COP’a Rağmen Değil, COP’la Birlikte: Yok Olan Bir Dünyada Adalet Mücadelesi

 

Yok olan bir dünyada eşitlik de özgürlük de olmaz.

Çocuklarımız artık bizim çocukluğumuzda yaşadığımız mevsimleri yaşayamıyorlar. Kışlar artık kar getirmiyor, baharlar öngörülemez, yazlar yakıcı sıcaklar ve yangınlarla geçiyor. Bu soyut bir öngörü değil; evimizde, sokağımızda, hayatımızda yaşanan bir gerçek. Aynı gerçek Akdeniz’in yanan ormanlarında, Mezopotamya’nın kuruyan nehirlerinde, Pakistan’ın sular altında kalan ovalarında ve Pasifik’in batan adalarında yaşanıyor. İklim krizi, coğrafi mesafe tanımıyor; Antalya’daki sel ile Tuvalu’daki deniz seviyesi yükselişi aynı kriz üretiyor. İran’daki kuraklık ve ABD’nin susuz yazları aynı sonuçları yaşatıyor. Ve bu ortak kadere karşı elimizdeki önemli çok taraflı araçlardan biri (tüm eksikliklerine, tüm sınıfsal çarpıklıklarına rağmen) COP’tur. Tek araç değil. Yeterli araç hiç değil. Ama terk edemeyeceğimiz, kazanmamız gereken bir alan.

COP’a Soldan Bakmak: Eleştiri ile Terk Etme İkilemi

Soldan COP’a yönelen eleştiriler sağlam bir zeminde yükseliyor. COP zirvelerinin “yeşil yıkama” fuarlarına dönüştürüldüğü, karbon piyasası mekanizmalarının emisyon azaltmak yerine kirliliği metalaştırdığı, Shell’den ExxonMobil’e fosil yakıt şirketlerinin lobicilerinin müzakere koridorlarında çoğu ada devletinden daha kalabalık delegasyonlarla cirit attığı doğrudur. Rio’dan Paris’e, Glasgow’dan Dubai’ye otuz yılı aşkın COP süreci boyunca küresel CO₂ emisyonları düşmek bir yana, yüzde altmış arttı. Bu tablo karşısında “COP işe yaramıyor” demek kolaydır. Üstelik haklıdır da.

Peki ne yapacağız? Haklılığın verdiği rahatlıkla insanların bizim haklılığımızı anlamalarını bekleyebiliriz. Tüm gözlerin birkaç gün için bile olsa iklim krizine odaklandığı bu günleri yok sayarak başka araçlar oluşturmaya çalışabiliriz (ki çalışıyoruz ve çalışmalıyız da…) Bu tarz ikilemleri ben de hep yaşadım. Bununla birlikte zaman içinde fark ettim ki o salonlarda sadece yeşil yıkamacılar yok. Destek bekleyen çözüm isteyen halklar var, seslerinin daha geniş kesimlere duyurulması gereken dürüst bilim insanları var, kimi ülkelerde canlarına dahi kastedilen sivil toplum örgütleri var. COP’u terk etmek, tam da bu sesleri susturmak demektir. Mesele COP’u kutsamak değil; biz “iyilerin” sesini yükseltmektir.

Ama burada bir noktayı açıkça belirtmek gerekir: COP bir işçi örgütü değil, bir halk meclisi değil; devletlerin diplomasi masasıdır. Masayı kuranlar, kuralları koyanlar, gündemi belirleyenler büyük ölçüde aynı güçlerdir: enerji şirketleri, fosil yakıt lobileri, emperyalist devletler. Bu yapısal gerçeği görmezden gelerek COP’u “içeriden dönüştüreceğiz” demek saflık olur. Ama bu gerçeği görüp “o halde terk edelim” demek de siyasi sorumsuzluk, hadi biraz daha hafif ifade edelim “elini kirletmek” istememektir. Çünkü COP’un dışında, 196 ülkeyi aynı masaya oturtan başka bir mekanizma yok.

Terk Edilemeyecek Mevzi: Ada Devletlerinden Akdeniz’e

Küçük Ada Gelişmekte Olan Devletler (SIDS), küresel emisyonların yüzde birinden azını üretiyor ama iklim krizinin en ağır sonuçlarını yaşıyor. Deniz seviyesi yükseliyor, tatlı su kaynakları tuzlanıyor, bazıları on yıllar içinde tamamen oturulamaz hale gelebilir. İklim göçleri başladı bile. Düşünsenize binlerce kilometre uzakta birileri bir spor karşılaşmasına özel jetle gittiği için binlerce yıllık bir ada yaşamı sona eriyor. Bu ülkelerin elindeki en etkili çok taraflı silah COP’tur. Küçük Ada Devletleri İttifakı (AOSIS), Paris Anlaşması’nda 1,5 derece hedefinin korunmasında belirleyici rol oynadı. Vanuatu, Uluslararası Adalet Divanı’ndan kirleten ülkelerin hukuki sorumluluğunu ilan eden tarihi bir danışma görüşü elde etti. Antigua ve Barbuda ile Tuvalu, sera gazı emisyonlarının deniz kirliliği olarak tanınmasını sağladı. Bunların hiçbiri yeterli değil. Masada kazanılan bu tip başarıları sokakta kazanılanlarla birleştirmeli, etkisini arttırmalıyız.

Çünkü bu kazanımlar COP salonlarındaki diplomatların nezaketiyle değil, Pasifik’teki halk hareketlerinin, iklim grevlerinin ve fosil karşıtı direnişlerin yarattığı toplumsal baskıyla mümkün oldu. Ama bu baskının uluslararası hukuki karşılığının tasdiklendiği zemin COP’tur. COP’ların anlamlı olabilmesi için sokak mücadelesiyle desteklenmesi gerekir. Sokak mücadelesi COP’u anlamlı kılar; COP’suz sokak mücadelesi uluslararası karşılık bulamaz. Alternatif değil, mücadelenin sürdüğü farkı zeminler…

Ve bu mücadele sadece Pasifik’in sorunu değil. Akdeniz havzasının tamamı bir iklim krizi coğrafyasına dönüştü. 2021’de Manavgat ve Marmaris yangınları yüzlerce kişiyi yerinden etti. İronik biçimde COP31’in ev sahibi olarak seçilen Antalya, sel felaketleriyle, betonlaşmayla, turizm sektörünün önü alınamaz tüketim canavarlığıyla boğuşuyor. Yunanistan’da, İspanya’da, İtalya’da benzer felaketler yıldan yıla ağırlaşıyor. Fırat ve Dicle’nin sularının azalması, Irak ve Suriye’deki milyonlarca insanın geçim kaynağını ellerinden alıyor. Şu anda sonucu yine bir ekolojik yıkıma çıkacak saldırılarla karşı karşıya kalan İran halkının, bundan önceki gündemi Tahran’ın kuraklık sebebiyle boşaltılıp boşaltılmayacağıydı. Pasifik’teki balıkçı, Akdeniz’in çiftçisi, Mezopotamya’nın çobanı, farklı kıtalarda, farklı dillerde, ama aynı krizin farklı yüzlerinde yaşıyor.

İklim Finansmanının Sınıfsal Anatomisi

COP’u savunmak, onu eleştirmekten vazgeçmek anlamına gelmez. Tersine: COP’un iç yapısındaki sınıfsal çarpıklıklar, onu terk etmenin değil, onu dönüştürmek için mücadele etmenin gerekçesidir.

Önce gerçekler şunlar:

– Paris Anlaşması’nın “gönüllü katkılar” (NDC) sistemi, herkesin istediği kadar kirletmesine izin veren bir yapıdır. Bu açık kapıdan en pervasızca girenlerden bir tanesi de Türkiye’dir!

– İklim finansmanı olarak sunulan şey, yeni bir borç sömürüsü mekanizmasına dönüşmüştür. Ada devletlerinin borç yükü GSYİH’lerinin yüzde kırkını aşıyor; iklim adaptasyonu için aldıkları kredilerin faiz oranları yüzde yediyi bulurken, G7 ülkeleri yüzde üçle borçlanıyor. İklim krizine neden olmamış ülkeler, bu krizle baş edebilmek için en pahalı borçları almak zorunda bırakılıyor. Bu, yardım değil; emperyalizmin iklim çağına uyarlanmış halidir. Kapitalizmin kendi yarattığı bir krizde yaşam hakkını paraya çevirmesidir.

– Karbon piyasası mekanizmaları da aynı mantıkla çalışıyor. Emisyon ticareti, kirliliği azaltmak yerine metalaştırıyor. “Yeşil kapitalizm”, COP’ları kendi meşruiyet aracına dönüştürmeye çalışıyor.

Ama işte kritik nokta burası: Yeşil kapitalizmin COP’u ele geçirmeye çalışması, COP’un önemsiz olduğunun değil, tersine önemli olduğunun kanıtıdır. Birileri bize, doğaya, halklara saldırırken bu mücadele alanını boş bırakamayız.

Türkiye Çelişkisi: “Hiçbir Ülke Geride Kalmasın” Diyen Ülkenin Sicili

COP31 özeline dönersek, COP31 9–20 Kasım 2026’da Antalya’da yapılacak. Türkiye, “hiçbir ülke geride kalmasın” söylemiyle başkanlığı üstlendi. İklim ve çevre karnesinde tek bir artı bulunmayan bir iktidarın bu söylemi sahiplenmesi çifte standarttır. Mevcut hükümetin (meşhur bakanlık ismiyle ifade edersek) çevre, şehircilik ve iklim değişikliği sicili hiç kimseyi geride bırakmamak üzerine değil; kendileri ve kendilerine yakın olan bir avuç insan hariç herkesi geride bırakmak hatta yaşam hakkını dahi önemsememek maddeleriyle doludur.

Biz iklim değişikliği kısmında kalıp, (şehircilik kısmını merak edenler bir arama motoruna Fikirtepe yazarak, Fikirtepe Murat Kurum Hatıra Ormanı’na bakabilirler) sicili hatırlayalım. Paris İklim Anlaşması 2015’te imzaya açıldı; Türkiye altı yıl bekletip ancak 2021’de onayladı. Bu tarih iklim zirvesi ev sahipliği adaylığını açıkladıktan bir yıl sonraya denk geldi. Onayın sebebi Türkiye’ye birkaç milyar euro kaynak aktarılmasıydı. Türkiye uluslararası STK’lar tarafından iklim konusunda “kritik düzeyde yetersiz” olarak değerlendiriyor. İklim Değişikliği Performans Endeksi’nde 52. sırada.

Hükümetin kömür aşkına ayrı bir paragraf açmak doğru olacaktır. Çünkü kömür, COP31 ev sahipliğinin ne denli çelişkili olduğunu tek başına ortaya koyan bir fosil yakıttır. 2024’te Almanya’yı geçerek Avrupa’nın en büyük kömürle elektrik üreticisi olan Türkiye, aynı zamanda bu üretimi giderek artan biçimde Rusya’ya bağımlı hale gelerek gerçekleştirdi: 2018’de ithal kömürün yüzde yirmisinden azını sağlayan Rusya, 2023’te bu payı yüzde yetmiş üçe çıkardı. Türkiye o yıl ithal kömür için 3,7 milyar dolar ödedi. İklim krizini derinleştirmek için ödenen bu miktarın, uyum, azaltım ve yeşil işler için harcanması halinde şu anda bambaşka bir portre ile karşı karşıya kalabilirdik. Kömür kaynaklı CO₂ emisyonları 2024’ün ilk dokuz ayında 88,4 milyon tona ulaştı; Türkiye artık Avrupa’nın toplam kömür emisyonlarının yüzde yirmisinden fazlasını tek başına üretiyor. OECD ve AB’deki planlanan yeni kömür kapasitesinin üçte ikisinden fazlası Türkiye’de; dünya genelinde ilk on sırada yer alan tek OECD ülkesi Türkiye! Powering Past Coal Alliance’a üye olmayan beş OECD ülkesinden biri yine Türkiye. OECD ve AB’de Çin finansmanıyla kömür santrali inşa eden tek ülke yine Türkiye! Bu santral önemli. EMBA Hunutlu, en az yirmi yıl kâr edemeyeceği tahmin edilen, büyük olasılıkla batık varlığa dönüşecek bir yatırım. Hükümetin kömür aşkı karşılıksız değil; faturası hem halkın cebine hem de soluduğu havaya kesiliyor. Üstelik 2026’da devreye girmesi planlanan karbon fiyatlamasıyla birlikte, Türkiye’deki kömürlü termik santrallerin ikisi hariç tamamı zarara geçecek; lisans süreleri sonuna kadar toplam kayıp 45 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Yani kömüre yapılan her yeni yatırım, sadece iklimi değil, bizzat ülke ekonomisini de batıran bir tercih. “Hiçbir ülke geride kalmasın” diyen ülkenin kendi iklim politikası, tam da geride kalmayı garanti altına alıyor. Hükümet bunu “yanlışlıkla” yapmıyor. Bu bilinçli bir politik/sınıfsal tercih.

2025’te yürürlüğe giren İklim Yasası, Emisyon Ticaret Sistemi için çerçeve çizdi ama kömürden çıkış takvimi içermiyor. Aynı dönemde Maden Kanunu’nda yapılan değişiklik, madencilik sektörüne zeytin ağaçlarını kesme hakkı tanıdı. Türkiye bir yandan fosil gaz (artık doğal gaz demesek mi!) merkezi olmayı hedefliyor, 2025’te 270 sondaj operasyonu planlıyor; öte yandan 2053 net sıfır hedefi ilan ediyor —ama bu hedefe nasıl ulaşılacağına dair bir yol haritası yok.

Antalya’nın kendisi de bu çelişkinin simgesi. Turizm endüstrisi “yeşil” bir sektör olarak sunuluyor ama gerçekte suyun metalaştırılması, arazi rantı ve emek sömürüsü demek. Belek otellerinin golf sahaları için tükettiği su, çevre köylerin susuz kalması pahasına sağlanıyor. 2015 G20 zirvesinde Antalya’da yaşananlar hatırlanmalı: kent merkezi ablukaya alındı, protestolar yasaklandı. COP31’de farklı olacağını düşünmek için bir neden yok.

COP’u Mevziye Dönüştürmek, Mücadeleyi Oraya Hapsetmemek

COP31’e giden yolda yapılması gereken, COP’u reddetmek değil, onu tek mücadele alanı olarak görmek de değil. COP’u, toplumsal mücadelenin uluslararası düzlemdeki alanlarından biri olarak konumlandırmaktır. Ama COP’u bir cephe olarak savunmak, mücadeleyi oraya hapsetmek anlamına gelmez. Tersine: COP’un dışındaki mücadele alanları, COP’u anlamlı kılan toplumsal baskının kaynağıdır. Sokaksız COP, diplomatik tören olarak kalır.

Türkiye bu gerçeğin somut örnekleriyle dolu. Kaz Dağları’ndaki direniş, Alamos Gold’un siyanürlü altın madenciliğine karşı yürütülen halk hareketi, COP’un kurumsal çerçevesinin dışında ama ekoloji mücadelesinin tam merkezinde gerçekleşti. Yargı kararıyla madenin durdurulması, COP’ta “gözlemci statüsü” talep etmekten çok daha somut bir kazanımdı. Hasankeyf’in sular altında bırakılmasına karşı direniş, Munzur Vadisi’ndeki HES karşıtı mücadele —bunlar COP’un “sürdürülebilir kalkınma” retoriğinin dışında ama ekolojik yaşamın savunulması içinde gerçekleşti.

2022’de Amasra’daki maden faciasında 42 işçi yaşamını yitirdi. Sonrasında yapılan grevler ve protestolar, işçi güvenliği ile fosil kapitalizm eleştirisini birleştirdi. “Adil dönüşüm”ün ne anlama geldiğini, COP’un teknik müzakere oturumlarından çok daha çarpıcı biçimde gösterdi: adil dönüşüm, sadece enerji politikası değil, işçi sağlığı ve güvenliği mücadelesidir; sermayenin kâr hırsına karşı yaşam hakkı mücadelesidir. Zonguldak’ta kömürden çıkış, işsizlik tehdidi altındaki maden işçilerinin sendikal örgütlülüğüyle mümkün olacak —diplomatların pazarlıklarıyla değil.

İklim krizi, Türkiye’de sınıf mücadelesinin yeni cephelerini açıyor. Akdeniz’deki kuraklık, göçmen tarım işçilerinin çalışma koşullarını daha da kötüleştiriyor. İstanbul’daki sel felaketleri, kentsel dönüşüm rantı ve imar yağmasıyla bağlantılı. Suyun özelleştirilmesi, kuraklıkla birleşince yıkıcı sonuçlar doğuruyor. Bu cepheler, COP’un gündeminden bağımsız ama ondan çok daha somut mücadele hatlarıdır. İklim grevleri, fosil yakıt projelerine karşı direnişler, su hakları mücadeleleri; bunlar COP’un “müzakere alanının” dışında, gerçek güç dengelerini değiştiren alanlardır.

Bunun yanında COP31 sürecinde somut adımlar atılmalıdır.

Birincisi: Türkiye’nin iklim suçlarını COP31 gündemine taşımak. Kömür sübvansiyonları, zeytin ağaçlarına yönelik maden yasası değişiklikleri, fosil gaz merkezi hevesi, Paris Anlaşması’nı altı yıl bekletme, OECD’de yeni kömür kapasitesi planlayan tek ülke olma —bunları belgelemek, uluslararası basına ve kamuoyuna taşımak, ev sahibi ülkenin ikiyüzlülüğünü görünür kılmak.

İkincisi: Pasifik ön-COP’uyla dayanışma ağları kurmak. COP31 öncesinde bir Pasifik ada ülkesinde düzenlenecek ön-COP toplantısı, kırılgan toplulukların sesinin gündeme taşınması için kritik bir fırsattır. Türkiye’den ekoloji hareketi, “bizim yangınlarımız, sizin batan adalarınız, aynı krizin farklı yüzleri” mesajını taşımalıdır.

Üçüncüsü: Paralel halk forumları örgütlemek. COP31’i “içeriden dönüştürme” hayali yerine, zirvenin yanında bağımsız halk forumları düzelemek —işçi örgütlerinin, çiftçi sendikalarının, ekoloji hareketlerinin, iklim adaleti örgütlerinin buluşacağı bir alan yaratmak. 2015 G20’de Antalya’da yaşananlar göz önünde bulundurulmalı: resmi alan ablukaya alınacak, protestolar kısıtlanacaktır. O halde alternatif alanlar bugünden inşa edilmelidir.

Dördüncüsü: İklim mücadelesini iş yerlerinde, mahallelerde, tarım alanlarında örgütlemek. Zonguldak’taki adil dönüşüm mücadelesi, Akdeniz’deki tarım işçilerinin örgütlenmesi, kentsel dönüşüm direnişleri —bunlar COP’un alternatifi değil, COP’u anlamlı kılacak toplumsal baskının kaynağıdır.

Kapanış: Diplomasi mi, Direniş mi? İkisi de.

COP mükemmel değil. Hiçbir zaman da mükemmel olmadı. Ama mesele mükemmellik değil. İklim krizi, kapitalist üretim tarzının gezegene dayattığı yıkımdır. Bu yıkımı durdurmak için tek bir araç yetmez. COP bir mevzidir; Kaz Dağları bir başka mevzidir; Amasra’da hayatını kaybeden 42 işçinin ardından yapılan grev bir başka mevzidir. Mücadele, bu mevzilerin birbirine bağlanmasıyla güçlenir.

Yok olan bir dünyada eşitlik de özgürlük de olmaz. Yaşanabilir bir gezegen yoksa, işçi haklarının, toplumsal adaletin, demokratik kazanımların maddi zemini kalmaz. İklim mücadelesi, sosyalist mücadelenin bir eklentisi değildir; onun varoluşsal önkoşuludur. Ve bu mücadele hem salonlarda hem sokaklarda hem diplomatik metinlerde hem grev çadırlarında yürütülecektir.

Kasım 2026’da Antalya’da dünyanın gözleri Türkiye’ye çevrilecek. O gözlerin önünde iki Türkiye olacak: biri kömür sübvansiyonlarıyla, zeytin ağaçlarını kesen maden yasalarıyla, fosil gaz merkezi hayalleriyle sahneye çıkan resmi Türkiye; diğeri yangınlarla, sellerle, kuraklıkla boğuşan, Kaz Dağları’nda direnen, Amasra’da yas tutan, Zonguldak’ta adil dönüşüm talep eden halkın Türkiye’si.

COP31, bu iki Türkiye’nin çatışmasının uluslararası sahnesidir. Biz o sahnede olacağız: COP’la birlikte ama COP’la sınırlı kalmadan. Salonlarda da sokaklarda da. Çünkü iklim krizi, ne yalnızca diplomasinin ne yalnızca direnişin meselesidir. İkisinin birden meselesidir. Ve bu mücadele, başka bir dünya mümkün diyenlerin en somut, en acil sınavıdır.

COP’a Rağmen Değil, COP’la Birlikte: Yok Olan Bir Dünyada Adalet Mücadelesi
0:00 / 0:00