Gözü dönmüş emperyalist saldırganlık son iki aylık icraatıyla en çılgın hamleleri yapmaya devam etmektedir. Dünya ekonomisini sarsma pahasına İran’a saldırma, kof “rejim değişikliği” hayalleriyle bölgesel olmaktan çıkan bir dünya krizini körükleme, başta Batı kamuoyu olmak üzere tüm dünyanın lanetlediği İsrail rejimine sunulan olağanüstü destek, bütün bunlar iyimser bir bakışla belki “sonun başlangıcı” alametleri, gerçekçi bir bakışla da kıyamet senaryoları ve cehennemin kapılarının açılmasıdır. Bu noktaya fütursuzca varan emperyalizm, “hazır gelmişken” bir diğer çılgınlığı, yine gözü dönmüşçesine hayata geçirmeye çalışmaktadır: Küba’daki onurlu, emekten ve bağımsızlıktan yana sosyalist rejimi yıkmak, 1959’dan beri süren kuyruk acısının intikamını almak. Peki Küba’nın bizler için önemi ve anlamı nedir?
Ejderhanın Burnunun Dibindeki İsyan
1959’da Fidel Castro ve arkadaşları, çürümüş Batista rejimini uzun bir gerilla savaşı sonucu devirdiğinde tüm insanlığın sempatisini kazanmışlardı. Sosyalizm, savaşçılar arasında güçlü bir eğilim olmasına rağmen henüz hakim yönelim değildi; ancak ABD’nin yeni yönetime empoze etmeye çalıştığı onursuz uygulamalar haklı bir tepki yaratınca, o dönem SSCB’nin de desteğiyle devrimci yönetim açıkça sosyalizme yöneldi. ABD ejderhasının burnunun dibinde ona meydan okudu. Ne yaptı Küba’da sosyalist yönetim? O güne kadar hiçbir sanayisi, sosyal kurumu, zenginliği olmayan, sadece ABD zenginleri ve mafyası için bir kumarhane, gazino, uyuşturucu ve randevu evi “cenneti” olan bu ülke, halkını düşünen bir yönetime kavuştu. Cehalet yok edildi, ana zenginlik olan şeker kamışı ve tarım halka iade edildi, herkes bedava sağlık, eğitim, konut ve ulaşıma kavuştu. Bunun bedeli arkasından geldi: ABD’nin Domuzlar Körfezi çıkartmasıyla bir karşı devrim yapmaya çalıştı; boşa çıkarıldı. Fidel’e sayısız CIA kaynaklı suikast girişimi oldu, Havana halkı yıllar boyu, kıyılarının birkaç kilometre ötesinde ABD savaş gemilerinin her gün taciz amaçlı geçişini seyretmek zorunda kaldı. Ama o müziği ve dansı çılgıncasına seven halk, kavuştukları başı dik, onurlu hayatı gerekirse elde silahla korumaya hazır olduklarını dünyaya gösterdiler. SSCB’nin oraya yerleştirip geri çektiği nükleer füzeler, adanın emperyalist dünya karşısındaki dokunulmazlığını perçinledi.
Ancak SSCB’nin ve Avrupa Halk Demokrasilerinin 1991’deki çöküşü, emperyalizmin iştahını yeniden kabarttı.
“Kış Mevsiminde Bir Aslan”
O çöküş döneminde Amerikan TIME dergisi Castro’nun düşünceli bir resmini “A Lyon in Winter” (“Kış Mevsiminde Bir Aslan”) diye bastı. Hem bir saygıyı, hem de ince bir alayı içeren bu ifadenin anlamı ortadaydı: “Fidel hayatının kış mevsimine girdi. Karlı ortam bir aslan için zordur. Vücudu o iklime uygun değildir; gıda bulması hiç kolay değildir, aslan için kara günler başlamıştır”. Ama bu benzetmede “kış” unsuru ne kadar isabetliyse “aslan” benzetmesi de o kadar isabetli oldu, zira bizim “aslan” o kışı yenmeyi başardı!
Neler yaşadı Küba 90’lı yıllarda? Önce “Batılı liderler” araya aracı sokarak Castro’ya “onurlu terk” önerdiler; yani iktidarı bırakarak başka bir Latin ülkesinde güvenli bir yaşam. Bu soytarılık gündeme dahi alınmadı. Gorbaçov yönetimi ihanetler silsilesine son bir iğrençlik ekleyerek “ABD’nin Küba’ya askeri müdahalesi durumunda SSCB’nin tarafsız kalacağını” açıkladı. Bu askeri müdahaleye açık çekti. Başta yakıt olmak üzere SSCB’den gelen tüm yardım kesilince, Küba yönetimi devrimin yıldönümü kutlamalarında motorlu araçlar yerine milislerin bisikletlerle yaptığı geçiş törenini düzenledi. Açlık, kriz, ekonomik çöküş kapıdaydı ve en ufak iç çalkantı durumunda emperyalizmin açık askeri müdahalesi an meselesiydi. Fidel ve Kübalı komünistler bunu nasıl aştılar?
Zorlukları Emekçi Demokrasisi ile Aşmak
Sosyalist iktidar pratiklerimizde klişe haline gelmiş bir ön kabul vardır: Ekonomik-siyasi gerilim ve kriz anlarında, rejimin istikrarı tehlikedeyse fikir özgürlüğü, demokratik katılım bastırılabilir, yönetim daha merkezi ve dar hale gelir, çünkü “koşullar gereği bunları yapmak zorunludur”! Ekim Devrimi pratiğinden beri tüm sosyalist iktidar pratiklerine yerleşmiş olan bu yaklaşımı Fidel ve Küba komünistleri ellerinin tersiyle iterek tam aksini yaptılar ve tarihimizde bir ilki başardılar: Ekonomik ve siyasi krizi, yönetime bir zırh yapıp o zırhın içine hapsolarak değil, tabana giderek, demokratik katılımı en üst seviyeye çıkararak, şeffaflığı artırarak, eleştiri-özeleştiri mekanizmasını işleterek aştılar! “Bu ekonomik krizden nasıl çıkarız?” başlığıyla tarlalara ve atölyelere kadar tartışma yürüttüler, buralardan gelen 1,5 milyon öneriyi konsolide ettiler, çıkan sonuçları yeniden tabanla paylaşıp onaylattılar ve herkesin kabul ettiği, sindirdiği, içselleştirdiği tedbirleri başarıyla hayata geçirdiler. En büyük başarı, SSCB ayakta iken dahi yapılamayan bir olguyu hayata geçirmek oldu ve Küba, ekonomisini çeşitlendirerek şeker kamışına bağımlılıktan kurtuldu. Bürokrasiye ve verimsizliğe karşı kampanya açıldı. Ülkedeki oluşan yoz ve bürokratik pratikler ulusal televizyonda teşhir edildi ve aşıldı. Her Kübalı vatandaşa açık olan “Partideki olumsuzlukları şikâyet etme” kanalı kuruldu ve bu şikayetler doğrudan Parti Politbürosu tarafından cevaplandı. Bakanların makam arabaları kullanımı ve yakınlarının gireceği iş pozisyonlarına kadar kontrol ve sınırlama getirildi, Parti kongreleri parti içi kapalı bir faaliyet olmaktan çıkarılıp “tüm emekçi halkın özne olduğu” bir sürece çevrildi, MK kongre rapor taslağı parti dışı kitle örgütlerinde, sendikalar, gençlik ve kadın örgütlerinde tartışıldı ve zenginleşerek partiye geri döndü. 90’larda “canımıza tak etti!” diye miting yapan bir topluluğa güvenlik güçlerinin müdahalesini Fidel engelledi ve ancak kendine güvenen bir komünistin yapabileceği gözü karalıkta bir adım attı: Silahını bırakarak bizzat göstericilerin ayağına gitti ve “bu zorluğu biz yaratmadık, ben dahil tüm yöneticiler sizlerle aynı zorlukları yaşıyoruz, gelin bakın, bunu da hep birlikte aşacağız!” dedi ve göstericilerin saygıyla dağılmasını sağladı.
Başta iktidardaki Çin ve Vietnam komünistleri olmak üzere tüm dünya sosyalistleri ve ilericilerinde takdir ve saygıyla karşılanan bu pratikler neyi gösterdi? “Devrimi koruma” “sosyalizmin yüce ideallerini ayakta tutma” gibi kavramlar adına dahi oluşabilecek (ve geçmişte oluşmuş!) her türlü ayrıcalığı reddeden, emekçilerden gelen en sert eleştiriyi bile bastırmadan onu muhatap alan, onunla konuşup desteğini alan, halkı her aşamada siyasi kararların öznesi haline getiren, “önderlik” adına tepeden inme kararlarla iş yapmak yerine gerçek önderliği, halkla birlikte politika üretmeyi başa koyan bir emekçi demokrasisinin ne denli güçlü, ne denli yenilmez olduğunu ortaya koydular. Kendi ülkesinde İsrail’i protesto edenleri yerlerde sürükleyen, ama iş Küba’ya gelince “despotik rejim” diye dudak büken yabancı (ve yerli!) liberal sahtekarların tüm bu demokratik uygulamalar karşısında dillerini yutmaktan başka yapacağı bir şey yoktur ve suratlarına şu haykırılmalıdır “Sizler bu “despot”un yarısı kadar bile demokratik değilsiniz, olamazsınız!”
Küba ekonomik sorun ve zaafları bir yana, siyasal iktidar pratiklerinde Sovyet deneyi dahil dünya sosyalizminin vardığı en ileri noktayı temsil etmektedir. Küba’nın sosyalist demokrasisi, insanlığın sosyalist geleceğinin kodlarını ve ipuçlarını temsil etmektedir; o açıdan Küba’ya sahip çıkmak, insanlığa ve onu geleceğine sahip çıkmaktır!
Emperyalist Cinnet ve Küba’daki Son Durum
2020’lerden itibaren emperyalist sistemin her türlü maskeyi (demokrasi, ulusal egemenlik, uluslararası hukuk, insan hakları gibi) çıkarıp açık haydutluğa giriştiği bu furyada Küba da hedef oldu. Venezuela’ya yapılan darbenin ardından Küba’nın baş petrol tedarik yolu kesildi. ABD gemilerinin ablukasıyla buraya desteğe gelen ülkelere yaptırım tehdidi geldi. Ve Küba için yeni bir çetin dönem başladı. Yakıt yokluğu ciddi enerji krizine sebep olmakta, eğitim okullarda elektrik olmadığı için durdurulmakta, hastanelerde elektrik yokluğu ciddi bir sağlık krizi yaratmakta, öte yandan motorlu araçların çalışma sıkıntısı tüm ekonomiyi ve tedarik yollarını etkilemekte. Tüm dünyada sosyalistler ve ilericiler arasında üzüntü, endişe, hatta korku yükselmektedir: Kötünün daha da kötüye gittiği bu çağda, sosyal adaletin ve insanlık onurunun son mevzilerinden biri olan Küba da mı elden gidecek?
Küba ne Gazze’dir, ne de İran!
Bu haklı üzüntü ve endişeden bir an için sıyırılıp soğukkanlı bir yorum yapmaya çalışalım. Önce daha yakın ve güncel iki örneğe bakalım. Gazze’de bir insanlık dramı yaşandı, yaşanıyor ve düşük yoğunluklu bir soykırım sürüyor. Her gün gerek bomba gerekse açlıktan onlarca insan ölüyor, ancak Gazze bir İsrail zaferi olmaktan çıktı. Direniş çok zayıflamış olsa da burası İsrail için kapanmayan bir açık yara ve ahali toptan katledilmedikçe veya sürülmedikçe burada stabil bir İsrail yönetimi kurulması söz konusu değil. Ama daha önemlisi İran örneğidir. Baskıcı ve halkının hatırı sayılır bir kesimiyle problemli olan İran rejimi, ABD ve İsrail saldırıları karşısında yıkılmak şöyle dursun, bu her iki hayduda da ağır bir bedel ödetti ve ödetmeye devam ediyor. Niçin? Çünkü “bombalarsak halk da içerden rejimi yıkar” aptallığı anında iflas etti. Herkesin eskiden beri bildiği bir gerçek iyice ortaya çıktı ve rejimle başı hoş olmayan (hatta son protestolarda ölenlerin arkadaş ve yoldaşları) ABD saldırısı başlar başlamaz ulusal savunmaya destek için seferber oldu. “Rejim bizim sorunumuz, onu yıkmak için ABD’ye uşaklık yapmayacağız” tavrı belirleyici oldu. Şimdi her iki haydut da zarardan dönmenin manevralarına giriştiler.
Küba ne Gazze gibi emperyalist vahşet karşısında çaresizdir, ne de İran gibi iç ve dış manipülasyonlara açık bir yerdir. Küba’da olasılıklar nelerdir? İnceleyelim:
- Direkt askerî müdahale ve işgal: İmkansızdır. Küba’nın İran gibi uzun menzilli gelişkin füzeleri yoktur. Ama gençlerden ihtiyarlara, yediden yetmişe savaşmaya hazır silahlı bir halkı vardır; dahası gerilla savaşı ile iktidara gelen ve bu konuda uzmanlaşmış bir askeri liderliği ve halkıyla (İran’dan çok daha fazla) bütünleşmiş bir siyasi yönetim kadrosu vardır. İşgal açıkça bir intihardır; her ne kadar emperyalizmin çılgınlıklarının sonu yoksa da hatırlatalım ki Küba’nın ne İran ve Venezuela gibi petrolü, ne de “değerli madenleri” yoktur. Böyle bir ülkeyi işgal için bu kadar yüksek bedel ödenmesini, en faşist ABD yöneticisinin dahi (Trump’ın “komünist devrimin intikamını alacağım” fantezisi uğruna) kabul etmesi mümkün değildir. ABD yönetimi ancak daha “ucuz” bir zaferi tercih edebilir. Nasıl?
- İç darbe ve muhaliflerin iktidara geçmesi: En müsait zamanlar olan 90’larda yapılamayan şey bugün de yapılamaz. ABD’nin Küba için Rıza Pehlevi kuklası gibi sunacağı bir alternatif olmadığı gibi Miami’deki Kübalı mafya uzantılarının alternatif olarak önerilmesi de anlamsızdır. Soralım: Küba’da “muhalif unsurlar” var mıdır? Vardır; ancak o muhalefetin bir zamanların Polonya ve Çekoslovakya “muhalefeti” (geleceğin işbirlikçileri) gibi “icabında ABD ve Avrupa gelsin, yeter ki tüm komünistler gitsin” tarzında çılgın bir tavrı yoktur. Mevcut sosyalist iktidar bu muhalifler için bir nefret objesi değil (zira nefret edilecek hiçbir şeyleri yoktur!) sadece “gerekli reformları bir türlü yapmıyorlar” tarzında eleştiri konusudur; bu muhalifler dahi yurtsever sorumluluğu yitirmiş değildir. İran’da bir türlü yaratılamayan “ABD’ye teşne bir toplumsal muhalefet”in Küba’da izi dahi yoktur.
- Halkın yokluktan kırılarak her çözüme razı olması: Düşünülen muhtemelen budur: Aç ve elektriksiz kalan, tedavi göremeyen Küba halkının “yeter ki bu çile bitsin, icabında Amerika gelsin” demesi beklenmektedir. Bu da temelsiz bir beklentidir. Öncelikle sevimsiz de olsa bir gerçeği hatırlatalım: Küba sosyalizmi, ekonomik refah odaklı bir sosyalizm değildir (bu belki eleştirilebilir, ama bu farklı bir tartışmanın konusudur.) Şimdilik gerçek budur. Oraya turizm için giden burjuvalarımızın döndüklerinde dillerinden düşürmedikleri nakaratı herkes bilir: “Ay çok iyi insanlar, ama pek fakirler! Orada asla yaşayamam”. Küba halkını fakirlikle, biraz daha fazla fakirlikle tehdit etmek, “ördeği suyla tehdit etmekten” farksızdır. Aslında fazlasıyla hak ettiği büyük bir refahı henüz yaşamamış olan Küba halkı, asıl bireysel tatmini tüketimde değil dayanışmada, paylaşmada, onurlu bir hayatta, insani duygularda (ve de müzikte!) bulan, azla yetinmeyi, düşük bir tüketimle mutlu olmayı yıllardır başarmış bir halktır ve yokluğa tahammül gücü herhangi bir Batılının kavrayışının ötesindedir. Hele aç bırakılıp bir de onu aç bırakanların yönetimine girmeyi kabul etmesi, sadece Fidel’in ve Che’nin değil, her Kübalının kalbinde tartışılmaz yeri olan büyük yurtsever Jose Marti’nin kodlarına aykırıdır. Halk bu acıları, belki daha büyük acıları çekecek, ama teslim olmayacaktır.
Bu iş nereye gider? Önce meşhur deyimi hatırlayalım: “Seni öldürmeyen, seni daha da güçlü kılar” Küba 1990’ların krizinden daha da güçlenerek çıktı; bugün de olacak olan budur. Yönetim daha şimdiden alternatif enerji kaynakları (orada bol olan güneş ve rüzgâr) yaratma konusunda seferber olmuştur. Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya’nın dostça yardımları sürmektedir. Tüm ilerici insanlık Küba’ya yardım için harekete başlamıştır. İngiltere’den değerli sosyalist Jeremy Corbin bir filoyla Küba’ya ulaşmıştır ve orada alternatif çözümler geliştirmek üzere yönetime yardımı örgütlemektedir. Benzer bir çaba Amerikalı ilericilerin dünya çapında örgütlediği “Nuestra America” yardım konvoyu için de geçerlidir.
İlerde geriye baktığımızda bütün bu dramdan geriye sadece şu kalacaktır: Emperyalizmin başındaki bir ruh hastasının ABD’ye meydan okumuş bir halka çektirdiği acılardan duyduğu ve duyacağı sadist tatmin duygusu ve onun kadar aşağılık olan taraftarlarında yaratacağı fiyaka hissi. İran karşısında şimdiden takındığı “kuyruğu dik tutup çekilme” tavrını o müzmin yalancılığıyla Küba için de gösterecek, asla yenilmeyecek Küba halkı karşısında bir yığın palavrayla “zafer” çığlıkları atarak geri çekilecektir. Artık kim yerse.
“HAYDİ…
UNUTMAYALIM…
BU DAYANIŞMAYI…”
Marşımızı hatırlayalım ve gereğini yapalım. Küba için ulusal ve uluslararası platformlarda düzenlenecek dayanışma kampanyalarına tüm gücümüzle katılalım. Türkiye’deki emekçilere İran ve Filistin’in yanı sıra Küba’ya uygulanan haydutluğu anlatalım ve şunu unutmayalım: Türkiye’de sadece sol ve demokrat kesimde değil, sağın etkisi altındaki dürüst emekçilerde de Amerika’ya kafa tutan cesur tavrıyla Küba’ya karşı gizli bir saygı vardır. MHP milletvekillerinin dahi Küba ziyaretinde (zoraki de olsa!) Che’ye düzdükleri övgüler hatırlardadır. Bunu yaparak “yabancı bir ülke”yi değil, bizlere, tüm insanlığa ilham veren bir örneği, bir isyan ve onur mevzisini ayakta tutmuş ve kendi geleceğimizi de savunmuş olacağız.
Başımızı dik tutalım ve yukarıdaki benzetme ile yazımızı bitirelim:
“Bizim aslan bu kışı da alnının akıyla, daha da güçlenerek atlatacaktır. Gerisini etrafında uluyan çakallar düşünsün!…”




