafıza inşasının ve unutturma pratiklerinin somut örnekleriyle karşılaşıyorsunuz? 

Benim için Antakya’da yürümek, sadece fiziksel bir hareket değil, kolektif bir hatırlama ve dahası unutmama, unutturmama eylemi. Antakya Yürünebilir Tarih Turu (1) 2021 yılında SALT Araştırma desteğiyle, Antakya’nın kültürel mirasının korunmasında “birlikte yürüme”yi bir yöntem olarak önerdiğim bir projeydi. Fakat depremde ve depremden sonraki yıkımlarda, korumayı istediğimiz kültürel mirasın büyük bir bölümü hasar aldı ya da yıkıldı. Bu nedenle artık Antakyalılarla beraber yürümek istediğim sokakları çevreleyen yapıların önemli bir kısmını mekânda “eskiden olduğu şekliyle” görmek de imkânsız hâle geldi. 2024 yılının Temmuz ayında başladığımız yürüyüşleri mümkün olduğunca her ay tekrar etmeye çalışıyorum. Bu artık bir koruma çalışması olmanın ötesinde, bir tür “hafızamıza sahip çıkma” eylemi. Peş peşe yaptığım iki tur arasında kentte meydana gelen yıkım ve “yeniden inşa” süreçlerinin hızı ise, bu eylemi mümkün olduğunca düzenli sürdürmeyi bir ihtiyaç, hatta bir bakıma zorunluluk hâline getiriyor.  

Yürüyüşler sırasında kentin direncini en çok Antakyalıların bir araya gelme, buluşma, çocukluğunun sokaklarını yeniden, yeniden adımlama ısrarında, bu güzel kentin nüfusunun “kendiliğinden neşesi”, Asi Nehri’nin yoğun “ıslah” uygulamaları dahil olmak üzere her şeye rağmen gürül gürül akan suyunda, serinliğinde, mevsimler değiştikçe kentin değişen, nergis çiçeği, limon çiçeği kokularında ve her defasında mutlaka benim gibi Antakyalı olmayan ama Antakya’yı seven, geri dönmesini bekleyen insanların bize katılıp, Antakyalılara yürüyüşte eşlik etmesinde hissediyorum. Tanıdık yapıların hasarlarına, yıkımlarına, yıkılıp yeniden yapılmalarına tanıklık etmekteki ısrarımız da bu direncin bir parçası sanırım. Fakat aynı yürüyüşlerde, özellikle yürüyüşün başladığı Köprübaşı’nda (Cumhuriyet Meydanı), Kurtuluş Caddesi ve Saray Caddesi’nde, bugün artık tamamına yakını yıkılmış olan Uzun Çarşı’nın konumunda yürürken, mülksüzleştirme ve “yeniden silme” faaliyetinin, korumaya ve sahip çıkmaya çalıştığımız kolektif kent belleğinin silinmesi korkusunun da her defasında bize eşlik ettiğini söylemeliyim. Ama yine de bu birlikte yürüme ısrarımızın, hafızamıza sahip çıkma ve şu anda yıkık durumda olsa da kent hafızamızda somut olan kentsel unsurların yerine tekrar konulması için önemli bir irade olduğuna inanıyorum.  

Yürüyüşleriniz sırasında dile gelen anılar, tanıklıklar, kente dair kolektif bir bellek de inşa ediyor; ancak bu belleğin sadece bir “yas” duygusunda asılı kalmayıp somut bir “kent hakkı” talebine dönüşmesi ciddi bir mesele. Sizce bu toplumsal hatırlama pratiği; yıkımın, rezerv alan kararlarının ve yeniden inşanın o sert zemininde nasıl politik bir talebe evrilebilir?  

Toplumsal hatırlama pratiği, sadece somut ve somut olmayan kayıplarımızın yasını tutmak değil, o kayıpların nedenini sorgulamayı da içeriyor şüphesiz. Yürüyüşlerimiz sırasında aynı sokaklarda, aynı köşelerde dile gelen anılar, dahası ortak anılar, kolektif bir Antakya belleğini inşa ederken, aynı zamanda “kentin öznesi biziz” demenin bir yolu bence. Antakya’da yaşamın, kentin, geçmişin ve geleceğin öznesi Antakyalılar. Hep öyleydi ve hep öyle olacak, öyle olmalı. Biz “uzaktan gelenler” ise, bence bu yürüyüşlerde onlara eşlik ediyor, seslerini yükseltiyoruz. Yürüyüşlerde etrafımızda gördüğümüz, göremediğimiz ama hatırladığımız yapıları, açık ve kapalı mekânları konuşuyor, Antakya’da depremle olan bitenleri, değişiklik ve dönüşümleri, bir de kaçınılmaz olarak bu dönüşümün nedenlerini birlikte anlamaya çalışıyoruz. Burada da sıklıkla “kent hakkı” ve “yaşam hakkı” gündemimize geliyor. Bana sorarsanız böylesi bir yıkımı yaşamış bir kentte her yeni gün atılan her yeni adım, politik bir iradenin beyanı: Antakyalıların çok saygı duyduğum, “gitmedim, buradayım” iradesinden bahsediyorum. Kent belleğimize, geçmişimize ve kentimize sahip çıkmak, üstelik bunu kolektif biçimde yapmak, bizi pasif birer mağdurdan, kentin geleceğine yön veren, bu süreçte söz hakkı talep eden aktif yurttaşlara dönüştürüyor. 

(1) Instagram adresi: @yurunebilir_tarih  
Tuğçe Tezer ile Söyleşi: Antakya’yı Kaybın, Hâfızanın ve Umudun İzinde Adımlamak
0:00 / 0:00