Kürt Meselesinde Statükonun Yeniden İnşası

Ahmet Şık26 Şubat 2026

Devlet Bahçeli’nin, 1 Ekim 20025’teki Meclis yasama yılı açılışında, yıllardır sıkılı olan yumruğunu açıp DEM Parti yöneticileriyle tokalaşmasıyla kamuoyunun haberdar olduğu Kürt meselesindeki yeni süreç, TBMM bünyesinde kurulan komisyonun nihai raporunun açıklanmasıyla yeni bir aşamaya geçti. Komisyonun raporu, Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Emek Partisi (EMEP) temsilcilerinin hayır oyları vermesiyle oy çokluğuyla kabul edilmesine rağmen Kürt meselesinin demokratik ve siyasal çözümüne katkı sunacağı beklentisinde olanları hayal kırıklığına uğrattı. Raporun söyledikleri ve söylemedikleri üzerinden eleştirilerimizi dile getireceğiz ancak önce kısa bir hatırlatma yapalım.

Komisyonun Seyri

Birçok eksiğine rağmen adının önüne bir sıfat konmadan başlatılan süreçte silahlar sustu. Zımni ateşkes durumuyla birlikte o günden bu yana sevindirici bir biçimde can kaybı yaşanmadı. PKK, lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına uyarak silah bırakmakla kalmayıp, örgütün lağvedildiğini de açıkladı. Böylece süreçle ilgili başka bir aşamaya geçildi. Bu arada farklı önerilere ve itirazlara rağmen adının Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi olmasına karar verilen bir komisyon İyi Parti dışında Meclis’te temsil edilen tüm partilerin katılımıyla 5 Ağustos 2025’te kuruldu. Sürecin yürütücüleri olan AKP, MHP,  DEM Parti’nin yanı sıra CHP ile DEVA, Saadet Partisi ve Gelecek Partisi’nin birleşimiyle kurulan Yeni Yol Partisi vekil sayılarına orantılı biçimde grup olarak, Meclis’te grubu bulunmayan TİP, EMEP, Yeniden Refah Partisi, Demokrat Parti DP, DSP, HÜDAPAR birer milletvekili ile komisyonda yer aldı. Komisyon, sürecin sahadaki koordinasyonunu ve kontrolünü yürüten güvenlik bürokrasisi temsilcilerinin katıldığı ikisi kapalı toplam 21 toplantı ve 58 oturumda konunun muhatapları, uzmanları, mağdurlarından oluşan 135 kişiyi dinledi. Bu dinlemelerin ardından her bir parti, sürece ilişkin kendi değerlendirme ve önerilerini içeren raporlarını hazırlayarak Komisyon Başkanı Numan Kurtulmuş’a sundu. Sadece grubu olan partilerin temsilcilerinin katılımına açık olan nihai rapor yazım komisyonu da 7 haftada 6 toplantı yaptı. Bu toplantı ve müzakereler sonunda oluşturulan ve temel metni 49, eklerle birlikte 107 sayfadan oluşan rapor kamuoyuna açıklandı. (1)

TBMM bünyesinde sadece çözüm süreci odaklı bir komisyonun kurulması ve bu yapıya iktidar ile muhalefetin neredeyse eksiksiz katılım sağlaması tarihi bir eşikti. Türk-İslamcı çizgideki AKP ve MHP’nin, Abdullah Öcalan’ı da denkleme dahil ederek DEM Parti ile yürüttüğü bu sürece, ülkenin kurucu partisi CHP de iktidarın yargıyı araçsallaştırarak gerçekleştirdiği siyasi operasyonlara rağmen destek verdi. Kürt hareketiyle yoldaşlık ilişkisi kuran sol partiler TİP ve EMEP ile sağ gelenekten gelen partilerin oluşturduğu Yeni Yol grubu da süreç boyunca yapıcı katkılar sundu. Bu tablo içerisinde muhalefet, süreç boyu somut adım atmayan ve yasal düzenleme gerektirmeyen basit hukuk ihlallerini bile gidermeyen iktidara kıyasla, meselenin çözümünde çok daha yapıcı bir aktör olarak konumlandı.

Süreç taban temsiliyeti açısından Kürt meselesinin çözümü için güçlü bir koalisyon ortaya çıkarmasına rağmen komisyonun çalışma biçimi ve “usulen” gerçekleştirdiği işlemler bu temsiliyete uygun olmadı. TBMM bünyesinde oluşturulan “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”, demokratik bir çözümün en temel şartı olan temsilde adalet ve katılımcılık ilkelerini henüz kuruluş aşamasında ihlal etti ve tüm süreç boyunca özellikle kritik konulardaki karar alma mekanizmalarında grubu olmayan partilerin temsilcilerini dışlayan bir tutumu benimsedi. İktidarın demagojisi olan “milli irade” söylemi komisyonun tüm çalışmaları boyunca tekrarlandı. Aynı zamanda TBMM Başkanı da olan Komisyon Başkanı Numan Kurtulmuş, İYİ Parti dışında kalan Meclis’teki tüm partilerin üyelerinin temsilcilerinin bulunmasından hareketle “millet iradesinin yüzde 98’inin temsil edildiği” iddiasını sıklıkla dile getirse de pratikte böyle bir çalışma yöntemi izlenmedi.

Rapor nasıl hazırlandı?

Sonda söyleyeceğimizi en baştan söyleyelim. Kürt meselesine çözüm bulma iddiasıyla oluşturulduğu propagandası yapılan komisyonun raporu, kurucu bir siyasal özne olarak doğrudan parlamento bileşenlerinin hazırlamasıyla ele geçen tarihsel fırsat da düşünüldüğünde, çok daha güçlü bir kurucu metin olabilecekken maalesef Recep Tayyip Erdoğan’ın pragmatizmine ve yerleşik devlet aklına eklemlenmiş bir içerikle ortaya çıktı. Cesur bir yol haritasıyla çatışmayı bitirip ikinci yüzyılda demokratik bir cumhuriyet inşa etme ihtimali, bu içerik nedeniyle bir kez daha ötelendi.

Rapor, grubu olmayan partilerin katılımına izin verilmeyerek AKP, MHP, DEM, CHP ve Yeni Yol partilerinin temsilcilerinden oluşan 5 kişilik bir heyet tarafından müzakere edildi. Raporda, “geniş toplumsal temsil” ve “nitelikli çoğunluk” vurgusu yapılsa da grubu bulunmayan partilerin dışlanması ve sürecin dar bir siyasi blok eliyle yürütülmesi ve son ana dek komisyonun diğer üyeleriyle paylaşılmaması temsil gaspı ve demokratik meşruiyet sorunu yarattı. Oysa ki demokratik meşruiyet yalnızca parlamentoda temsil edilmekle değil, karar alma süreçlerine eşit ve etkili katılımın sağlanmasıyla mümkündür. Komisyonun oluşumunda TBMM’de grubu olmayan partilerin sürecin asli öznesi hâline getirilmemesi, sivil toplumun görüşlerinin bağlayıcı bir müzakere zemini yerine “dinleme” düzeyinde bırakılması, çoğulcu demokrasinin gerektirdiği katılım ilkesini de zayıflattı.

Demokrasi kuramı açısından katılım, yalnızca çoğunluğun iradesi değil, azınlıkta kalan siyasal ve toplumsal kesimlerin de karar süreçlerine etkili biçimde dahil edilmesini gerektirir. Oysa raporda “nitelikli çoğunluk” vurgusu yapılmasına rağmen, kararların hangi ölçütlerle alındığı, karşı görüşlerin metne ne ölçüde yansıdığı ve muhalif önerilerin nasıl değerlendirildiği belirsiz kaldı. Demokrasilerde “milli irade” ya da “halk iradesi”nin sadece büyük partilerin toplamı değil, en küçük siyasi azınlığın bile sesinin duyulabildiği bir bütün olduğunu anımsatarak, grubu olmayan partilerin tasfiye edildiği/dışlandığı bir komisyonun hazırladığı ve kimi itirazlara rağmen mevcut yaklaşımından ödün vermeyen bir metnin iktidarın siyasal menfaatleriyle uyumlu olduğunu söylemek elzem.

Sorunun adı yok

Komisyon çalışmalarının ve karar alma mekanizmalarının tümüne yansıyan bu tutumun devamı olan bir anlayışla kaleme alınan rapor biçimsel olarak “kapsayıcılık”, “uzlaşı” ve “demokratikleşme” vurgusu taşısa da içerik itibarıyla Kürt meselesini eşitlikçi ve hak temelli çözümden uzak bir çerçeveye hapsetti. Raporda “Kürt meselesi” denmeyerek sorunun adı dahi konulmadı. Bu hakikati inkâr ederek, bastırarak, kriminalize ederek ülkeyi on yıllardır çözümsüzlüğe mahkûm eden siyasi aklın ürünü olan raporun dil ve üslubu ile yaklaşımındaki içerik de sorunu hak temelli bir demokrasi meselesi olarak değil, devletin bekasına yönelik bir “asayiş ve ekonomik maliyet” sorunu olarak kodlayan bir yaklaşımı benimsedi. Sorunun tarihsel, siyasal ve hukuki boyutlarını bütünlüklü biçimde ele almak yerine, güvenlik merkezli paradigmayı esas alan ve demokratikleşmeyi ikincil bir başlık olarak konumlandıran bir yaklaşımı yeniden üretti.

Rapor, “kardeşlik hukuku” kavramını merkezine alırken eşit yurttaşlık ilkesini açık ve somut anayasal güvencelerle temellendirmekten uzak kaldı. Demokratik çözüm, kültürel hakların, ana dil kullanımının, yerel demokrasi mekanizmalarının ve siyasal temsilin eşitlik temelinde güvence altına alınmasını gerektirir. Bu eksikliğiyle raporda sıklıkla vurgu yapılan “kardeşlik” söyleminin normatif bir eşitlik rejimiyle desteklenmediği sürece paternalist (2) bir üst anlatı riskini taşıdığını söyleyebiliriz. Oysa ki modern hukuk düzeninde yurttaşlık duygusal birliktelik değil; eşit hak, eşit sorumluluk ve eşit güvence rejimi demektir. Eşitliğin anayasal ve yasal güvence altına alınmadığı bir çerçevede kardeşlik vurgusu, hukuki değil retorik bir işlev görür.

“Kardeşlik” ambalajının pek çok kez tekrarlandığı raporun geneline hâkim olan dil 1990’lı yıllardan bu yana süregelen güvenlikçi paradigmaya dair ezberlerden ibaret. “Terör” kavramı ile Kürt meselesini eşitleyen bir yaklaşımı esas alan ve bilindik ezberleri ifade etmenin ötesine geçemeyen raporun tümüne sirayet eden dil ve üslup, bu haliyle bir sorun olmasının çok daha ötesinde bir ruh olarak meselenin çözümü için elverişli bir zemin sunmaya dahi yaklaşamadı. Kürt meselesini, esas olarak “terörün sona erdirilmesi” çerçevesinde ele alan rapor; soruna dair siyasal, kültürel ve kimlik temelli talepleri görmezden gelerek güvenlik meselesini öne çıkardı.

Modern anayasal demokrasilerde güvenlik ile özgürlük arasında kurulan denge, özgürlüğün asli ilke olduğu kabulü üzerine kuruludur. Türkiye’nin, bir parçası olmak istediğini iddia ettiği Avrupa Birliği’nin temeli olan İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve anayasal hukuk doktrini, temel hakların güvenlik gerekçesiyle sistematik biçimde sınırlandırılmasını meşru görmez. Ancak mevcut iktidar bağlı olduğu mahkeme kararlarını tanınmadığı gibi temel ilkelerini de tanımadığını bu raporla bir kez daha kanıtlamış oldu. İktidar bileşenlerinin ısrarla “Terörsüz Türkiye” diye nitelediği süreç ve hazırlanan rapor, meselenin siyasi, kültürel ve tarihsel boyutlarını gölgeleyip sorunun kaynağını oluşturan toplumsal eşitsizlikler ve demokratik eksiklikleri dile getirmeden konuyu sadece “silah bırakma ve teknik doğrulama” parantezine hapsetti. Meseleyi silahlı örgütün varlığına indirgeyip güvenlik konseptini genişleterek demokratik reformları silah bırakma şartına bağlayan bir önceliklendirmeye sahip olmasıyla rapor, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan bir şekilde hakların koşullu hale getirileceğini söylemiş oldu. Halbuki evrensel hukuk, çatışma çözümlerinde sadece silahların susmasını değil, sorunun kök nedenlerini tespit edip çatışmayı doğuran hak ihlallerinin giderilmesini şart koşar. Oysa ki rapor, Kürtlerin demokratik hak taleplerini “terörün maliyeti” başlığı altında ekonomik birer veri setine indirgeyerek, meselenin onur ve eşit yurttaşlık boyutunu araçsallaştırıp görmezden gelmeyi tercih etti.

Raporda yer verilen “dışarıdan ithal edilmemiş, özgün ve milli perspektif” ifadesi de “millilik” vurgusu altında evrensel standartların reddi, evrensel insan hakları standartlarından ve uluslararası denetim mekanizmalarından kaçışın bir itirafından ibaret. Kürt meselesi gibi köklü bir sorunun çözümünde yapılan “millilik” vurgusu, evrensel hukuk normlarında net biçimde tarif edilen ve sınırları çizilen anadili hakları, eşit vatandaşlık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi alanları dışlamak için kullanılan bir kalkan. Zaten rapor resmi dil vurgusunu bir “kırmızı çizgi” olarak dayatarak, tartışma alanını daha başlamadan kapatmış oldu.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın temel ilkeleri dikkate alındığında, yerel demokrasi üzerindeki idari müdahalelerin ölçülülük ve zorunluluk ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerekirken rapor ise bu sorunu yapısal bir demokratik mesele olarak değil, teknik bir düzenleme başlığı olarak ele aldı. Raporun yerel yönetimlere ilişkin önerileri, idari vesayet yetkisinin demokratik toplum gereklerine uygun kullanılması gerektiğini belirtmekle birlikte, kayyım uygulamalarının yarattığı demokratik temsil krizini açık biçimde tartışmayan bir metin oldu.

Raporda silah bırakma sonrası döneme ilişkin düzenlemeler önerilirken hakikat, yüzleşme ve onarım mekanizmalarına dair bütünlüklü bir geçiş dönemi adaleti perspektifi de ortaya konmadı. Oysa çatışma çözümü literatürü, kalıcı barışın yalnızca silahsızlanma ile değil, hakikatlerin ortaya çıkarılması, mağduriyetlerin tanınması ve adalet mekanizmalarının işletilmesiyle mümkün olduğunu göstermektedir. Toplumsal barış, yalnızca örgüt mensuplarının topluma kazandırılmasıyla değil, ihlallere uğramış tüm kesimlerin adalet talebinin karşılanmasıyla güçlenir. Rapor, bu çok yönlü adalet anlayışını kurumsal bir modele dönüştürmekten de hayli uzaktır.

Dilek ve temenniler yetmez

Raporun son bölümlerinde yer alan demokratikleşmeye dönük “dilek ve temennileri belirten öneriler” ve yargıya yönelik “yasalara uyun” tavsiyeleri ise mevcut siyasi iklimin bir sonucu olan pratikle taban tabana zıttır. Çünkü başta düşünce ve ifade özgürlüğü, tutuklama tedbirinin istisnai niteliği ve siyasi davalar bağlamında süregelen uygulama sorunları hukukun normatif çerçevesinden değil, yürütmenin ve yargının pratik tercihlerinden kaynaklı olarak sürüyor. Mevcut hak ihlallerinin önemli bir kısmının zaten yürürlükteki hukukun uygulanmamasından kaynaklandığını göz ardı eden raporda, iktidar güdümündeki bir yargı mekanizmasının, bizzat kendisinin ihlal ettiği yasalara uyması yönünde “temennide” bulunulması bir çözüm iradesi değil, bir siyasal oyalama taktiğinden ibarettir.

Kürt hareketinin en baştan itibaren attığı büyük adımların karşısında “adım atılacak konular” ve “bekletmeye aldığı kısımlarıyla” şartlı bir süreci öngören bir metin olarak kaldı. O şartlara uyulup uyulmadığının teyidi ve olumlu görüş bildirilip bildirilmeyeceği de pragmatizmle malul iktidarın insafına bırakılmış durumda. İktidarın demokratikleşmenin şart olduğu yapısal bir süreç olarak bakmadığı bir süreç de ortada iken bazı dilek ve temennilerde bulunan bir rapor bu haliyle tek başına bir anlam ifade etmiyor.

Mevcut anayasayı, kararlarının bağlayıcılığı anayasal bir zorunluluk olmasına rağmen Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi hükümlerini dahi uygulamayan bir sistemin, bu rapordaki “iyileştirme” vaatlerini hayata geçirmesi hukuki bir öngörülebilirlikten yoksun olduğu gibi en hafifi tabiriyle aklımızla alay etmektir.

Sonuç olarak, mevcut hukuk ihlallerinin siyasal sorumluluğunu tartışmaktan uzak biçimde hakları güvenlik koşuluna bağlayan, Saray Rejimi iktidarının gerçekleştireceği kuşkulu demokratik reformları silah bırakma sürecine endeksleyen komisyon raporu retorik düzeyde demokrasi, hukuk devleti ve kardeşlik vurgusu taşısa da sorunun eşitlikçi çözümü için gerekli olan yapısal demokratik dönüşüm perspektifini ortaya koyamamıştır.

Katılımcılığın tam sağlandığı, yargı üzerindeki siyasi vesayetin kalktığı ve “güvenlik” yerine “özgürlük” öncelikli bir iradenin tecellisiyle sorunun çözümü mümkünken bu rapor maalesef, demokratik standartların gerisinde kalan bir statükonun yeniden inşasından ibarettir. Demokratik bir anayasa ve tam eşitlik anlayışı yerine duygusal bir “kardeşlik hukuku” ve ucu açık “ekonomik vaatler” sunan rapor, yapısal sorunların üzerini örterek Kürt meselesini eşitlikçi ve özgürlükçü bir perspektifle çözmek yerine, mevcut iktidar bloğunun güvenlik paradigmasına ve “iç cepheyi tahkim etme” stratejisine hizmet eden bir metin olmuştur. Kalıcı ve adil gerçek bir çözüm; güvenlikçi paradigmanın ötesine geçerek, eşit yurttaşlık temelinde anayasal güvencenin sağlanması, bağımsız ve tarafsız yargının oluşturulması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve ifade özgürlüğünün koşulsuz korunması ile mümkündür. Aksi hâlde “Türkiye Modeli” olarak sunulan çerçeve, demokratikleşme iddiasına rağmen sadece mevcut statükonun yeniden üretimine devam etmekle kalacaktır.

 

(1) https://www.tbmm.gov.tr/Files/Komisyonlar/MilliDayanismaKardeslikDemokrasiKomisyonu/Komisyon_Raporu.pdf
(2) Paternalizm; hiyerarşik ilişkiler içerisinde liderin örgütü bir aile ortamına benzetip, astların hem bireysel hem profesyonel yaşamlarında yol gösteren, destekleyen ve karşılığında da onlardan örgüte ve kendilerine karşı sadakat ve bağlılık bekleyen bir yaklaşımdır.

 

Kürt Meselesinde Statükonun Yeniden İnşası
0:00 / 0:00

İLGİLİ İÇERİKLER